Çok canım sıkkındı bugün. Kampüsten çıktığımdan beri kan beynine sıçramış gibi hissediyordum. Ama yarınki eylem için dirençli olmalıydım. Hali ile her zamanki gibi nezarette tutacaklardı bizi bir süre. Ama yok, ben dünyaya tüm kadınların sesi olmak için gelmiştim, bu çığlığı susturamayacaklardı. Evet! O bendim tiz sesi ile her eylemde en ön safhada bağıran kızıl, kıvırcık saçlı pigme kadın. Bu sesi bastıramayacaklardı. Direne direne kazanacaktık nihayetinde. Kurtuluş yoktu tek başına, ya hep beraber ya hiçbirimizdik. Dudaklarımızda yılların eskitemediği sloganlarımızla bu irini akmış düzene  karşı çıkacaktık.

Bugün olmasa yarın, yarın olmazsa öbür gün. Elbet bir gün ezilen çoğunluğun, biz halkın sesi duyulacaktı. Elbet bir gün yöneten zengin ve mutlu azınlık pes edecekti. Bu kör olası düzen yıkılacaktı. Düzenin paslanmış çarkına çomak sokacaktık. Evet! Biz kazanacaktık!

Düştüm şehrin  en kalabalık sokağına başladım bağırmaya var gücümle.

“Pirinç tanesini doldurmayacak sorunlar için sosyal medyada büyük infial yaratmaya çalışanlar burada mı? İstanbul Sözleşmesi feshedildi duydunuz mu yoksa duymazdan mı geldiniz? Hey! Kadınlar, size sesleniyorum! Sonuçta bugün beni duyabildiğinize göre henüz öldürülmediniz, öyle değil  mi? İstanbul Sözleşmesi, dedim, hani şu kadının beyanını esas alan. Hani, hiç kimse cinsiyetinden ya da cinsel kimliğinden dolayı dışlanamaz, devlet kadını ve haklarını korumakla yükümlüdür diyen. Ama yok! Biz yine en güzel elbiselerimizle poz vermeye, yaptığımız yemekleri, elişlerini sergilemeye, gezdiğimiz gördüğünüz yerleri, aldığımız eşyaları insanların gözüne sokmaya, botokslu dudaklarınızla çektiğimiz acıları bastırmak için gülümsemeye, mutluymuşuz gibi yaşamaya, mış – muş gibi yapmaya, devam edeceğiz, diyenler. Bir gün sosyal medyada adına tag açılan yüzlerce kadından biri olacağız. Belki de haberlerde; yine bir kadın cinayeti, denerek haberimiz okunacak. Biz ölüyoruz, biz her gün öldürülüyoruz!  Haberiniz var mı? Hem de her gün en az bir kadın katlediliyor. Ama biz yine hiçbir şey olmamış gibi yaşamaya devam edeceğiz öyle mi? Başkasının acısını hissetmeden yaşamayı yaşamaktan sayarsak şayet. Her Allah’ın günü yaşamaya devam edeceğiz, öyle mi?

Gerçek miydi bu ya? Nasıl olabilirdi böyle bir şey, küçük bir çocuktu daha. Nasıl bir canilikti bu, nasıl bir vicdandı, nasıl bir ahlak, nasıl bir dindi? Nereye sığdırabilirdik bu vahşeti?  Hangisi mazur görürdü bu mağduriyeti? Ah! Kafamda deli sorular çok sinirliydim. Annem öldürüldüğünden beri, katil babam tarafından, daha fazla dikkatimi çekiyordu, kadın cinayetleri, çocuk istismarı haberleri, böyle işkenceler ve cinayet haberleri. Hangi birini söylesem hangi birinden yakınsaydım. Nasıl bir ülke olduk biz, nasıl bir dünya olduk? Yarını göremeyen çocuk gözlerini, daha bu yaşta soldurduk… Kimseye güvenemiyorduk artık. Eskiden böyle miydi ya… Şimdiden eskilerden dem vurmaya başladım daha bu yaşta, yirmilerime henüz adım atmışken… Yazıklar olsun size, yazıklar olsun bize. Daha yirmili yaşlara yeni kavuşmuştum oysa. Yahu sabah ezanı ile çıkıp akşam ezanı ile eve giren çocuklardık, bir salçalı ekmekle ya da komşu teyzenin yaptığı margarinli ekmekle bütün günümüzü sokakta geçirdik. Peki ya şimdi, şimdi bırakın çocukları biz kadınlar bile sokağa çıkamıyorduk özgürce. Nefes alamıyorduk. Doksanların rahatlığını, özgürlüğünü yasayan bir nesil içeri kapatıldı.

İnsanların içinde yeşerttikleri kötülükleri örtmek için bahaneler bulması tarihi bir sporumuzdu, gerçi. İnsanlık tarihi boyunca insanlar iyi şeyleri kendilerine, kötü şeyleri görmedikleri tanrılara atfetmişlerdi. Tek tanrılı dinler ortaya çıkınca da şeytana atfedilmişti bütün kötülükler. Mardin’de 13 yaşındaki çocuğa  26 kişi tecavüz etmiş, Batman’da 15 yaşındaki çocuğa 27 kişi tecavüz etmiş, yine Batman’da 14 yaşındaki çocuğa 55 kişi tecavüz etmiş, Siirt’te yaşları 12-17 arasında değişen çocuklara 100’e yakın kişi tecavüz etmiş, internette arama butonuna toplu tecavüz yazınca daha da fazlasını bulmak mümkünken üstelik, tecavüzcüler iyi hal alıp kefaletle serbest bırakılmıştı. Herkes tecavüze uğrayan çocukların adını ezberlemiş ama tecavüzcüler için hemen yayın yasağı çıkartılmıştı, tecavüzcüler korunmuştu bu ülkede. Anlıyor musunuz, suçu örtenler de en az suçlular kadar suçluydu. Uçkuruna hakim olamayanlar, başkalarının dillerine kilit vurmuştu. Tecavüzcüler değil tecavüze ses çıkaranlar yargılanmıştı.  Bu erkek dayanışması örneğinde kimsenin dini, dili, milleti, etnik kimliği ya da tuttuğu partisi dile getirilmezdi, görmezden gelinirken tuttuğu takımlar bile. Şeytana uyumuşlardı öyle mi, bir günah çıkarmaları, bir tövbe etmeleri yeterliydi onlar için, öyle mi? Sonuçta erkek adaleti erkekler için yerini bulmuştu. Hiç bir davada feda edilecek tek bir erkek olmamalıydı, erkeklerin yazdığı kanunlarda.

Şimdi biz kadınlara deniyordu ki; hamileyken dışarı çıkma, etek giydiysen çıkma, kot giydiysen çıkma, sabah erken saatteyse çıkma, akşamsa çıkma, tek başınaysan çıkma. Ne yapacaktık biz çocuklar, ne yapacaktık biz kadınlar? Dört duvar arasında kaderimize boyun mu eğecektik. Sanki yaşadığımız evler daha mı güvenliydi sokaklardan? Sokağın tapusu yalnızca sokak hayvanlarına ve erkeklere mi verilmişti. Gerçi sokak hayvanları bile çekiyordu bu uçkuru düşük sapıklardan. Ah! Siz sapıkların gördüğü her deliğe girme arzusu yok mu, toptan kesilmeliydi başınız. Hani derlerdi ya eskiden; sallandıracaksın üç beş tanesini Taksim Meydanı’nda, bak bir daha yapıyorlar mı, diye. Aynen öyle olacaktı. Sokaklar bizimdi, rahatsız olan evde dursundu.

“Durun, memur bey! Durun! Daha bitmedi söyleyeceklerim.”

Zamanı geri alabilseydim keşke, yarınki eylemi de kaçıracaktım. Ne vardı hırsına yenik düşecek, sanki. Şu çenemi tutabilseydim. Ah! Merhamet kalmadı insanlarda, ne insan sevgisi ne de hayvan sevgisi. Uzakları yakın edebilseydim keşke, her şeye yeniden başlayabilseydim. Şu zamanı uzatabilseydim, yeniden başlayabilseydim. Tekrar şu haberi ilk aldığım o güne geri dönseydim. Çok fevri davranmıştım hem de çok. Ah! Sinirime yenik düşmüştüm. Zaten üniversite de bitmek üzereydi. İşsiz ordusuna bir nefer olarak, yazdıracaktım adımı en ön sırada. Her şey üst üste gelmişti, sinirlerime bir türlü hakim olamıyordum. Ne vardı şu yaşı gelenleri emekli etselerdi de biz gençlere de ekmek kapısı açılsaydı. Nereden nereye gelmiştik? Şimdi sicilime bir çentik daha atılmıştı. Ah! Ben bu fevrilikle şimdi ne yapacaktım?

Hiçbir şeyi düzeltmedi söylediklerim ama söylemeseydim de ölürdüm. Neymiş provokasyon yapıyormuşum, halkı galeyana getiriyormuşum. Siz şuna halkı yüz yıllık uykusundan uyandırıyorsun, deseydiniz ya en iyisi mi… Daha iyi bir dünya yaratamadım belki ama inadına kıvırcık, boyası gelmiş, kızıl saçlarımla da üstüme düşeni yine yapmıştım. En ön safhada bas bas bağırmıştım yine bağırınca tizleşen sesimle;

“Kurtuluş yok, tek başına! Ya hep beraber, ya hiç birimiz!”  

Reklamlar

By inadinakivircik

Hükümsüz Kimlikler, Ölümüne Aşk ve Öğretmenler için Yaratıcı Yazarlık El Kitabı, Şen Yuva, Kayıtsız Kimlikler kitaplarının yazarı

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: