Hilmi Özden

Sebe Suresi /13. Ayet’de Hz. Süleyman’ın Medeniyeti Şu Şekilde Tasvir Edilmektedir:

 “Onlar Süleyman için kale gibi saraylardan, heykellerden, havuz benzeri leğenlerden, yerinden kalkmaz büyük kazanlardan ve daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman. Çalışın ey Davud kavmi, şükür için çalışın.”

Kanuni Sultan Süleyman Macaristan’ı fethettikten sonra Matyas kilisesini camiye dönüştürmüştür. Evliya Çelebi kilisenin camiye dönüştürülmesini şu şekilde nakleder: “Süleyman Han Camii: Daha önce (—) (—) adında sanatlı bir kilise imiş, Süleyman Han fetihten sonra bu kilisenin içini küfür ve ortak koşma pisliklerinden arındırıp Müslüman mabedgâhı eder. Hâlâ bir aydınlık camidir ki yeryüzünde benzeri yoktur. Beyt: Ra’eynıî camiu’d-dünyâ cemî’an Ve lâkin mâ ra’eynâ misle hazâ beyti bu ruhanî camihakkındadır. Bu eski camiin kıble kapısından mihraba kadar uzunluğu 200 ayaktır ve genişliği tam 100 ayaktır. Ve bir minaresi var, eski zamanda kilise çanlığı imiş. 210 basamak yüksek minaredir. Hakir bu minareye çıkıp Budin şehrini ve Peşte Ovası’nı seyrettim. Bu minare tamamen beyaz mermerden kule gibi dört köşe bir ibretlik bukalemun nakışlı sanatlı düzgün minaredir.

Bu camiin iki adet kapısı var, doğu taraftaki kapı üzerinde bir beyaz mermerden mermer ustası bir kanatlı ejderha tasviri eylemiş ki sanki canlıdır. Ağzını açıp 4 ayaklarını gerip kuyruğunu kıvırıp durur. Bu ejderha önünde Hazret-i Hızır bir at üzerine binip elinde mızrağıyla ejdere bir süngü vurup ejderhayı at altına alıp çiğner şeklinde bir çeşit yapmış ki sanki hâlen canlıdırlar ki ejderha ile Hızır Nebî savaş etmede şekilli yapmış. Hatta fetih sırasında Ebussuud “Resim ve heykel haramdır, bu heykeli kırmak gerektir” dediklerinde Süleyman Han nezaket edip “Kimse bu heykellere bakmasınlar, Müslüman olanlar tanımasınlar” diye boynundan Keşmir şalını çıkarıp bu heykellerin üzerine örttürüp kırılmadan kurtarır. Hâlâ ibret verici resim ve heykellerdir. Ancak bu nur dolu cami kârgir kubbeli değildir. Tamamen servi direkleri üzerine büyülü nakışlı düzgün tavan üzerine tüm imaretlerinin çatıları mavi has kurşun ile örtülü nur üstüne nur bir camidir. Allah dünyanın sonuna kadar devam ettirsin.”[1]

Evliya Çelebi’nin bu satırları üzerine Ebuusud’un tefsirine başvurarak heykel konusundaki ayet’den çıkardığı anlamı araştırmak gerekmektedir. Ebuusud Sebe suresi 13. ayetin yorumunda şunları yazmıştır: “34/13 “Onlar, Süleyman’a mihrablardan (şatolardan), heykellerden, havuzlar gibi büyük leğenlerden ve sabit kazanlardan ne dilerse, yaparlardı.” (Ya’me-lûne lehû mâ yeşâü min mehâribe ve temâsîle ve cifânın ke’l-cevâbi ve kudûrin râsiyâtin)

“Yâni Hz. Süleyman’ın emrinde çalışan o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği muhkem sarayları ve pek güzel meskenleri yapıyorlardı. Bu binalardan savunma ve muharebe yapıldığı için onlara mihraplar denilmiştir. Yine o cinler, Hz. Süleyman’ın istediği meleklerin ve peygamberlerin heykellerini yapıyorlardı. Zira o zaman âdet olduğu üzere mabetlerde bu heykeller yapılıyordu ki, insanlar bunları görüp onların ibadeti gibi ibadet etsinler. Heykellerin haram olması ise, yeni bir şer’î hükümdür. Rivayet olunuyor ki, bu cinler, Hz. Süleyman’ın tahtının altında iki aslan heykeli ve tahtın üstünde de iki kartal heykeli yapmışlardı. Hz. Süleyman, tahtına çıkmak istediği zaman bu iki aslan ön ayaklarını büküyorlardı ve tahta oturduğunda da o iki kartal kanatlarıyla kendisini örtüyorlardı. Yine o cinler, Hz. Süleyman için büyük havuzlar gibi leğenler yapıyorlardı. Deniliyor ki, bu leğenlerin her bir etrafında bin kişi toplanıyordu. Yine onlar Hz. Süleyman için o denli büyük sabit kazanlar yapıyorlardı ki, üzerine konuldukları ocak taşlarından hiç indirilmezlerdi. “Ey Davud ailesi! Şükredin. Zaten kullarımdan şekür olan (çok şükreden) azdır.” (i’melû âle dâvûde şükran, ve kalilün min ‘ibâdiye’ş-şekûr) Yâni kalbiyle, diliyle ve bedeniyle vakitlerinin çoğunda şükrü çokça eda edenler azdır. Bu şükrü yapanlar bile, hakkıyla şükretmiş olamazlar. Çünkü bir şükre muvaffak kılınmak da başka bir şükrü gerektiren bir nimettir. Ve bu sonsuza kadar gider. İşte bundan dolayı denilmiştir ki, şekûr, şükürden âciz olduğunu gören kimsedir. Rivayet olunuyor ki, Hz. Davud, ibadet için gece ve gündüz saatlerini ailesine taksim etmişti. Böylece gece ve gündüzün her saatinde Hz. Davud ailesinden mutlaka biri ayakta olup namaz kılıyordu.” [2]

Ebussuud’un tefsirinde Hz. Süleyman’ın heykelleri konusundaki yorumu ile Evliya çelebinin naklettiği fetva’daki farklılık dikkatten kaçmamalıdır. Ebussuud’un “Heykellerin haram olması ise, yeni bir şer’î hükümdür” ifadesi Kur’an-ı Kerim’in ayetinlerine aykırıdır. Kanuni’nin Ebuusud’a vermiş olduğu cevap ise gayet anlamlı ve manidardır.

Prof. Dr. Nusret Çam’ın (Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi) “Yasak olan resmin kendisi değil[3] isimli denemesine göre de Kuran-ı Kerimde putperestlerin çok şiddetli azaplara çarptırılacağını söyleyen pek çok ayet bulunmakla birlikte, resim yapımının aleyhinde herhangi bir ayet mevcut değildir. Tam tersine heykel yapılabileceğini işaret eden iki ayet bulunmaktadır. Bunlardan birincisi (Sebe /13) şöyledir: “Onlar Süleyman için kale gibi saraylardan, heykellerden, havuz benzeri leğenlerden, yerinden kalkmaz büyük kazanlardan ve daha nice nice şeyler yaparlardı bir zaman. Çalışın ey Davud kavmi, şükür için çalışın. “Bütün tefsirciler bu ayette geçen “temâsü” kelimesini Türkçeye “heykel” olarak aktarmışlardır. Onlar, bunların ne maksatla yapıldığı ve kimi temsil ettiği hakkında çeşitli görüşler ileri sürmekle birlikte bunların at heykelleri olduğu akla ve Kuran ayetlerine daha uygundur. Bunun en önemli kanıtı, Hz. Süleyman’ın atlara olan muhabbetini ifade eden ayetler (Sad, 31-33) ve yukarıda metnini verdiğimiz kanatlı atla ilgili Hz. Ayşe hadisidir. Bu ayetin tefsirinde Elmalılı da bizim gibi düşünmekte ve “Tasvir, yalan ve zulüm gibi akla aykırı şeylerden değildir” demektedir. Tasvir meselesine ışık tutabilecek diğer bir ayet de şudur (Âl-i İmran, 49): “Şüphesiz ki size ben bir mucize getirdim Rabbinizden. Ve yine, bir kuş taslağı yapıp çamurdan ona üflerim de izniyle Allah’ın o taslak, bir kuş olup (uçar) hemen. “Bu ayetten anlaşıldığına göre Hz. İsa, Allah’ın kudretini ve kendisinin peygamberliğini insanlara göstermek için çamurdan bir kuş yaparak üflemiş ve bu kuş, dirilerek uçmuştur. “Bu bir mucize olup Allah’a aittir. Bu sebeple bu olay, insanlara mal edilemez” gibi bir düşünce akla gelirse de bütün diriltme olayları gibi buradaki dirilmenin de Allah tarafından gerçekleştirildiğine tabii ki şüphe yoktur. Fakat çamurdan taslağın kuş halinde dirilmesi, Allah’tan ise de çamurdan kuş figürü yapma işi Hz. İsa’ya, yani bir beşere aittir. Sonuç olarak, İslam’da yasak olan şey, resim yapmanın veya resmin kendisi değil, onun kötü niyetlerle ortaya konulmasıdır. Eğer Hz. Süleyman’ın, bu gibi şeyleri sırf Allah’ın verdiği nimeti hatırlayıp şükretmesi gibi ferdi, ya da Hz. İsa’nın bu tür faaliyetlerle insanları iyiliğe yöneltmek istemesi gibi sosyal bir sebeple yaparsa dinen bir sakıncası yoktur. Bunun için onun resim, heykel, fotoğraf, oyma, kabartma, canlı, cansız olması fark yoktur. Bütün mesele onun yapılış maksadı ve bulunduğu yerdir. Günümüzde televizyona çıkıp da resmin günah olduğunu söylemek kadar gülünç, çelişkili ve İslam’ın evrensellik ilkesine aykırı bir iddia olamaz.

Tabii ki İslâm’a göre cami’de tasvir ve heykelin kabulü düşünülemezdi. Fakat o sanat eserlerinin başka bir mekâna nakli veya örtülmesi uygun bir davranıştı. Nitekim Osmanlı da suret ve heykelleri örten bir duvar çektirerek camiye dönüştürme işlemini güzel bir tarzda çözümlemiştir. Esasında Hıristiyanlıkta da ibadethanelere suretin girmesi Hanif Hristiyanlar döneminde olmamıştır. Hatta o dönemde haç simgesi bile yoktur. Elif veya asa motifleri ile kendilerini tanımlamaktadırlar. Bilinen ünlü İznik Konsülünden sonra ikonalar, heykeller ve haç kiliselere girmiştir. Bununla birlikte resim ve heykel sanatlarının İslâm’da yasak olduğunu savunmak ve asırlarca bunu İslam toplumlarına bir nass gibi kabul ettirmek Türk ve İslam tarihine büyük haksızlıktır. Bir milletin çocuklarına ve gençlerine görsel sanatlarla tarihini anlatmak son derece kolaydır. Yahya Kemal’in “Resimsizlik ve Nesirsizlik” makalesi bu hususu açıklamak açısından son derece çarpıcıdır: ona göre “Milliyetimizi, kendime göre, idrâk ettiğimden beri dilimden düşmeyen bir cümle budur: “Resimsizlik ve nesirsizlik…” (Bu) iki fecî noksanımız olmasaydı bizim milliyetimiz bugün olduğundan yüz kat daha kuvvetli olurdu. Resimsizlik yüzünden cedlerimizin yüzlerini göremiyoruz. Ah bu ne fecî hicrandır! Eski şehirlerimizi göremiyoruz; yanmış yahut yıkılmış nice binalarımızı göremiyoruz; eski kıyafetlerimizi göremiyoruz; o kıyafetlerin asırlar arasında, yavaş yavaş nasıl tekamül ettiklerini anlayamıyoruz; vatanı kurduğumuz eski seferlerimizi, eski meydan muharebelerimizi, bu muharebeleri başaran şerefli ordularımızı göremiyoruz. Ah, ah… Resimsizlik yüzünden daha neleri, daha neleri göremiyoruz.

Topkapı Sarayı’nda bâzı meraklılara gösterilen Hüner nâme’nin minyatürlerine bakarken kaç defâ gönlümden bu özleyiş geçti: Ah, dedim, ne olurdu, her asrımızın her manzarası, yalnız İstanbul değil, bütün Anadolu ve Rumeli; Macaristan ve Akdeniz şehirlerimiz, böyle minyatürlerde görünselerdi. Hünernâme, Üçüncü Sultan Murad zamanında, Solkollu Mehmed Paşa sadrazamken, bir Türk ressamının hem kendi devrini hem de-Hazîne’den çıkarılıp kendine gösterilen mazîye ait resimleri kopye ederek mâzîyi tasvir edişinden ibarettir. Böyle olmakla beraber bu kitap ne kadar canlı ne kadar düşündürücü, halis bir Türk’e ne kadar ürperme veren bir eserdir. Ya tıpkı Avrupa milletlerinde olduğu gibi, bizde de her şehirde ve her devirde birçok ressamlarımız olsaymış ve o ressamlar, her biri kendi ihtisasına göre, millî ve şahsî hayâtımızın her safhasını tasvîr etselermiş ve o tasvirler bize kadar gelselermiş, biz onlara bakarak, büyük, geniş ve derin târihimizi her an görebilseymişiz! Ah! Ah! Bu ne üzüntülü bir özleyiştir.

İkinci bahse geçeyim. İkinci bahse, yâni nesirsizlik bahsine geçeyim. O büsbütün fecî bir noksandır. Bilirim ki İslâmiyet’in resim düşmanlığı denilen kusurunu-gaayet haklı olarak-lânetle yâd edenler bizi mahzâ onun körlettiğini tekrar ederler. Ya nesirsizliğe ne diyelim? Onu İslâmiyet men’etmemişti. İyi nesir, hani Yûnânîler’in bilhassa ve bilhassa Lâtinler’in nesir dedikleri nesir, nihâyet vârisleri olan Avrupalılardı mîras bıraktıkları nesir, hulâsa bugün aydınlığının hududsuzluğuyle insanları insan eden nesir Araplar’da da yoktu. Acemler’de de yoktu. Biz zavallı Türkler Arap ve Acem’in tilmizleri olduğumuz için, ayrıca da kendi millî kusurumuz olarak, az yazdığımız için nesirsiz kaldık. Mazimizi muhayyilenin bütün kudretiyle kâğıtların üzerinde enine boyuna tecessüm ettirmek şöyle dursun, doğru dürüst, kayıd ve tescil bile edemedik.

Eğer Türk milletinin resim bir, nesir iki bu iki sanatı olsaydı bugün milliyetimizin kudreti, olduğundan yüz kat daha fazla olurdu. Muhayyileyi en fazla işleten bu iki sanatı talih, bizden esirgedi. Cedlerimizin resimleri yok, onları hemen hemen bilmiyoruz. Minyatürlerden, Avrupa’nın o asırlardaki ressamlarının levhaların dan hayâl meyâl onları seziyoruz. Nesrimiz, resmimize göre vardı: Lâkin yazık ki nesrimiz üç kusurla, malûl dür. Çok az yazı yazmışız, çok kötü yazı yazmışız, çok kısa yazı yazmışız.

Çok az yazı yazmamızın sebebi, Medresenin Arap kitaplarını dizüstü çökerek okumak itiyadına atfolunur. Bir de milletimizin asker ve iş eri olmasına affolunabilir. Çok kötü yazmamızın sebebi, İran nesrinin nesirde modelimiz oluşudur. Hakikatin ta kendisi budur ki yalnız Lâtin nesrine mensup olan milletler iyi yazmayı bildiler. Çok kısa yazı yazmamızın sebebine gelince asıl esaslı kusur buradadır. Nesrin, yâni asıl mânâsıyle edebiyâtın yüzde seksenini târih, biyografi, hâtırat, siyâsî yazılar teşkil eder. Hepsi birden nihayet târih olan bu eserlerimizin adedce az olmalarından, kötü yazılmış olmalarından fazla kısa yazılmaları vahîm bir noksan teşkîl eder. Evet târihlerimiz yüzde doksan mikyasda vak’aları-sahısları, yaşatmazlar. Muhayyile kudretini bula bulaancak Şârihul-Menâr-zâde’den Na’ima nın aldığı parçalarda, Evliya Çelebi Seyâhatnâmesinin birçok sahîfelerinde, Silihdarın bâzı sahîfelerinde bulabiliyoruz.[4]

SONUÇ

Yahya Kemal Beyatlı’nın resim konusundaki görüşlerine katılmamak mümkün değildir. Nesir görüşleri ise tartışmaya açıktır. Çünkü Türk ve İslam tarihinde nesir külliyatı yeterince mevcuttur. Sadece gerektiği kadar araştırılmamıştır. Ebussuud’un fetvasına rağmen Kanuni Sultan Süleyman’ın yaklaşımı İslamî ve insanî bir nitelik göstermektedir. İslam’da Heykel yasaklanmıştır görüşünün ise Kur’an-ı Kerim ayetlerine baktığımızda herhangi bir alt yapısı yoktur. Bazı fıkıhcılar ve tefsirciler kendilerini Kur’an-ı Kerim’de anlatılan peygamberlerinin önüne geçirip hüküm verme hakkı buluyorlarsa; bu duruma akl-ı selim cevap vermelidir. İnsanların İslam’ı kaynağından değil asırların hurafe ve kişisel çıkmazlarının tortuları doğrultusunda öğrenmeleri veya zannetmelerinin bedeli ağır olmaktadır. Hz. Süleyman’ın sarayını süsleyen heykellere put denilemeyeceğine göre yeryüzünde insanlığın sanat dünyasına kazandırdıkları eserlere de böyle bir itham yapılmamalıdır. Heykeli yahut resmi put görenler kendi nefislerindeki putu yansıtarak “ayna benliklerini” ortaya koymaktadırlar. Akıl ve mantıktan uzak, ilimle aydınlanmamış, gönül ikliminden habersiz kişilerin Türk Milletinin kültürel zenginliğinin gelişimine engel olmaya hakları yoktur.


[1] Günümüz Türkçesiyle Evliya Çelebi Seyahatnamesi, hazırlayan: Seyit Ali kahraman, 6. kitap, 1.cilt, YKY, 2010, İstanbul.

[2] Şeyhülislam Ebusud Efendi, Ebussuûd Tefsiri, 11. cilt, Tercüme: Ali Akın, Boğaziçi Yayınları, İstanbul, 2007, s. 4904-4905.

[3] Prof. Dr. Nusret Çam, Yasak Olan Resmin Kendisi Değil, Ramazan (Hürriyet), 2.8.2013.

[4] Yahya Kemal, Edebiyata Dair, Yahya Kemal enstitüsü, İstanbul,1971, s. 69-72.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: