Aşkım. Gizem’im. Aşkımız o kadar klişeydi ki, bu klişelerle yazıma başlamak istedim. Kim bilir belki de klişeler sanıldığı kadar kötü değildir. Nihayetinde bunun zevkini ikimiz de deneyimlemedik mi? Bu satırları yıllar sonra yazıyorum sana. Herşey bittikten sonra; yollarımız ayrıldıktan sonra. Bitmeyen tek bir şey var o da sana olan aşkım ve tutkum. Al sana bir klişe daha…

  İtiraf etmek istiyorum, yıllar geçti fakat sana olan tutkumda bir nebze olsun bir azalma olmadı. Sebebini bilmiyorum. Bu yazıyla birlikte belki bazı sebepleri açığa çıkarmaya başlarım.

   Evet, seni ilk gördüğüm anı hatırlıyorum. O küt siyah saçların, beyaz tenin, vişne rengi dudakların. O zaman tanrıçamı buldum demiştim, ne yapıp edip bu kızı elde etmeliyim demiştim. Fakat elde etmeyi illa cinsel, zorbaca, ataerkil bir istek olarak anlamanı istemem zira benim kastettiğim ruhunu elde etmekti; o güzel vücudun içine sirayet etmiş gizemli ruhunu; asla elde edemediğim ve edemeyeceğim şeyi. Nitekim zaman gösterdi ki ben seni değil sen beni elde ettin. Ruhuna sirayet etmek mi? Her şeyi başardım, bedenini bile elde ettim fakat o ruha dokunamadım ya da dokudunduysam ve dokunmaya çalıştıysam da elde edemedim. Belki de bu yazıyı içimdeki bu açlığı telafi etmek için yazıyorumdur.

Güzel kızları özellikle yuvarlak kafalı güzel kızları hep özgür, herkese ait olup aslında hiç kimseye ait olmayan bir profilde görmüşümdür. Kendimce yaptığım bir tespit işte, sen severdin tespitlerimi. Kimseye ait olmayan, anahtar niteleme bu sanırım. Ve sen bu nitelemenin ete kemiğe bürünmüş haliydin. Ben yalnızca bana ait olmanı istiyordum, bana karşı mevzi kaybetmeni, gardının düşmesini istiyordum ama öyle oldu mu hayır çünkü sen herkese aittin ve hiç kimseye ait değildin; mevzi kaybeden de gardı düşen de hep ben oldum. Bu o kadar acı ki, sana, ruhuna sirayet etmemek, edememek, senin için “birinci, “en” olamamak. Diğerlerinden biri olmak, evrende bir toz olmak. Bu duygu beni o kadar acıtıyordu ki sırf bu duyguyu bana yaşattığı için insan olmaktan nefret ediyor bir hayvan hatta bitki olmayı yeğliyordum.

  Sen bana ne yaptın? Ve ben ne iğrenç bir adamım ki sırf dışın güzel diye içini de elde etmeye çalıştım. Bu ne ruh hastalığıdır. Neden onlarca kişi arasından sen, neden bile bile lades; neden bu Don Kişot’luk… Kaybedeceğimi anlamama rağmen neden hep efor üstüne efor hep bastırma hep yeniliş hep bastırma hep yeniliş. Her bastırdığımda benden bir şeyler gidiyordu ve sen yine umursamaz, özgür ve hoyrattın. Beni delik deşik ettin be kadın. Lanet olsun sana aşağılık şey.

   Özür dilerim aşkım. Affet beni. Beni ruh hastası bir mecnuna çevirdin. Sen de tahmin edebiliyorsun ki sana olan hiddetim aşkımdan.

  Nepal’e gidecektik seninle insanlara yardım edecektik. Afrika’ya gidip su kuyuları açacaktık. Böyle yüce hedeflerimiz vardı, diğerleri bize imrenerek bakar bu çok hoşumuza giderdi.

  Biz pisliğiz, anladın mı? Biz pisliğiz. Yok insanlara yardım edecekmişiz. Mıy mıy mıy. İmaj için yapmayacağımız şey yok. Bu imrenilen bakışlara karşı yüzündeki hoşnutluğu görüyordum ya. Bu çok hoşuma gidiyordu. Tanrıçanın gardı düştü diyordum, o da bir insan insani tepkiler veriyor diyordum ve belki bir şansım olur diye cesaretleniyordum ama nafile sen yine aynı sen: ulaşılmaz olan. Biz zavallıyız, tamamen zavallı; muazzam evrendeki iki mikroorganizmadan başka bir şey değiliz.

  Ama yok yapamıyorum, her şeyi yapıyorum ama seni zavallılaştıramıyorum. Bunu o kadar isterdim ki bir bilsen. Ruhuma açtığın o büyük kalede bir gedik açabilmeyi o kadar isterdim ki. Ama olmuyor bir türlü olmuyor…

  Rüyalarımda bile ulaşılmazsın, seni her gün görüyorum; istisnasız. Orada da sana dokunamıyorum; dokunduğum sadece bedenin oluyor, ruhunsa uzakta çok uzakta öyle ki bu dünyada değil sanki.

   Evet, sen herkese aitsin; Oğuz’a aşk dolu bakışlarını gördüm bir çok erkeğe böyle bakardın. O bakışlarda kendimi görmeyi o kadar isterdim ki; bana inat Oğuz’a bakıyor, beni kıskandırmak için ona bakıyor demeyi o kadar isterdim ki buna inanmayı o kadar isterdim ki ama nafile benden esame yoktu o bakışlarda; bu o kadar canımı acıttı ki o an için ölmeyi istedim. Sana hastalık derecesinde bağlı olan birine hem de bu kadar titiz her hareketi gözleyen ona anlamlar veren yazar ruhlu şair ruhlu birine gelebilecek en kötü şeydin sen. Keşke arzuladığım sadece bedenin olsaydı, bu kadar ayrıntıcı olmasaydım, diğer erkekler gibi bedenini elde ettikten sonra benim için bir önemin kalmasaydı. Ama ne yapayım ben böyleyim.

  Beni inim inim inlettin. Senden nefret ediyorum, senden nefret etmek o kadar güzel ki kendimi bunu yapmaktan alıkoyamıyorum. Ama artık o da geçti; nefret yordu beni; artık ondan da zevk alamıyorum. Bugün psikiyatra gideceğim ve nefret, aşk acısı artık bana zevk vermiyor diyeceğim. Yorulduğumu söyleyeceğim. Öyle bir ilaç versin ki; kalbimin en derinlerinden kazıyayım seni, bunu o kadar isterdim ki. Sen şu an nasılsın bilmiyorum ama geride sefil, acınası birini bıraktın.

  Elveda en büyük aşkım, hiç unutamadığım, her zaman sana ait olan ben.

   Defol hayatımdan, bitti tamam mı bitti; hepsi bu.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: