Okuduğum kitaplar bana yeni bilgiler büyük bir haz ve lezzet verirken insanlar ders ve tecrübe veriyor. En çok İnsanlar bana yeni bir şeyler yeni duygular öğretiyor. Hem de kalbimde kapanmayacak izler bırakacak kadar. Mesela lügatımda “yoğun bakım” sözcüğü bir varlığa karşılık gelmezken bir gün babamın aniden yoğun bakıma kaldırıldığını duyduğumda işte o zaman bir şeyler anlam kazanmıştı. İyileşeceğini umut etmiş ve bunu azimle beklemiştim… Ardından gelen peş peşe yoğun bakım sözcüğünü anlamak istemesem de teyzemin yoğun bakıma alındığını duyduğumda annemi arayıp “O iyileşecek” demiştim büyük bir cahillikle. Oysaki yoğun bakımdan morga gitmek yaşamaktan daha kolaymış. Bu vehim duyguyu da çocuk yaşta ailesine babalık yapmak zorunda kalan Cahit Sıtkı nazarı ile yolun yarısına gelmiş abinin karşımda dağ gibi titrediğini görünce anlamıştım. Aynı cahillikle hayatıma devam ederken çalıştığım bir yerdeki teyze ile ettiğim sohbetten hayatın kitaplardaki en çıkılmaz olay örgülerinden bile daha zor ve zalim olduğunu öğrenmiştim. Çocuksu bir saflığım var belki de bu benim en sevmediğim yanımdır. Bu saflıkla teyze ile bir muhabbetimizde “Benim bir sürü kız kardeşim var canım sıkılınca mutlaka bunlardan birini ararım.” demiş ve coşkulu gözlerle yorgun teyzenin gözlerine gülümseyerek bakmıştım. Sonradan öğrendiğime göre hiç kardeşi yokmuş sadece bir kızı varmış o da epilepsi hastasıymış. Bazen küçük bir çivi bile bir şehri altüst etmeye yetebilir tıpkı insan kalbi gibi… Ne yazık ki bunu da anlamam zaman almadı. Naif yürekli teyze bu cümlemden sonra hayatının yokuşlarını anlatıp “Bana anne bile diyemedi. On dokuz yaşına kadar baktım altından bile aldım bir kere olsun ağzından tek kelime çıkmadı.” ve yaşlı gözlerle “Bana anne bile diyemeden öldü” demişti. Bir an oradan kaybolmak istemiştim. Bu kadar basit cümle bile birilerinin canını yakabiliyordu insan kalbi ve yaşamı aşılmaz bir sur ve içi koca bir yıkım. İşte o yıkımlardan bir diğeri ise, hiç tanımadığım bir çocuğun bana yazması ile o koca yükün altında nasıl perişan bir halde debelendiğimdir. Şöyle ki; Gözünün önünde satırla kovalanan adamın kafasında votka şişesi kırılınca istemeyerek bulunduğu kavgadan bir şekilde sıyrılıp banka oturmuş ve bana yazmış. Neden bana yazdı ve niye bana yazdı bilmiyorum işin tuhaf yanı o da bilmiyor. En acısı ise beyninde bulunan tümörlerin üretken ve büyük çaplı olmasıymış. Elbette ki bunu sonradan öğrendim. “kötü huylu değil umarım ” dediğimde bana “dişi, kötü değildir diye düşünüyorum” demişti. Dediğim en saçma şey ise “Tehlikeli değil de mi” dememdi. Halbuki kötü huylu ve yayılımcıydı en acısı ise bunu bilmesiydi. “Yirmi birinci yüzyılda tedavisi olmayan hastalık mı var” diye hem kendini hem de beni teselli ediyordu ama şu gün elimden gelmeyen bir şey için ben teselli olamıyorum. Halen bilmediğim acı kavramların liseli aşık gibi kapımı bir şekilde çalmasından itiraf ediyorum ki rahatsız oluyorum. Çünkü her yeni açtığım kelimeler kalbimden vuruyor ve her yeni dinlediğim insanların anısı adete üzerime toprak atıyor. Ne yazık ki bunlar asla bitmeyecek ve birileri bu acı içindeki yaşamını sürdürüp gidecek.

By Fadime Polat

2000 Kahramanmaraş/Elbistan doğumlu. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 4. sınıf öğrencisi. Şair/yazar. polatfadime801@gmail.com

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: