Serdar AKMAN

Editör: Simge Armutçu

Biliyoruz ki, dil aracılığıyla iletişim kuran ve bu iletişim ögelerden biri olan kelime ile veyahut kavramlarla hayatını idame ettiren, medeniyet kuran bir tür olarak biz insanlar, sağlıklı bir dil için oluşturmuş olduğumuz kavramları doğru ve yerinde kullanmazsak iletişim sekteye uğrar ve anlaşmamız da baltalanır. Eğer anlaşmazsak da bireyden topluma doğru bir çatışma yaşanacağından hiç kuşkumuz yoktur. İşte sağlıklı bir iletişim için var olanın sorgulanması, -bu felsefeyle alakalı olduğundan ve felsefe de kavramlarla yapılan bir etkinlik olduğundan- kavramların doğru ve herkes tarafından aynı anlam verilip yerinde, doğru kullanılması son derece elzemdir. Bu yazımda da önemli bir kavramı ele alacağım: “Kadın“.

Süregelen statüko ve kalıplaşmış olguları değiştirmenin ve en önemlisi bunu idrak etmenin gerçekten çok zor olduğunun farkındayım. Onca olgu ve yaşantılarla bunları öyle kanıksamışız ki onları gerçek olarak kabul etmekle kalmayıp sorgulamaya bile korkar haldeyiz. Tam anımsayamıyorum ama nispeten şöyle bir söz vardı: “İnsanlar sorgulamaktan korkarlar çünkü sorgulayınca bildiklerinden vazgeçip değişmeye korkarlar.” Filhakika öyle çünkü sorgulamamak konforludur, peki ya değişmek? Sorgulamakla zihinsel çatışma belirir ve varolandan asıl varolana geçilerek değişimler yaşanır. Bu değişim süreci konforu yıkar ve yeni oluşa götürür. İşte bu yüzden tüm değişimler de sancılıdır.

[Yazımın başında belirtmek isterim ki bu yazı hiçbir varlığı inkâr etmiyor ve hiçbir doktrine de hizmet edası taşımıyor. Bir cinsiyete karşı öfke ya da karalama amacı da gütmemektedir. Bu yazı sadece farkındalık ışığıyla sizlere perspektif sunarak gerçeğin cesetlerini analiz etme penceresi izlenimi vermektedir.]

Öncelikle şu konuda hem fikir olunmalıdır: doğada dişi vardır. Bizler ise dişinin üzerine rol ve biçimler katarak dişiyi kadınlaştırıyoruz. Bu rol ve biçimler dişiliğin doğasını bozarak onu özünden de koparmanın adıdır. Ne demek -Lacan’ın da demiş olduğu gibi- kadın yoktur? Bunu anlamak için varlık ve sıfat konusunu açmak lazım. Sıfat varlıkları nitelemenin adıdır. Bir varlığın niteliklerini, yani onun özelliklerini belirtendir. Örnek veriyorum; yakışıklılık bir sıfattır. Bu sıfat erkeğin bir niteliği, özelliğidir öyle değil mi? Yani yakışıklılık sıfatı varlık değil, varlığın sadece bir özelliğidir. Aynı şekilde güzellik de bir sıfattır ve kadının bir özelliğini belirtir. Güzellik bir varlık değil, varlığın sadece bir özelliğidir. Sorgulamaya devam edelim. Peki, kadın kavramı varlık mıdır? Yoksa varlığa atfedilmiş bir roller paketi midir? Çocuk doğduğunda cinsel organları farklı diye onlara birtakım özelliklerden oluşan bir toplumsal sıfatlar isnat ederiz. Cinsel organları üzerinden kişilik/kimlik oluşturmanın sapkınlığına değinmeyeceğim. Konumuza geri dönecek olursak, dünyaya gelen varlığa, belli organlarını baz alarak, hazır paketlerden oluşan bazı rolleri ve özelliklerini sunar, hatta empoze ederiz. İnsan olarak doğan varlığa cinsel organları üzerinden atfedilen bu cinsiyetçi özellikler iki şekildedir: Erkek ve kadın. Peki, bu özellikler varlığın kendisine mi ait yoksa cinsel organlar baz alarak oluşturulan bir olgu mu? Hiç kuşkusuz tabii ki cinsel organlar odağında oluşturulan bir olgudur. Bu olguya göre kadın nedir? Zayıf olan, ev işi yapan, herkesin içinde kahkaha atmaması gereken, tek başına gece dışarıda olmaması gereken… Bunun gibi pek çok şey kadın kavramı adı altında toplanmış, öyle değil mi? Kadın deyince bu anlatılıyor bizlere. Aynı şey erkek için de geçerli. Pek ala biz bunların varlığın kendisine değil, cinsel organlarına atfedilmiş olduğunu beyan ettik. Bu durumda varlığa, yani insana atfedilen bu özelikler sıfat değil midir? Yani, kadın/erkek sıfattır; varlığın sıfatlarıdır. Söz konusu varlık insandır ve onun bazı özeliklerine kadın/erkek diyoruz. Kadın/erkek birer sıfat olmuş oluyor. Unutulmamalı ki sıfat, varlık değildir.

İddiamda yalnızca dişi vardır demiştim. Kadın’ın sosyo-politik bir kavram olduğu aşikâr. Sosyolojik düzlemde icat edilmiş olan kadın sıfatı doğada varlığını dişi olarak bulur. Dişi ise sosyolojik değil, biyolojiktir ve doğal plan da budur. Yani, varlığın biyolojik işlevleri inkâr edilemez. Benim yakındığım durum cinsel organ üzerinden sosyal kimlik oluşturma sapkınlığıdır.

Dişi’den Kadın’a

İnsanlık tarihinde çoğunlukla erkek egemenliği, yani ataerkil yaşam yapısı görülmüştür. Hala da öyle. Erkeklik olgusu, dişileri de, özellikle sapkın mülkiyet ve tahakküm anlayışıyla kendi mülküne katarak, onları özünden uzaklaştırıp kendi emelleri doğrultusunda yol izleterek özne halinden nesneleştirmiş, ötekileştirmiştir. Dişinin öteki olarak, ataerkinin kadın giysisi giydirilerek varlığının vasfı değiştirilmiştir. O artık özne değildir.

Önceleri komün/klan-cemaat/bölük vb. topluluklarda yaşayan insanlar emeklerini, iş ürünlerini hep birlikte havuza toplamaktaydılar. Ortak bir yaşam sergileyen insanlıkta özel mülkiyet kavramı yoktu. Herkes ihtiyacı kadar pay alıyordu. Bazıları daha fazla pay almak ve bunu diğerleri üzerinde güç olarak kullanmak istedi. Akabinde bunu kendinde olanlara, çocuklarına aktarmak istedi ve çocuklarına bakması ve soyunu yüceltmesinde bir araç olması için dişi varlığı da mülküne kattı. Bununla beraber, özel mülkiyetle artık bu topluluktan kopuldu. Sosyal roller çizildi ve her şey mülk adıyla güç üzerine kuruldu. Dişiye bu yeni yaşamda yeni roller biçildi, -bu rol ve özelliklerin sıfat olduğunu beyan etmiştik- dişi ataerkinin kadınına dönüştü.

Günümüzde bu durum hala mevcudiyetini koruyor. Aile kurumuna baktığımızda ebeveynler doğan çocuklara, sistemin istediği şekilde mevcut rolleri dayatarak çocuğu insan olarak değil de erkek ve kadın olarak yetiştirmektedirler. Ebeveynlerin dünyasında daha doğmayan çocuğun rolleri bellidir ve tabiri caizse çocuğu bir hamur gibi yoğurarak onları, insan-dışılaştırma operasyonuyla, erkek ve kadın zihniyetiyle empoze etmektedirler.

Cinsiyet üzerinden kişilik/karakter oluşturan bu toplumun en küçük biriminde çocuklardan dişi olana oyuncak bebek, erkek olana ise silah oyuncak verilmiyor mu? Erkek serbest, kadın ise gizlenmiş olarak görülmüyor mu? Kıyafet olsun, sosyal yaşam olsun, verilen roller olsun; her cinsiyete farklı ahlak yansıtılmıyor mu? Bu patriarka hizmet eden sistemin çarkları nasıl işliyor? Her şey ailede başlıyor.

Örneğin insanlar, dişi çocuklarına “gece dışarı çıkamazsın, yemek-bulaşık senin işin, erkeklerle bir arada bulunamazsın” ve benzeri pek çok şey dayatarak onu ataerkinin istediği şekilde programlar. Ve artık dişi çocuk dişi olarak değil, ebeveynlerin kodladığı bir kadın sıfatı şeklinde tezahür edilir. Aynı kodlanma erkekler için de geçerlidir.

Tam bu noktada bunları tasdikleyecek olan Fransız Psikanalist Jacques Lacan’ın “Kadın yoktur.” sözü hatırlanmalı.  Peki, Lacan ne demek istemişti? Dolaylı olarak anlatmak gerekirse, öncelikle şunun farkında olmamız gerekmektedir: Kadın, biyolojik ya da fizyolojik bir temsile işaret etmez. Yani, “kadın” demek aslında biyolojik olarak “dişi” bir canlıya karşılık gelmez. Kadın toplumsal cinsiyet kalıplarının yaratmış olduğu bir sıfattır. Yani doğa, dişi canlılara kadınlık özelliğini bahşetmemiştir. Dişilere bu sıfatı ataerki vermiştir.

Dünyaya baktığımızda dişilerin nesne durumda olduğunu, -kadınlıkla- ikinci sınıf cinsiyet muamelesi gördüğünü, ataerkil bir yaşam düzeni içerisinde sömürüldüğünü görmekteyiz. Bu erkek egemen sistemin bu noktaya gelmesinin iç yüzüne baktığımızda gerek özel mülkiyet gerekse de dişilere verilmiş roller ile karşılaşıyoruz. Yani, anlattığım gibi, dişileri sistemin kadınına çevirme operasyonu.  Dişilere verilen rollerle onları kısıtlama, kendilerine kukla etme çabasından başka bir şey değil bu.

Lacan, kadın yoktur diyordu çünkü ona göre “toplum tarafından yaratılmış kadın kimliği vardır”. Eril toplum tarafından bunun (kadınlığın) kodlandığını anlatmaya çalışır. Yüzeysel bir okumayla cinsiyetçi bir söylem gibi görünse de aslında eril düzene karşı yaptığı önemli bir taşlamadır. Bu savda eril tahakküme ve yapılanmaya bir eleştiri, dişiye ise özgürlük adı altında farkındalık mesajı veriyordu.

Sonuç olarak, kadın yalnızca sonu olmayan izdüşümler dizisidir, erkek söyleminden doğan bir üründür. Kadın imgesi asla bir özne değil, erkeğin nesnesi durumdadır. Erkek kadına referansla değil, kadın erkeğe referansla tanımlanmaktadır ve böyle de farklılaştırılır. Kadın rastlantısal olandır, özsel olana karşın özsel olmayan varlıktır. Erkek öznedir, mutlak varlıktır; kadınsa öteki cinsiyettir. Ve kadının ontolojisi erkek tekelindedir. Dişiye giydirilen kadın elbisesini açığa çıkarmalı ve Lacan’ın yorumuna kulak vermeliyiz.

Dişi gerçeğini öldürüp yerine bir kadın ontolojisi yaratarak gerçeği bulandırmış bir eril sistemdeyiz. Gerçeği öldürünce yerine gerçeğin cesetlerini yaratmış bir ırk olarak insan var karşımızda.

Bu durumda özgürlük talebi kadın hakları talepleriyle mi yoksa dişi varlığa zorla giydirilmiş o sömürü elbisesini çıkarıp atmak ve arınmakla mı olacaktır? Unutulmamalı ki kadın hakları kimden isteniyorsa asıl düşman odur. Sistemin dayatması kadınlığı reddederek gerçekliğine yaklaşanlar özgür olacaktır.

Bir Cevap Yazın