Zeki Coşkunsu

Editör: Simge Armutçu

Beni bu güzel havalar mahvetti.

Böyle havada istifa ettim

Evkaftaki memuriyetimden.

Tütüne böyle havada alıştım.

Böyle havada âşık oldum.

Eve ekmekle tuz götürmeyi

Böyle havalarda unuttum.

Şiir yazma hastalığım

Hep böyle havalarda nüksetti.

Beni bu güzel havalar mahvetti.(1)

Orhan Veli Kanık

Tüm akıl hastalıklarının temelinde

Meşrȗ acıları yaşamayı reddetmek yatar.(2)

Carl Gustav Jung

Öyle ya da böyle, diyorum, “Tanrı’nın konuşmadığı hiçbir beşer yoktur.”(3). Nâm-ı diğer vahiy fenomeni(4) bağlamında diyorum, geçmişte herkesle kendi fazına göre buluşup kucaklaştı. Bugün de öyle, yarın da öyle olacak.

Öyle olmasına öyle de, kimileri, belki kahir ekseriyeti (ezici bir çoğunluğu) de var ki kendisine vahyin gelişini, onu sımsıcak sarıp-sarmalayıp kucaklamasını engelleyen kardinal (ana-temel) bir faktörün etkisi/ablukası altındalar. Peki, nedir bu kardinal faktör? Hiç kuşkusuz, nefs-ego-benlik dünyamız [düşünce operatörümüz], kendi dünya görüşümüzden başkası değil.

Bu bağlamda, böyleleri de aynı ortak hikâyeye inandıkları için kendi güvenliklerini oluşturur ve içsel olarak insanın dört zindanından biri olan bu “ego-benlik zindanı”nın içinde çakılır kalır, kendini özgürleştiremez. Zira içinde bulundukları bu güvenlik, pseudo (sahteçakma, sanki, yalancı) bir güvenliktir; otantik (gerçek-doğru) güvenlik değil. Oysa tek çıkış yolu var gibi gözüküyor; o da kendi el yordamıyla bile olsa otantik akıldan başkası değil.

Tek çıkış otantik akıl fakat madalyonun bir de öbür yüzü var. Salt/çıplak/ham akılla bugünkü bilimsel dünya görüşü ortaya çıkartılmış ve metodolojisi de ortaya konulmuş konulmasına da çoğu insan salt bilimin kendilerini-toplumları bütünüyle kurtaracağına inanıyor ve kendilerinde pseudo bir güven hissi oluşturuyorlar aynı zamanda. Evet, bu sahte inanış-inanç(-din) böylelerinin, belki de çoğumuzun içine sirayet etmiş durumda.

Kuşkusuz bilimselliğin bir çalışma-yürürlük/geçerlilik domeni var ama her şeyi kuşatamıyor, en azından bu çağ için öyle. Felsefenin de bir çalışma-yürürlük/geçerlilik sahası var ama o da diğeri gibi herşeyi kuşatamıyor, en azından bu çağ için öyle. Peki, ya dinin? O da diğerleri gibi. Hem amatör hem de profesyonelce doğa’yı okuma gayreti içinde olanlar da öyle. Bir de şabloncular var: aklını kullanmayanlar, başkalarına kendi aklını kiralayanlar, ödünç verenler ve ipotek edenler.

Peki, iyi de kim kime nefes olacak-nefes katacak?

Nefes olmak-nefes katmak aslında bir anlamda, var olmak-varlık oluşturmak da demektir. Ama unutmayalım ki var olduğumuzda-varlık oluşturduğumuzda hem benlik sahibi oluruz hem de ölüm bizimle birlikte var olur-varlık kazanır. Dahası, eğer var olduğumuzun örtük planını el yordamıyla da olsa “otantik akıl-rahmet-sevgi üçlüsü” eşliğinde bilinçli bir farkındalık oluşturursak şehadet dünyası da kendi düzenine göre bize “hediyeler” gönderir(!)

Merhum şairimiz Orhan Veli Kanık’ın (1914-1950) girişteki dizelerinde kendi yaşamının anlam bulduğu ve buna saik olarak gösterdiği o “güzel havalar” aslında biyo-psikoloji açısından hormonlara karşılık gelmektedir. Demem o ki olup-bitenlerin temelinde yatan saik, salt “güzel havalar” (ve/veya karşıtı olan “kötü havalar”) değil, hormonların fonksiyonelliği ve/veya fonksiyonel bozukluğu olsa gerektir.

Buradan hareketle, hiç kuşkusuz sadece insanlar için değil, bütün canlılar âleminde hormonların yeri yadsınamaz. Hormon, kökü Yunanca’dan gelen “ὁρμῶν”, “uyarmak, canlandırmak” anlamındadır. Biyoloji disiplininde ise “iç salgı bezlerinden kana geçen ve organların işlemesini düzenleyen adrenalin, insülin, tiroksin vb. fizyolojik etkisi olan maddelerin genel adı”dır. 

Örneğin; dopamin, serotonin, oksitosin, adrenalin, noradrenalin vs. hormonlar, prodüksiyon işleminde devrede bulunan aktörlerdir. İşte, beynin sağlıklı işleyişi, bütün bu hormonların belirli bir düzeyde bulunmalarına bağlıdır. Ancak bu hormonların az veya çok miktarda salgılanması durumunda birtakım sendromların oluşması kaçınılmazdır.

Yine, örneğin;

     1- “Aşka düşer, aşka tutulur, tutuklanır derken “oksitosin manyağı” olursun. Zira gerçekte ve bir anlamda aşk bir oksitosin manyaklığıdır; marazî (hastalıklı-sağlıksız) bir durum.

 Oksitosin hormonunun azalması durumunda (hipooksitosin) özlem, hasret, kavuşamama ve benzeri anlarda sıkça görülür ve oksitosin seviyesi düşer. Bu durum tüm canlılarda görülebilir. Hayvanlarda da insanlarda da durum aynıdır. Buna karşın, oksitosin hormonunun fazla salgılanması durumunda da (hiperoksitosin) epileptik problemlere yol açar ve hafızayı bir müddet tutuklar.

     2- Ya da içinde uçmak-yükselmek arzusu depreşir, yekiniverir, serotonin istilası-ablukası-kuşatması gerçekleşir, yerçekimine meydan okurcasına zihnin, özgül ağırlık olarak havadan daha ağır bedeninden ayrılır; havalara uçar-havalanır. [“levitasyon(yükselinim)”] Derken seratonin Leylası-Mecnunu olursun. Zira gerçekte ve bir anlamda levitasyon bir serotonin Leylalığı-Mecnunluğudur; bu da diğeri gibi, marazî bir durum.

Serotonin hormonunun seviyesinin yükselmesi durumunda -yani, hiperaktif oluşu- ilgili kişilerde, dünyayı tozpembe görme, bulutlar üzerinde uçuyormuş hissi(levitasyon) uyandırmaya yol açar. Aynı zamanda serotonin hormonunun yükselmesi, ‘anorexia (iştahsızlık)’ hastalığına da yol açar. Buna karşın, ilgili hormonun hipoaktif oluşunda(hiposerotonin) ise obeziteyi (aşırı şişmanlığı/oburluğu) doğurur.

3- Ya da yükselir-uçuşa geçer dopaminin, olursun şizofreninin paranoyası; sonra da görürsün kimsenin görmediği o sanal gerçeklikleri ve/veya sanal fon gerçeklikleri de “hiperdopamin salağı” oluverir çıkarsın. Çıkarsın çıkmasına da adın, deliye çıkar. Tersi, alçalır-düşüşe geçer dopaminin, olursun bu sefer de şizofreni’nin sosyal çekincesi ve/veya katatonyası; sonra da al sana “hipodopamin sünepesi”; çıkamazsın ulu orta gün yüzüne. Bu ikisi de diğerleri gibi, marazî bir durum.

Evet, bu dopamini de es geçmeyelim. Hipodopamin (düşük dozlu dopamin-neredeyse yok gibi) kişiyi şizofreniye, sosyal çekince ve/veya katatonyaya (şizofreni’nin negatif sendrom), asosyalliğe iter -ki stresörlerin (gerilme ve gerginlik yaratıcı baskılayıcılar), yani stres yaratan ajanların etkisi altında kaldığı sürece de depresyona; ileri aşamada ise melankoliye duçar olur; bu ise birey için bir çöküştür. Tersi olarak dozaj fazlalığında ise kişiyi paranoyaya (şizofreninin pozitif sendromu); bazen salt sesli, bazen salt görüntülü, bazen de her ikisinin birlikte eşlik ettiği sesli-görüntülü türlerden halüsinasyonlara, yani “kesin olarak gerçeklik hissine sahip, ancak ilgili duyu organında dış uyaran olmadan meydana gelen bir algı bozukluğu”na sevk eder. Zaten paranoya da bir cins halüsinasyondur.Dopamin hormonunun fazla salgılanması şizofreninin pozitif bir sendromu olan paranoyaya yol açar. Dopamin hormonunun fazla salgılandığı insanlarda kendini çok meşhur görme, olmadığı ve hak etmediği hâlde kendini bir şey sanma ve de başkalarına eziyet verecek düzeyde (-sadistçe) belirtiler görülür. Paranoya için bir cins halüsinasyondur, demiştik. Halüsinasyon gerek görsel (vizüel) gerekse işitsel (auditoriyal) olabilir. Gerçekte olmayan görüntüler ve sesler sadece o kişinin beyninin bir bölümünde oluşur, diğer bölümü de o görüntü ve sesi alır. İşte, Turet sendromu ve OCD sendromu bu türdendir.

Buna karşın, dopamin hormonunun az salgılanması durumun da ise, Parkinson hastalığı, -ki istekli hareket yapamamak, titremeler vs. tipik semptomlarıdır kendini gösterir. Buna ilaveten yine, dopamin hormonunun az sayıda salgılanması durumunda da manya (manic-maniac: manyak) denilen psikolojik rahatsızlık ortaya çıkar. Bitmedi. Dahası, yukarıda değindiğimiz gibi yine, dopamin hormonunun az salgılanması durumunda şizofreninin negatif sendromu olan sosyal çekince ve katatonya hastalıkları baş gösterir. İşte, şizofreninin negatif sendromları olan, sosyal çekince ve katatonya rahatsızlığı görülen kişilerde etrafındakilere karşı ilgisiz, çevresine karşı anlamsızlaşma, kendi kabuğuna çekilme, yorgunluk, yılgınlık, hiçbir şeyden hoşlanmama, zevk alamama, etrafına karşı hissizleşme, hayatı anlamsız ve lüzumsuz olarak görme gibi rahatsız edici durumlar baskındır. Dolayısıyla bu belirtiler dopamin seviyesinin azaldığını/düştüğünü gösterdiği için; a) kognitif (bilişsel-idrâkî) terapi ile, (b) dopaminiyel ilaçlar yoluyla hasta tedavi edilmelidir.

Sözün özü, dopamin hormonunun azı da çoğu da insana zarar vermektedir; zira her iki durumda da beyin, filtrasyon (filtration-filtering: filtreleme-süzme) özelliğini kaybeder. (5)

Şu da var ki bu, öyle herkese nasip olmaz; birinci ve ikinci hâl ile üçüncü hâlin ilk şıkkını otantik bir biçimde, kendi dikkatine olabildiğince objektif (nesnel) olarak yeniden kaldırabilenlerse üst makamlara doğru “hakikat yolculuğu” yelkenlerini açabilir. Durunuz; bunu öyle ulu-orta herkes yapmaya yeltenmesin! Zira eninde-sonunda, ucunda-ardında çok büyük bir risk var…

Yazımızı bir soru ve yanıtı eşliğinde noktalayalım.

Soru: Hani, yukarıda insanın dört zindanından birine (: ego-benlik zindanına; diğer üçü de doğa-tarih-toplum) gönderme yapmıştınız ya; insan bu zindanlardan-bağlardan, içiçe geçmiş hapishanelerden kendini kurtarabilir mi?

Yanıt: Kurtulup-kurtulamayacağını bilmem ama bu sürece giriş ve bu süreçte ısrar-kararlılık çok güzel. Güzel ve hoş da, insanı içinde yaşadığı toplumdan kopar(t)ıyor, gibi duruyor. Aslında değil… Öyle ya da böyle. Olsun-varsın. Zira toplum ne aradığını bilmediği, birlikte ızdıraplanma (compassion) hâli değil, tutku-edilgi (passion)/ızdırap bataklığına düşmüş, debelenip durmakta. Buna karşın, bense “hakikat yolcuları”ndan ümitliyim. Onlar rol model olacaklardır, bugüne de geleceğe de. Tabii arayıp-bulabilirseniz onları.

Ben demiştim! Öyle ya da böyle! Yoksa çift kişilikli miyiz? Ah şu havalar… Ah şu hormonlar yok mu? Kahrolmayasıcılar… Ne onlarsız olunuyor ve ne de azı-fazlasıyla onlarla. Kıvamında-kararında-dengede olanlara bir sözüm yok. Onlarınsa tadına hiç mi hiç doyum olmuyor doğrusu. İnsan zaten külliyen istek ve kurgudan ibaret değil midir? Nereden baksak; alttan üstten, sağdan soldan, önden arkadan hep istek ve kurguyuz işte…

     (1) Bkz. KANIK, Orhan Veli; “Beni Bu Güzel Havalar Mahvetti”, -Kendi sesinden şiirler-, Yapı Kredi Yay., İstanbul, 2012 & Orhan Veli – “Beni Bu Havalar Mahvetti” Şiiri | Bi tutam bilişim:) www.gulistanboylu.com/beni-bu-havalar-mahvetti/. (Erişim Tarihi: 11.08.2018).

     (2) Bkz. Jung Carl Gustav; https://tr.pinterest.com/pin/615022892833078834/ & http://ensozler.com/soz/Tum-akil-2735. (Erişim Tarihi: 11.08.2018).

     (3) Bkz. COŞKUNSU, Zeki; “Tanrım Konuşmalıyız; Lütfen, Mümkünse Hemen!”, Çizgikitabevi Yay., Konya, 2015.

     (4) Bkz. COŞKUNSU, Zeki; “Vahiy Fenomeni: Tanrısal & Kozmik Enformasyonel Yayın Tanrı’nın Konuşması Bağlamında Vahyin Epistemolojik Analizi(Vahiy Realitesine Non-Konvansiyonel Bir Yaklaşım) Öyle Ya da Böyle Tanrı’nın Konuşmadığı Hiçbir Ölümlü(Beşer) Yoktur!”, Çizgikitabevi Yay., Konya, 2016.  

     (5) “Hormonlar” ile ilgili geniş bilgi için bkz. MOLLIVER, M. E.; “Serotonergic Neuronal Systems: What Their Anatomic Organization Tells Us About Function”,  Journal of clinical psychopharmacology, 7(6), 3S. 1987 & MANN JJ.; “Role Of The Serotonergic Sysem in The Pathogenesis Of Amjor Depression And Suicidal Behaviour”. Neuropsychopharma-cology, 21:99-105, 1999 & MAJ, M. & AKISKAL, HS. & LOPEZ-IBOR, JJ. & SARTORIUS, N.; “Bipolar Disorders”, West Sussex, UK, Wiley, 2002 & YOUNG, S. N.; “How To Increase Serotonin in The Human Brain Without Drugs”,  Journal of psy-chiatry & neuroscience: JPN, 32(6), 394, 2007 & KAYAALP, O.; “Rasyonel Tedavi Yönünden Tıbbî Farma-koloji-I”, s. 700, Pelikan Yay., Ankara, 2009  & ROGERS, J. & AGIUS, M.; “Bipolar and Unipolar Depression”, Psychiatr Danub, 24(1): 100-105, 2012 & Baumann, P. (Ed.), “Transport Mechanisms Of Tryptophan in Blood Cells, Nerve Cells, And At The Blood-Brain Barrier”: Proceedings of the International Symposium, Prilly/Lau-sanne, Switzerland, July 6–7, 1978  (Vol. 15), Springer Science & Business Media., 2013 & FAGIOLINI, A. & COLUCCIA, A. & MAINA, G. & FORGIONE, RN. & GORACCI, A. & CUOMO, A.; “Diagnosis, Epidemiology and Management of Mixed States in Bipolar Disorder”, 29(9):725-40, CNS Drugs, 2015 & EL-MERAHBI, R. & LÖFFLER, M. & MAYER, A. & SUMARA, G.; “The Roles Of Peripheral Serotonin in Metabolic Homeostasis”, FEBS letters, 589(15), 1728-1734, 2015 & LV, J. & LIU, F.; “The Role Of Serotonin Beyond The Central Nervous System During Embryogenesis”, Frontiers in cellular neuroscience, 11, 74, 2017. Ayrıca bkz. COŞKUNSU, Zeki; “Gerçek-Gerçeğe Giden Yol(The Road to Real-Reality): Geçmi-şimiz-Bugünümüz & Geleceğimiz, Non-Konvansiyonel Otantik İlmî Makâleler(I-II-III)”, 28.11.1998 tarihli, “Parazitlerden Bir Parazit Stresör(Stres Yaratan Ajan)” adlı makâlemiz, c.I, ss. 151-158 & 20.10.2001 tarihli “Beyindeki Kimi Hormonlar ve Beyinde Dört Kardinal Lop İle Şizofreni(Paranoya, Sosyal Çekince, Katatonya) & Beyindeki Vernika(-Wernicke: Anlama) ve Broka(-Broca: Konuşma) Bölgelerine Kısa Bir Bakış” adlı makâlemiz c.I, ss. 771-784 & c. II, ss. 792-798, 1007, 1848, Çizgikitabevi Yay., Konya, 2019.

By zekicoşkunsu

Şair, yazar, araştırmacı. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Bilgi Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesidir. "Natürel İlimler Felsefesi", "Operasyonel Araştırmalar", "Sibernetik" & "Semiyotik" vb. ilmi disiplinlere ilişkin konularda çalışmalar yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın