İlkokul ile başlayan okul yılları şartlar doğrultusunda üniversite mezuniyetiyle son buluyor. Öğrenciler bu uzun ve zorlu süreç boyunca çok çalışıp alınlarının teriyle ya hayallerindeki mesleğe kavuşarak eteklerine zil takıyor ya da zamanında astıkları derslerin hışmına uğrayarak arzu ettikleri mesleği edinememenin cezasını çekiyor. Kendi yaşadığı üzüntü ile ailesi ve çevresine duyduğu mahcubiyet altında yaşadığı ezilme duygusu birleşince uğradıkları çöküntü kaçınılmaz bir hal alıyor maalesef.

Evet, her yıl olduğu gibi bu yıl da çocuklarımızın geleceği hakkında karar verecek olan o büyük sınav geldi çattı. Okul ve meslek seçimi hep yaşam boyu alınan en zor kararlardan birisi olmuştur. Çünkü bu tür seçimler nasıl başlarsa öyle de devam eder. Yani geriye dönüşü pek yoktur ya da oldukça zahmetlidir. İki şıkla dile getirmek gerekirse;

  1. Seçtiğin yanlışı sonuna kadar götüreceksin
  2. Bir yıllık kayıpla stresi tavan yaptırıp, ecel terleri döktüren hayat memat meselesi o sınava yeniden gireceksin

 

İşte bu iki şıktan dolayı sınav adayları ne istediğine çok iyi karar vermeli ve aynı sıkıntıyı iki kez yaşamamak adına hedefleri doğrultusunda hazırladıkları çalışma planına sadık kalmalılar. En önemlisi de “Eyvah, sınav yaklaşıyor, heyecanlı mısın? Ne olmak istiyorsun? Ya istediğin bölümü kazanamazsan! Yeterince çalıştın mı? Bak hayatın mevzubahis biliyorsun… Kazanamazsan seneye bir daha mı gireceksin? Arkadaşların birinci sınıfı bitirmiş olacak… Ah aha vah vah falan filan” diyen insanların yakınında bile durmamalı. Kimsenin kendilerini demoralize etmesine ve yarış atı gibi görmesine izin vermemelidir. Ne de olsa “Su akar yolunu bulur.”  Kendi fikrimce keşke üniversite sınavı diye bir şey olmasaydı. Dönem başı üçer sınav yapılacağına beş sınav yapılsın çocuklarımız diğer iki sınavın ortalamalarıyla strese girip endişeye kapılmadan istedikleri bölümlere yerleşsin. “Ne şiş yansın ne de kebap” öyle değil mi?

Bunun dışında hoşlanmadığım bir diğer durum ise meslek seçiminde çocuğa yapılan müdahaledir. Hayatının sınavına girecek olan kim? Bizler sıramızı savdığımıza göre çocuklarımız… Kendi okuyamadığımız bölümleri çocuğumuza dayatmaya bayılıyoruz nedense… “Doktor ol sen çocuğum, beyaz önlükte pek yakışır hani… Yok yok iç mimar olsun babası ilerde evimizi dekore eder. Veteriner mi olsa acaba? Ben çok istemiştim vakti zamanında ama olamadım işte… Bankacı da olabilir, rahat meslek sonuçta…” Bu böyle uzayıp gider. Ağız tadıyla meslek seçecekler, seçtirmiyoruz. Çocukların hayatının kararına müdahale edip işleri olduğundan daha da zorlaştıran ebeveynler var maalesef… Bu tür yanlış davranışlar sonunda çocuk okumak istemiyor haliyle. Bu sefer de “Niye bıraktın okulu” oluyor bu muhabbetin sonu… Eh sen çocuğunun hayatına burnunu sokup geleceğini kendi ellerinle şekillendirmeye çalışırsan yaptığının karşılığında ne bekliyorsun ki, okul birinciliği mi? Cevap bile veremiyor ailesinin sorusuna… “Ben doktor değil uçak mühendisi olmak istiyorum” diyemiyor. Sadece eziliyor üzerindeki baskının altında hatta nefes bile alamıyor. Son cümle kırmızı alarm!.. Bırakalım çocuklarımız nefes alsın.

Bende dahil olmak üzere bu noktada üzerimize düşen görevleri şu şekilde yerine getirebiliriz diye düşünüyorum. Kendi yaşadıklarımızı hatırlayarak çocuğumuzun üzerinde baskı kurmak yerine onu destekleyebilir, yanında olduğumuzu hissettirebilir, bizim için ne kadar değerli olduğunu söz ve davranışlarımızla dile getirebilir, baskıcı tavırlardan kaçınarak birlikte aktiviteler planlayabilir, yıkıcı değil yapıcı konuşmalarla kıyaslama yapmadan sınavın “Son” olmadığını onlara anlatabilir, beden dilimizle konuştuklarımızın uyumuna dikkat edebilir ve böyle çocuklarımızın üzerindeki baskıyı en aza indirerek onların ruh sağlıklarını koruma altına alabiliriz. Unutmayalım ki, çocuklarımızın hayatıyla ilgili son kararı verecek olan bu sınav yüzünden onlarca çocuğumuzu kaybettik. Onlar bizim canımız ciğerimiz en değerli varlığımızdır. Gülmeyi icat eden çocuklarımızı tüketmeyelim. Sevgiyle kalın…

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: