Bir şeyler söylersin ya da bir şeyler karalarsın da kendin yaptığını sanırsın… Halbuki sözdür sana, kendisini söylettiren… Çünkü dile gelmiştir bir defa… Halbuki yazıdır sana, kendisini yazdırtan… Çünkü kalemi kavramıştır bir defa o parmaklar…
İlerisi, yazanlar ve söyleyenler için belliydi ama soluduğun havanın, tıpkı yediğin şu ekmek ve içtiğin su misali, sana söyleteceği bir şeyler ve yazdıracağı bir şeyler muhakkak olmalı! Dolayısıyla içinde bulunduğun atmosferden bağımsız değil, şu söylediklerin ya da şu yazmış oldukların…
“Bana kim söyletti bunları ya da kim yazdırdı?” dersen, cevap zaten ortada… İçinde bulunduğun şu atmosferden başkası yazdırmadı ve söyletmedi bunları… Ama havadan-sudan şeyler de hiç söylemedin ve hiç yazmadın doğrusu…
Yeri geldi havayı, yeri geldi suyu da anlattın, yeri geldi toprağı ve yeri geldi çamuru da kattın… Ama bunları anlatırken de soluğun yetmiyordu, anlatmış olduğun şu bazı konulara…
Çünkü o kadar çok şey anlattın ki; bırak dilinde tüylerin bitmesini, bir ara almış olduğun şu nefesten de olacaktın sanki! O yüzden soluduğun şu hava, anlattığın şeylere de yetecek türden olmalı…
Yoksa ne anlamı var ki, sırf anlatmış olmak için kalkıp da sabahlara kadar anlatıp durmanın!
Sana son sözüm odur ki, sen susarken de bir başka anlamlısın!
Taner DENİZ
KÜNYE ONLİNE sitesinden daha fazla şey keşfedin
Subscribe to get the latest posts sent to your email.
