Roma’da

Türkiye’ye geri dönmek üzere Roma Fuiccino havaalanında uçağımı beklerken, son iki haftada yaşadıklarımı kaleme almak geldi içimden. Şu anda bu satırları evimde, masamın başında değil; havaalanında, oturma bankının üzerinde yazıyorum. Anlatmakta olduğum, bu basit ama bir o kadar da sapık öyküye inanmanızı çok beklemiyorum. Kendim bile, anlatacaklarımı bizzat yaşadığım halde olanlara inanmazken, başkalarından bunlara inanmalarını bekleyemem. Şu anda Türkiye’ye geri dönüyorum ve planlanandan üç hafta erken dönüyorum. Ben, size Roma’ya gelişimden itibaren olan tüm macerayı anlatacağım.
Cebimde sadece elli euro para ile İtalya’ya, yirmi senelik kankam Melis’i ziyarete gelmiştim. Önceden Shengen vizem olduğu için, banka hesabımda bir para göstermem gerekmedi. Sadece, Melis’in bilet alması yetti İtalya’ya girebilmem için. Son dönemde olan ekonomik krizimden dolayı, cebimdeki parayı da Melis gönderdi bana. Havaalanına giderken, üzerime sadece dar beyaz body’mi giydim. Altıma da dar bir kot pantolon geçirdim. Çoğu zaman yaptığım gibi, havaalanında da vücudumu gurur duyarak sergiledim ve üzerinde yansıma yaratan her cismin karşısına geçerek vücut hatlarımı tekrar tekrar kontrol ettim. Her kontrolümde de İtalya’da bu vücudun ekmeğini nasıl yiyeceğimi hesapladım. E tabii dile kolay üç yıl oldu. Üç yıldır uğraşıyorum vücudumu bu hale getirmek için. Kendime bakarken bazen üç sene önceki halimi anımsıyorum. Nasıl da yağlı, götlü, göbekliydim. Üç senelik çabalarımdan yararlanmak elbette ki hakkımdır. O yüzden hemen hemen her gün, sosyal medya hesaplarımda vücudumu sergilediğim fotoğraf ve videoları bolca paylaşıyorum. Her yerde, sürekli dar body ve pantolon giyerek vücudumu sergiliyorum. İtalya’da bana problem olabilecek şey ise vücudum değil, şuydu: Roma’da, bir kız düşürdüğüm zaman eğer kızın evine, hosteline vs. gidemiyorsak; kızı sessizce Melis’in evine nasıl getirecektim? Melis, benim tüm ilişkilerimden haberdar olup, tüm sevgililerimle tanışmıştı şimdiye kadar. Onunsa, çok sevgilisi olmamış, olansa kısa sürmüştü. Kısa dahi olsa, ben de onun her sevgilisi ile tanışmıştım. İtalya için kurduğum matematik ise biraz daha farklıydı. Kendime İtalyan sevgili değil, tek gecelik aşklar arayışındaydım. Hem de bir ay boyunca her gece farklı bir aşk.

Valizimin içerisinde on beş kilo elbise vardı. On beş kilo, kirli elbise. Elime geçen tüm parayı vücut geliştirmeye yatırdığım ve bir işte çalışmadığım için ölen babamın emekli maaşı ile yaşıyordum. Evimde sular da elektrikler de kesikti. Çamaşırlarımı İtalya’da yıkamayı planlıyordum… Melis, ilkokuldan beri en sevdiğim arkadaşım olmuştu her zaman. Öyle ki ailelerimiz de çok yakın dost olmuşlardı zamanında. Anne ve babam öldüğü zaman, Melis’in ailesi, benim ailem gibi oldu. Bana çok destek verdiler. Şimdi de yanına gelmem için çok ısrarcı oldu. Özellikle son üç aydır sürekli ısrar etti. Ona, “Hiç param yok.” desem de anlamadı. Yanına gelmem için WhatsApp’ta bana ne şirinlikler yaptı bir bilseniz. Kendisi de öğrenci olduğu ve İtalya’da, ailesinden gelen paralarla yaşadığı için ancak gidiş-dönüş biletimi alabildi. Bir de elli euro para gönderdi. Roma’da da tüm masraflarımı o çekecekti tabii.

Benim için sorun yoktu. Vücut geliştirme yaptığım için her gün bir yarım kilo kırmızı et, bir paket makarna, altı tane yumurta beyazı yiyorum. Bütçem, bunca şeye yetmeyeceği için de sadece yumurta ve makarnaların bedelini ödüyorum. Market çıkışı etler kasadan geçmiyor, çantamın veya ceketimin cebinde bana bonus oluyor. Bunu rahatlıkla yapabilmek için de İstanbul’un, büyük bir metropol olmasının avantajından yararlanıyorum. Her gün farklı bir marketten alışveriş yapıyorum ki tanınmayayım. Roma’nın da, İstanbul’dan geri kalır yanı yok. Melis’e çok yük olamayacağım için aynı taktiği orada da uygulamayı, İtalya’ya gitmeden kafamda kurmuştum. Sadece, akşam dışarı çıktığımız bara gideceğimiz zaman veya uyuşturucu alacağımız zaman, Melis benim hesaplarımı çeker. Harici de oradan düşüreceğim hatunlara yüklenmeye çalışırım şeklinde plan yaptım… Bir de spor salonu maliyetim var tabii. Spora bir ay ara vermem imkânsız. Onu da Melis’ten isteyebileceğimi ummuştum. Dört saatlik uçak yolculuğumun sonunda Melis’le havaalanında buluştuk. Spor Alfa Romeo’su ile beni almaya çoktan gelmişti. Arabadan indiği gibi üzerime atılıp sıkıca sarıldı.
-Ayyy! Sen, ne güzel olmuşsun böyle.
-Nasıl? Olmuş muyum?

-Mükemmel olmuşsun! Şuna bak… Ne bu böyle? Çok seksi olmuşsun.
-Sana da yazacağım, başlangıçta kullandığım beslenme programını. Seni de forma sokalım bir.
-Hemen. Hadi bin anlatacak çok şeyin var bana belli. Nasıl böyle forma girdin. Anlat, ben de yapacağım. Yeni vücudunla kim bilir kimlerin canını yaktın? Hepsini tek tek anlattıracağım sana. Hadi gidelim.
Araba kullanırken; yuvarlak, tombul yüzüne ve şiş göbeğine, geniş kalçalarına, basenli bacaklarına baktım istemsizce. Tabiat, Melis’e hiç de adil davranmamıştı. O anda ilkokul, ortaokul yıllarımız geldi aklıma. Onun kilolarıyla dalga geçen çocukları dövdüğüm için benim onu sevdiğimi sanırlardı. Oysa o, benim en sevdiğim arkadaşımdı. Kiloları hariç çok güzel bir kızdı. Ne vardı bu kadar kilolu doğacak? Tombul, yuvarlak yüzü aslında oldukça şirindi. Burnu fındık gibi, çenesi kahve fincanı gibi ufacık ve gayet şekilli, ağzı okka gibi, dudakları etli etliydi. Ela renkteki badem gözleri, bir kuzgun gibi bakıyordu. Problemi, bedeninin doğuştan bir hastalığa sahip olmasıydı. Bu problem sonucu bedeni olması gerekenden fazla bir kiloyla merhaba demişti dünyaya. Belki doğduğu yer ve zaman çok doğruydu ama kilosu çok yanlıştı.
Eve giden yolda, bir an düşündüm de onun fazla kiloları olmasa böyle olmazdı belki. İlkokulda olmasa da ortaokulda, o da olmadı lisede onu bir kız olarak beğenir ve ona karşı platonik de olsa duygusal bir şeyler hissederdim. Muhtemelen de bu kadar yakın arkadaş olamazdık. Ben onu beğenirdim ama o beni beğenecek miydi peki? Hiçbir anormal durum yoktu ama neden olduğunu anlayamadığım halde anormal bir şeylerin olduğundan şüphelenmeye başlamıştım.
-Eee, anlat ne var ne yok?
-Biliyorsun işte ne olduğunu, her gün konuşuyoruz ya…
-Şu spora baya sardın sen ha. Çok da güzel oldun.
-Evet, maliyetinden dolayı zor oluyor ama aynaya her baktığımda da kendimle gurur duyuyorum.
-İstanbul’da ne kadar market varsa hepsinde de hisse senedin var sanki. Her gün bedavaya kilo kilo et alıyorsun.
-Zaman böyle. Çark bir şekilde dönüyor işte.
-Eee, anlat bakalım, nasıl değerlendirdin bu vücudu? Yeni yengelerimiz kimler?
-Esas sen anlat, üç senedir İtalya’dasın yok mu sende bir şeyler?
-Aşk olsun. Olsa herkesten önce senin haberin olmaz mı?
-Hayır, varsa kardeşi, arkadaşı falan vardır. Beni tanıştırırsın diye soruyorum.
-Onu boş ver şimdi, kafasını özlemişsindir, hoş geldin hediyesi. Bak, sana ne getirdim.
Sigara kâğıdına sarılmış esrarlı sigarayı kucağıma attı. Eve giden yolda, ciğerimize çektiğimiz dumanı dışarı üflemeye başladık. Melis’in ağzından hiç alışık olmadığım cümleler dökülmeye başladı. Sanırım ciğerimize çektiğimiz dumanın etkisiyle saçmalamaya başladı.
-Sen çok seksi olmuşsun ya. Yiyesim geliyor seni.
-Av yapmaya geldim Roma’ya. Çok can yakacağım.
-Vermem seni kimselere, benimsin.
-Kankasını yedirmezmiş kimselere.
-Ben yiyeceğim çünkü.
İlk başta sözlerinden ve tavırlarından kuşkulansam da bu düşüncemi hemen savuşturdum. Melis ve ben çok yakın arkadaşız senelerdir. Böyle sapkınca bir şey ne onun aklından ne de benim aklımdan geçemez. İtalya’ya geldikten sonra biraz huyu suyu değişmiş olabilir. Uzun zamandır da görüşmüyoruz. Bir de kanımıza karışan o meret var tabii. Melis’in bana yürümesini ona konduramadım.


Eve geldik. Şehir merkezinde, nereden baksan dört yüz yaşında olduğunu tahmin ettiğim tarihi, klasik bir Roma sokağıydı. Buram buram Rönesans kokuyordu. Zemin Arnavut kaldırımdı. Taşların şekline baktığım zaman, sokağın yaşıyla ilgili tahminim güçleniyordu. İki üç katlı, sıvaları dökülmüş apartmanlar, ağırlıklı olarak koyu sarı renkte olsa da arada; koyu yeşil, pembe ve beyaz renkte olanları da vardı. Sokağa park etmiş arabaların tamamı, İtalyan markası, orta seviyede aile arabalarıydı. Lüks otomobil üreticilerinin neredeyse tamamına sahip olan ülkede olduğum hâlde, bulunduğum sokakta hiçbir lüks otomobil görmemek beni çok şaşırttı. Hatta en lüks araba bizimkiydi.
Evin ahşap kapısını çoktan açmıştı. Yerlere güller serpilmiş, duvar kenarlarında boydan boya mumlar yanıyordu. Pencerenin karşısında duran masanın üzerinde markasını tam seçemediğim bir şarap, tabanı buzla kaplı bir servis setinin içerisinde duruyordu. Setin üst haznesine iki tane şarap kadehi asılıydı. Yanında da koca bir buz kalıbının üzerinde, çeşit çeşit peynir ve bademler duruyordu. Masada şamdanlar yanıyordu. Şaşırdım. Aklımdan kötü şeyler geçse de anında defettim ama şu da vardı ki hiçbir insan arkadaşı için böyle bir masa hazırlamazdı. Herhâlde beni özlemiş ve ne yapacağını bilememiş olmalıydı.
-Melis, ne bunlar böyle?
-Yoldan geldin, bir soluklan. Çok güzel bir Fellini filmi var.
-Hayır, bunca şatafata, hazırlığa ne gerek vardı? Hem ben spor yapıyorum şarap içemem ki.
-Bir kadehten ne çıkar ya? O kadar hazırladım senin için.
-İyi, tamam.
Federico Fellini’nin, çok eski bir filmini ekrana yerleştirmemizle birlikte, şaraplarımızı yudumlamaya başladık. Şarap ve peynir tabağı o kadar lezzetliydi ki diyetimi unutup, ufak bir kaçamak yaptım. Yolda içtiğimiz esrarın da bunda payı büyüktü tabii. Kadeh kadehi, tabak tabağı izledi. Melis, sürekli tabağı tazelemek için salona bitişik mutfağın yolunu izledi. Şarabı da kuru kuruya içmemiştik tabii, yanında içtiğimiz esrar da daha fazla içmemize ve yememize sebep olmuştu.
Başlangıçta anormal hiçbir durum yoktu. Ardından Melis’in hareketleri çok tuhaflaştı. Önce başını göğsüme yasladı. Bunda sapkınca bir şey aramadım esasen, daha önce de bu pozisyona çok düşmüştük. Melis’in, bana o gözle bakmasını ona konduramazdım gerçekten ama yine de içimi bir kuşku kemirmeye başladı. Acaba gerçekten beni istiyor olabilir miydi? Bunca yıl sonra beni İtalya’ya bu yüzden mi çağırdı yoksa? Hem WhatsApp’taki o konuşmaları neydi öyle? Sosyal medyada tüm çıplak fotoğraflarımı beğenmiş, altına kalpli yorumlar bırakmıştı. Aman ya, ne saçmalıyorum ben? Öyle bir şey olamaz işte! İlerleyen anlarda, korkularım gerçeğe dönüştü. Elini usulca apış arama uzattı, baldırlarımı okşamaya başladı. Yirmi senedir arkadaştık ve hiç bu pozisyona gelmemiştik. Ayrıca bu pozisyon da çok dostça değildi. Esrar ve şarabın verdiği rahatlıktan diye düşündüm. Aklıma kötü şeyler gelse de hemen savuşturmaya çalıştım. Melis’le, böyle şeyler söz konusu bile olamazdı ama baldırımda hissettiğim onun şiş elleri gerçeği yüzüme yüzüme çarpıyordu.
Hareketleri sapkıncaydı ve tacize gidiyordu. Bir kaç sefer Melis’i itsem de vazgeçmedi. Hatta daha da ileri gitti. Ben ittikçe üzerime geldi. Sonra yapacağını yaptı ve ani bir hareketle üzerime çıktı. Başlangıçta, kötü şeyler düşünmemek için yırtınsam da bu hareketiyle kendisini gayet net belli etmişti bana.
-Melis, n’apıyorsun?
-Ayy, rahat dur ya!
-Melis, sarhoş oldun iyice. Sen git yat. Önce in üstümden!
-Ne var bunda ya? Aaaa, azıcık sokuldum, elledim şunun şurasında.

-İyi değilsin sen. Git yat hadi. Sonra konuşuruz.
-Gel, yatalım.
-Melis, sen git yat. Ben de yatarım sonra.
-Gel ya, beraber gidelim yatağa.
-Melis, salak mısın sen? İyice kafayı buldun bak. Hareketlerine dikkat et. Hadi yat sen, yat.
-Gel, yatağımıza gidelim.
-Ne yatağı Melis? Hadi, seni yatağına götüreyim. Kalk üstümden.
Ani bir hareketle Melis’i üzerimden attım. Önce kendim ayağa kalktım ardından onu da kolundan tutarak kaldırdım.
-Gel, seni odana götüreyim ama önce göster, benim yatağım nerede?
-Gel, götüreyim seni yatağımıza…
-Ya Melis kendine gel. Ne yatağımızdan bahsediyorsun? Tekrar soruyorum, benim yatağım nerede?
Elimden tutup, ufacık koridorun üstündeki tek kapıya doğru çekti beni. Ciddi bir şaşkınlık içerisindeydim. Elini sertçe iterek bıraktım. Aslında olan olmuştu, konuyu anlamıştım ve benim kafam da, onunki gibi trilyondu. Usulca, inkâr etmek yerine salağa yatmaya devam ettim.
-Melis, benim odam yok sanırım ve salondan başka tek bir oda var. Benim yatağım nerede? Salonda yatak yoktu. Salona yatak mı kuracaksın bana? Yoksa aynı odada mı kalacağız?
Derken odasının kapısını açarak, beni omzumdan kavradı ve içeri çekti. Yatak odasının çatısına derme çatma da olsa bir ayna monte ettirtmişti. Yatağın sağında, altı tekerlekli, taşınabilir boy aynası vardı. Karşısında, televizyon ve televizyona görüntü aktarımı yapacak olan, eski model bir handycam vardı. Yatağın sol tarafındaki gardırobun üzerinde de büyükçe bir ayna vardı. Odanın, bordo renkteki perdeleri kapalıydı. Yatağın arka tarafında, üst sağ ve üst sol taraflarında iki adet, pembe renkte lav lambası vardı. Lambaların içlerinde yanan mum benzeri cisimler aşağı yukarı oynayarak odaya ambiyans yaratıyordu. Tavana asılı kırmızı ampulden oldukça loş, kısık bir ışık geliyordu. Yatağın karşısındaki duvara, televizyonun altına, boydan boya ufak yuvarlak mumlar dizilmişti.
Ağzımı açmama fırsat dahi vermeden, tüm gücüyle beni yatağa itti. Ardından üzerime atladı. İri dudaklarını, dudaklarım ile kavuşturarak emmeye başladı. Panikle, Melis’i iterek, yattığım yerden fırladım.
-Melis! Kes şunu. Ne yaptığını sanıyorsun? Yeter.
-Seni çok istiyorum, aylardır seni arzuluyorum. Gel bana n’olur…
-Manyak mısın sen? Kardeş gibi büyüdük biz. Aniden nereden çıktı bunlar? Kendine gel! Sapık mısın sen?
-Son bir senedir sana karşı tüm duygularım değişti. Seni de bu yüzden getirdim buraya. Anlamadın mı? Bırak artık şu arkadaş muhabbetini. Bence sen de buraya gelmeden evvel, çok bariz farkındaydın her şeyin. Sen de beni istiyorsun şu an.
Dedikleri doğruydu. Bir senedir, WhatsApp’ta çok farklı konuşmuş, türlü şirinlikler yapmıştı ama böyle bir şey aklımın kenarından dahi geçmemişti bu sürede. ”Samimiyetimizdendir” diye düşünmüştüm. Mecbur kalmıştım, merdivenlerden çıkarken düşündüğüm şeyi uygulamak zorundaydım.
-Melis, bak hiçbir şey düşündüğün gibi değil.
-Ne düşündüğüm gibi değil ya? Buraya gelirken bunları bilmiyor muydun? Yoksa beğenmiyor musun beni? Hâlâ arkadaşız zırvalarını mı okuyacaksın bana? O zaman neden geldin buraya? Sana onca masrafı, arkadaş olduğumuz için mi yaptım ben? Belki konuşurken kendimi yeterince net ifade edemedim sana ama istiyorum seni. Anladın mı?
-Bak yapma. Onca yılın hatırı var. Ailen benim ailem sayılır.
İyice üzerime gelerek, duvarla arasına sıkıştırdı beni. Ardından pantolonuma elini daldırarak cinsel organımı okşamaya başladı.
-Şu anda kimse yok. Sadece sen ve ben varız.
Onu ittikten sonra,
-Melis, bak beni dinle bir…
-Ne o? Sen de istemiyor musun beni şu anda?
-Ya onla alakası yok. Bir dinle beni o zaman. Dur bir yerinde de dinle beni.
-Tamam anladık. Beni sevmiyorsun, sevdiğin başkası var. Öyleyse ben de sana söyleyeyim, şu anda kalbinle değil, bedeninle ilgileniyorum. O kaslı, seksi bedeninle.
-Olmaz Melis, olmaz. Daha nasıl söyleyebilirim sana? İstemiyorum seninle sevişmek. Daha dinlemiyorsun bile beni, hemen üzerime saldırıyorsun. Ben gelmeden de kendi kafanda kurup, hazırlıklarını yapmışsın ama ben istemiyorum seni. Dur da dinle önce, daha dinlemiyorsun bile. Direkt üzerime saldırıyorsun.
Bir anda üzüldü, yüzü ağlamaklı oldu. Gözleri doldu ardından.
-Şişman olduğum için mi yoksa?
-Ya valla ondan değil. Arkadaşlığımızla da alakası yok. Konu başka.
-Neymiş konu?
Artık kaçacak yerim kalmamıştı. Merdivenlerde düşündüğüm şeyi yapmak zorundaydım.
-Melis, bak sana hiç belli etmedim. Bilmiyorsun, bunca yıldır da öğrenemedin. Ben kendi hemcinslerimden hoşlanıyorum.
Derin bir iç çekti.
-Tamam…
Tamam diyişinde bana inanmayan bir hâl olduğu apaçıktı. Ardından konuşmaya devam etti:
-Ben etraftaki dükkânlardan, sana bir yatak ayarlayayım. Sen de arabaya gel, valizini al.
-Ne? Başka yatak yok mu?
-Tamam, ayarlarım ben.
Gerçekten de evde tek yatak vardı. Bir oda bir salondu ev. Salonda çekyat olmaması da hiç dikkatimi çekmemişti.

Ertesi gün, salondaki katlanır yatakta uyandığım zaman saat 14.30 civarıydı. Camdan gelip vücudumu yalayan keskin güneş ışığı ve ardına kadar açık camdan gelen sıcak rüzgâr; ortamdaki keskin nemle birleşerek bana Akdeniz’de olduğumu hatırlatıyordu. Canım gezmek istese de zihnim, bana cebimde sadece elli euro olduğunu hatırlattı. İdareli harcamak zorundaydım. Akşama kadar hiçbir harcama yapmadım. Canım ne kadar çekse de pizza yiyemedim. Karnımı, marketlerden bedelsiz aldığım domuz pastırmaları ile doyurdum. Hatta kafamı da marketlerden bedelsiz aldığım biralarla güzel yaptım. Ne kadar idareli harcamak zorunda olduğumun farkında olsam da Collesio’ya bakarken Portekizli esmer bir hatunla tanıştım ve mecbur kalarak cebimdeki tüm paramı harcadım. Hatta üstünü de kıza tamamlattım. Gece sonunda finale geldiğimiz zamansa kız hostelde kaldığı ve kızı götürecek hiçbir yerim olmadığı için Melis’in evine götürdüm. Alkolün de etkisiyle bu iğrençliği yaparken Melis’ten hiç çekinmemiştim. Yalanımın ortaya çıkacak olması ise hiç umurumda değildi. Tek derdim uçkurumdaydı. Sabah olduğunda Melis bizi üst üste yatarken gördü. Ses çıkarmadı. İyice aramız açıldı.
Devam eden günlerde Melis’le aynı evde kalsak da birbirimizle selamlaşmıyorduk. Ona selam verdiğim zaman bana karşılık vermiyordu. Daha da kötü bir durum da cebimde elli cent dahi olmamasıydı. Her gün amaçsızca Roma sokaklarını arşınlıyordum. Fiziki olarak Roma’da olabilirdim ama Roma ile hiçbir alakam yoktu. Yeme, içme, gezme, görme açısından hiçbir etkinlikte bulunamıyordum… Sporumu da askıya almıştım hâliyle. Sonunda, İtalya tatilimdeki parasızlığımı çözmek için, hatta belki İstanbul’a döndüğüm zaman dahi cebimde para kalacak şekilde bir çözüm ürettim kendime. Zor bir çözümdü ama olursa çok iyi olacaktı. Melis’le konuşmam gerekliydi planladığım şeyi. Konuşmak çok zor olacaktı bu planı ama konuşmak zorundaydım. Akşamında eve geldim ve direkt Melis’in odasına girerek kolundan tuttum, dışarı çıkardım.
-Gel, bir konuşalım seninle.
-Git başımdan ya, ne konuşacaksın ki?
-Ya beş dakika gel, konuşalım bir.
-Tamam, bakalım derdin ne? İnşallah düzgün bir şeydir.
Beraber balkona çıktık.
-Seni dinliyorum, Erdem.
Düşündüklerimi söylemeye acayip çekinsem de konuşmaya başladım.
-Bak çok parasızım. Buraya gelmeden de hiç param olmadığını söyledim sana.
-Üffff, anladım zaten hemen ama haklısın aslında. Bekle. Sonuçta bana güvenerek geldin buraya.
Aniden içeri gitti. Elinde üç tane elli euro banknotla döndü ve parayı sertçe masaya koyarak,
-İdareli harca. Aybaşı babam para yollayacak, yüz elli daha veririm o zaman. Gidene kadar idare edersin bunlarla. Başka da yapabileceğim bir şey yok sana.
-Konuşacağım şey bu değildi ki!
Böyle olmayacaktı. Direkt konuya girmem lazım diye düşündüm.
-Neymiş konuşacağın şey?
-Ya, hani benimle sevişmek istiyordun ya…
-Geçti! Unut onu.
-Emin misin?
-Nereden çıktı aniden? O zaman istemedin bitti o konu.
-Ya şey…
-Ne…
-Direkt söyleyeyim o zaman.
-Ya, neyi söyleyeceksin? Bir bok anlamadım. Ne kıvranıyorsun karşımda? Söyle ne söyleyeceksen.

-Hâlâ sevişmek istiyor musun benimle?
-Ya bırak artık şu konuyu! İstesem n’olacak, istemesem n’olacak? Geçti dedik, geçti.
-Gel sevişelim, ama…
-Hoppala, nereden çıktı şimdi bu? Hani eşcinseldin? Eşcinselim dedin, evime kız attın. Ne ayaksın sen? Sen? Ağzımı bozdurtma şimdi bana. Siktir git şuradan.
-Ya, dur istiyor musun?
-Diyelim istiyorum, n’olacak? Geçti dedik ya! Ne uzatıyorsun hâlen aynı konuyu? Daha kaç defa “geçti” demem lazım sana?
-Paraya çok sıkışığım bak…
-Ya ne alaka şimdi paraya sıkışık olman, bana ne bundan? Verdik ya paranı, nereden nereye atlıyorsun böyle?
Kısa süre sessizlik oldu. Ardından Melis devam etti,
-Salak mısın oğlum? Ne anlatıyorsun bana açıkça söylesene. Yüklü miktarda borç para mı istiyorsun benden?
Artık lafı gevelemenin anlamı yoktu, direkt söylemeliydim. Cesaretimi toparladım ve konuştum.
-Borç değil, bak bana bin euro para ver, karşılığından istediğin kadar seninle sevişeyim. İstediğin fanteziyi de yaparsın benimle. Çok değil ha, ne dersin? Alt tarafı bin euro. Karşılığında da her istediğini yap bana.
-Erdem! Siktir git evimden. Hem de hemen git.
-Ama…
-Şimdi, internetten kartla, bulduğum ilk uçağa biletini alıyorum. Hemen, siktir git evimden!
Valizimde hâlen yıkanmamış, on beş kilo kirli çamaşırımla birlikte soluğu havaalanında aldım. Kıçıma baka baka evime dönüyorum şu anda.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: