Susmaya karar vermişti bir günlüğüne. Biliyordu olacakları. Belli belirsiz gülümsedi ihtiyar bir bilge edasıyla “görelim…” der gibi.

Susmuştu. Beklenen olmuştu. Yine aynı gülümseyiş, bu defa kırgın ve hırçın bir çocuk edasıyla “biliyordum…” der gibi.

Biraz afalladı. İçinden noktalarca, ünlemlerce susmak geliyordu ama virgüllerce konuşmalıydı. Çünkü birileri çıkmalı ve anlatmalıydı susanların içindekileri. Yazmalıydı da. Yazmalı ve susmalıydı korumak için samimiyeti. Neydi? Sormalıydı.

Sordu. Susuyordu okuyanlar. Kalemin gözlerinde, ağladı ağlayacak bir buğu…

Sanki soba yanıyor içeride, dışarıda yağmur yağıyor, nefes vererek buğulandırdığı cama işaret parmağıyla “samimiyet” yazıyor düşünmeyi öğrenen bir çocuk. Ve soruyor pencerenin ardında ortalığı birbirine katan rüzgâra “ne demek?”. Rüzgâr hırçın “bulutlara sor” diyor. Başını yukarı kaldırıp kara bulutları süzüyor gözleriyle çocuk. Bulutlar kırgın “bilenlere sor” diyor. Bakışları usulca önüne düşüyor çocuğun. Soruyor kalbine. Kalbi mahzun, susuyor. Bu kez aklına soruyor. Aklı cevval “konuş” diyor “yağmur yağarak rüzgâr eserek var, sen…” diyor “sen şu manzara gibi ağla ama es aynı zamanda ki titresin yürekleri insanların. Silkelen sen de…”

Dinledi. Durdu. Düşündü. Bekledi. Yine aynı gülümseyiş, bu defa çocuk saklandı, ihtiyar bilge uyukladı… O, sorgulamaya devam ederek öğrenmeye azmeden bir insan olarak “evet…” dedi “anlıyorum…” duraksadı bir lahza, sonra “bence…” dedi ve sakince konuşmaya devam etti.

Hatırladı “bilenlere sor, bilenlere sor, bilenlere sor…”. Bilenler susuyordu. Biliyordu, arayanlar buluyordu cevabı, çocuk, mütemadiyen arıyordu.

Bir Cevap Yazın