Vazgeçemediğimiz yiyeceklerin başında mercimek gelir. Yeşili, kırmızısı. Çorbası, yemeği. . . Sadece mercimeği fırına vermek cümlesinin anlamını bilmiyorum; yemek kültürüm zayıf. Belki de fırında pişirilen mercimek yemekleri vardır, kim bilir? Ama birilerinin mercimeği fırına verdiği kesin.

Mercimek konusu nereden çıktı derseniz İTO’nun İstanbul Ticaret Odası çıkardığı İTOvizyon adlı derginin Mart 2007 sayısında okuduğum bir haberden yola çıktım. İstanbul Ticaret Oda’sının 15 numaralı ‘Hububat- Bakliyat’ meslek komitesi bir açık oturum yaparak mesleki sorunlarını tartışmış. Komite başkanı, başkan yardımcısı ve üyelerin konuşmalarını okuyunca çok şaşırdım. Bu adamlar ‘global dünyayı’ anlamaktan çok uzaklarmış (!). Başkan, ülkemiz nüfusunun %35’inin geçimini tarımdan sağladığını; tarımın toplam istihdamdaki payının %30 olduğunu; ihracatımızın %13ünü tarım ürünlerinin oluşturduğunu iyi bir üretim planlaması ile en az 15 milyar dolarlık ihracat yapmanın mümkün olduğunu belirtmiş. Yardımcısı, ben sektöre 35 yıl önce girdim. Sektöre girdiğim yıllarda pirincimiz, nohudumuz, fasulyemiz, mercimeğimiz, pirincimiz bize yetiyordu. Fasulye, mercimek ve nohudu ihraç ediyorduk; şimdiyse ithal ediyoruz diye eklemiş.

Diğer üyelerde kendimizi besleyen yedi ülkeden biriyken tarım ürünleri ithalatçısı olduğumuz gibi benzer şikâyetlerde bulunmuşlar değinip. Ne diyelim globalizmi anlamayan bu dinazorlara; çok şükür bu gibi haberler değerli (!) basınımızda yer almıyor. Gazetelerimiz bu beyanatları –demeçleri- basmıyor; TV ler dile getirmiyor.  Zaten önemli olan BORSA. Endeks kaç puan yükseldi, kaç puan düştü. Dolar ne kadar arttı, ne kadar düştü. Üretim mi?  O da ne?

Bütün bu laflar nereden çıktı derseniz bıkkınlıktan diyeceğim. TV’lerin haber bültenlerinin sonundaki ekonomiyle ilgili bölümde sadece borsa, dolar ve Euro var.  Başka bir haber yok. Bi rülkeyi zayıflatmak istiyorsan önce ekonomisini zayıflatmak yeterlidir. Ülke bizim gibi gelişmekte olan (!) ülkeyse; Aydınların büyük bir çoğunluğu ruhlarını Batıya teslim ettikleri için nasılsa kendilerine söylenenleri aynen tekrar ettiklerinden bir problem yok. Ellerine verilen ekonomik reçeteleri- siyasi  reçetelerine  papağan gibi tekrar ederler. Üstelik be reçeteleri kendilerine verenlerden daha canla başla savunurlar.  Bazen bu reçeteleri verenler yanılmışız deseler de bu yerli hayranları; Nayır, n’olamaz, nasla. Siz yanılmazsınız, mümkün değil derler. Kendi halkına da siz onun böyle dediğine bakmayın aslında o şöyle demek istiyor diye adamın söylediklerini tercüme ederler. Kendilerine belletilenleri bozuk plak gibi tekrar ederler. Zaman zaman Efendileri/Sahipleri gelir, plağı değiştirirler. Papağanlar  yeni şarkılarını söylediler. Bazen yeni savundukları fikirler (!) eskileriyle ters düşsede ne gam, onada bir mazeret bulurlar. Batılı dostları kırmaya, üzmeye  eleştirmeye ne hakkımız var.

1960’lı yıllardan beri kalkınmayı çok isteyen ülkemize dostumuz batılı ülkeler ABD ve AB onların finans kuruluşları  Dünya Bankası, IFC, İMF . . . . .sürekli reçeteler  verdiler; yol gösterdiler.

Bize seracılık yapın kalkınırsınız dediler; dağ-taş seralarla doldu. Turizm dediler bütün sahilleri mahvettik. Turist diye gelenlerin büyük bir kısmı Avrupa’nın işsiz ve emeklileriydi. Allahtan  eski Turizm  bakanımızın  deyimiyle ‘görgüsüz’ Ruslar geldi de turizmciler para kazanmaya başladılar.

Sonraki reçeteler Arjantin ve Brezilya modelleriydi; söz konusu iki ülke’nin yeraltı ve yer üstü  zenginlikleri Türkiye’den fazla kat kat olmasına rağmen defalarca iflas ettiler. Diğer modeller de  olmadı. Ama dostumuz hiç bir kuruluş nedense sanayi ülkesi olmamızı önermedi.

Ne demiş düşünenler ‘kendi kalkınma felsefeni kendin yarat, kendi yolunu kendin çiz’. Kendi yolunu kendin çizemezsen, başkasına sorarsan akıl veren çok çıkar. Her elbise her bedene uymaz. Kimine dar, kimine bol gelir; kimisi de sakil durur. Bize 1980 lerde önerilen reçete ise tarımı bırakmamızdı.

1980 lerde dünyanın kendini doyurabilen yedi ülkesinden biriydik. Büyük bir kısım Doğu Anadolu’da 50-60 milyon büyük baş hayvan (şimdi 20-25 milyon) varlığıyla dünyanın önde gelen ülkeleri arasındaydık. Bulgar peyniri ve Avusturalya’dan ithal koyun etiyle başlayan sürecin sonunda tarım kurulularımızı tasfiye ettik.  Tarım ve hayvancılığın Doğu Anadolu’nun en büyük geçim kaynağı tasfiyesinin 30 yıldır süren ayrılıkçı teröre katkısını/etkisini dile getirecek sosyolog, siyaset bilimcilerimiz, üniversitelerimiz, kerameti kendinden menkul ünlü ekonomistlerimiz, siyasetçilerimiz nerede? Hepsi niçin dut yemiş bülbül gibi suskun? Neden ekonomist programların sadece kıyısını, köşesini eleştiriyorlar. Dünyanın en zengin ülkelerini örnek gösterip bu ekonomik modeller bize uymaz, bünyemize uyacak bir model yaratalım demezler?

Şimdiyse önümüze konulan yeni reçete tekstili bırakmamız. Peki sanayileşin diyen varmı oda yok. Aksine elimizde (devlet-özel sektör) bulunan Rafineri, petro kimya, demir-çelik ve benzeri tesisler özelleştirme adı altında yerli ve yabancılara satıldı ve satılıyor.

Genelde de önce yerliler veya yerli- yabancı ortaklar alıyor, bir müddet sonrada yerli yatırımcı hissesini satıp (avantasını alıp) aradan çekiliyor.

Oysa dünyanın en gelişmiş ülkelerinin Tarım ve hayvancılıktan vazgeçmediklerini; en büyük tarım ürünleri ihracatçısı olduğunu yazılarımda defalarca belirttim. Sanayileşmiş hiçbir ülke ne pamuk, ne buğday, ne mısır üretmeyi (ABD – Kanada. . .); nede hayvan beslemeyi  (AB ülkeleri) bırakıyor. Aksine üstün verimlilikleriyle bu alanlarda dünya liderliklerini sürdürüyorlar.

Tekstile gelince bu sektörde çalışan  sayımız AB ülkeleriyle hemen hemen aynı. Biz 25 milyar dolar ihracat yaparken onların ihracatı 200 milyar dolardan fazla. Ucuz mal üretmek yerine pahalıya satılan ürünlere yöneldiler. Bize niyemi ‘TARIMI-TEKSTİL’ bırakın diyorlar? (onları dinlediğimiz için milyonlarca insan işsiz kalıyor) bunun cevabınıda bize bu reçeteleri savunan ‘ÜNLÜ’ ekonomistlerimiz vermeli.

Biz dönelim  mercimeğe; ülkemizin 1990 ların başında dünyanın en büyük yeşil mercimek üreticisi olduğunu biliyormuydunuz. Üretimimiz 300 bin ton seviyelerindeydi. Tüketimimiz 60-70 bin toplardaydı.

Sonra; sonra bizden mercimek satın alan Kanada bu ürünün topraklarında üretmeyi denedi (sanayileşmiş bir ülkenin yaptığına bakın ne ayıp değilmi) netice on yıl sonra Kanada 600 bin tonla dünyanın en büyük yeşil mercimek üreticisi oldu.

Bizim tat  açısından daha lezzetli olan yeşil mercimek üretimimiz 20 bin tonlara geriledi. Onların  tohumları 1/18 verirken bizim tohumlarımız dejenere olduğu içim 1/5 veriyor. Niye biz kaliteli tohum yetiştirmiyoruz diyeceksiniz. Özel tohumculuk şirketlerinin kurulması ve yurt dışından tohum ithali serbest bırakılınca ; Tohumculuk Enstitüsü uzmanlarının büyük bir kısmı özel sektöre transfer oldu. Devletimizde IMF ve ABD’nin tavsiyesiyle  bu enstitüleri kapattı. Şimdilik ithal tohumlarla Fasulye, nohut ve kırmızı mercimekte durumu idare ediyoruz. Ama çok değil 10-15 yıl önce bu ürünlerde pazarı ABD, Kanada, Hindistan, Arjantin, Meksika gibi ülkelerle kaptırdık. Bu durum devam ederse nohut ve kırmızı mercimek gibi ürünleride  ithal edeceğiz. Çiftçilerimiz ne yapacak deseniz; bilmiyorum. Sadece büyük kentlerin sokaklarına, varoşlarına, kavşaklarına, trafik lambalarının yanlarına bakın desem belki yeterli gelir.

Şimdi siz  mercimeği anladık, reform ne oluyor diyeceksiniz; anlatayım. 6 kasım 2007 tarihli sabah gazetesinde ekonomist Abdurrahman Yıdırım Sigorta şirketlerimizin ve pazarın %70’nin yabancılarının eline geçtiğini yazdı. Bankacılıkta bu oran şu anda yüzde kırklarda, onunda bu oranlara çıkması an meselesi. Bu yıl devlet bankalarının satışı gündemde.

%50 den fazla hissesine yabancıların sahip olduğu bankaların oranı 2005 yılında %12 iken; 2006 de bu oran %25’e yükseldi. (AB ilerleme raporu 11 Kasım 2007 tarihli milliyet). Bu oran Almanya’da %3. Yunanistan’ın bir devlet politikası var ; Her Balkan ülkesinin ilk üç bankasından birini  satın almak. Böyle bir politika oluşturmak Yunanistan için anti globalizm ve milliyetçilik olmuyor, ama ülkemizde etkili bir şahıs dile getirse malum koro başlıyor; “seni dinazor seni, seni AB düşmanı, globalizm karşıtı, milliyetçi, devletçi. . .” Bu korodan korkanlar – bu koronun basında büyük ağırlığı var- fikirlerini dile getiremiyor.

ABD, AB, IMF, Dünya Bankası, TÜSİAD. . . Hükümetlerimize reform yap, reform yap diye bastırıyor. Reform dedikleri dış kaynaklı reçeteler. Reçeteleri basit Tarımı, Tekstili, Petrokimya ve demir-çelik endüstrilerini tasfiye et, kapat, sat. Bankaları ve Sigorta şirketlerini bize devret.

Kapitülasyonların adı reform oldu günümüzde Osmanlı yönetimi sıcak para getirsin diye tüm limanların işletilmesini, su ve elektrik dağıtımını yabancılara satmıştı. 1925’lerde yaşadığım Bursa şehrinin elektrik üretimi ve dağıtımı bir Fransız şirketindeydi. Şimdi aynı günlere geri dönüyoruz. Limanların işletilmesi, su ve elektrik dağıtımları yabancılara satılmaya başladı. Demek ki Cumhuriyetimizi kuranlar; 1980’lere kadar yönetenler büyük hata yapmışlar. Neyse ki son on yıldaki bizi yönetenler hızlı bir şekilde bu hatalı politika dan vazgeçiyorlar ve ne varsa hızla satarak eski duruma dönüyorlar.

Ne diyelim hepimize hayırlı reformlar. Bir gün belki mercimeği fırına vermenin anlamını öğrenirim. Birileri mercimeği zaten fırına vermişler mi diyorsunuz, olabilir; belki de siz haklısınızdır.

Ekrem Hayri Peker

* Kaynak – İTOVİZYON MART 2007

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: