red rose on brown wooden surface

“Ulan köpoğulları size seyirlik çıktı da bugün biz ne halt edeceğiz?” diye mırıldandı önünde duran kâğıda bir çentik daha atarken. Bununla beraber tastamam otuz iki sandalye çıkmıştı kahveden. Filmciler, belediyenin bile unuttuğu bu semti nereden bulmuşlardı bilinmez fakat çekim için sabahın köründe minibüslerle gelmişlerdi. Fabrikalara doğru gidenler, filmcileri görünce onları yıkım ekibi sanıp yaygarayı koparmış, sesleri duyan gelmişti. Gelenlerin filmci olduğu anlaşılınca az evvel saldırgan tutum sergileyenler, sirk gelmiş gibi şenlenmiş kendilerine seyirlik alan arıyorlardı. Ayakta duracak hali olmayanlar, çoluk çocuk herkes kahveye koşup sandalye kapma yarışına girmişti.

Mahalleliyi bir merak, bir telaş sarmıştı. Meraklıların en başında muhtar Rıza ile artist Aynur geliyordu. Mahalledeki eksik gedikle ilgili defalarca belediyeye gidip eli her zaman boş dönen muhtar, çölde su bulan bedevi gibi sevinmişti. Minibüsten ilk inen adamın yakasına yapışmış yolların bozukluğundan, su sıkıntısından elektrik kesikliklerine varana kadar ne varsa durmadan anlatıyordu. Artist Aynur ise, köşe başında durup, gözünü kırpmadan filmcileri izliyordu. Ne de büyülü bir dünya, diye içinden geçirmekteydi.

Öğlene doğru setteki hazırlıklar sona ermişti. İşçiler, gazete kağıdına sarılı gelen yarım ekmekleri buldukları taşların üstüne oturarak ya da minibüse doluşarak yiyorlardı. Mahallenin yarısı hareket olmayınca çekim alanını terk etmişti. Çocuklar, su birikintilerine yaptıkları kâğıt gemileri bırakırken, üçerli beşerli oturan kadınlar sohbete girişmişti.

‘’Kız, filmin konusu neymiş?’’

‘’Aman, hep aynı şeyler, zengin oğlan fakir kız işte.’’

‘’Müzikleri Orhan Gencebay yapacakmış.’’

‘’ Sonu mutlu bitse bari.’’

‘’Oynayan da yarışmadan birinciymiş.’’

‘’Naciye’nin kocası geçen yine dövmüş onu.’’

‘’Neden ki kız?’’

‘’İçkiden anacım neden olacak, para yok, pul yok, beş çocuk!’’

Aynur, başını kaldırıp ileride ki minibüslere doğru baktı. Hemen berisinde de kadınların bahsettiği Naciye göründü. Çocukları eteğini çekiştiriyor, ileri geri koşturuyorlardı. Kendi sonunun böyle olacağını düşüncesi aklına gelince içi daralıyordu. Ölürdü de bu hayatı çekmezdi. Bir yol bulup kurtulmaya bakıyordu.  Aynur, diğerlerine benzemiyordu. Her zaman asi ve yaşadığı hayatı kabullenmeyen bir kadındı. Bunu da hep anlatır, anlattığı için de babasından sürekli dayak yerdi. Her yediği tokat da içinde bulunduğu hayata ve semte nefreti büyüyordu. Buradan bir an önce kurtulmak için her yolun mubah olduğuna inanmıştı. Bugün, onun için çok büyük bir fırsat olabilirdi.

Öğle yemeğinden sonra, sette hareketlilik başlamıştı. Uzatma kabloları ile muhtarlıktan çekilen elektrikten, sağa sola koşuşan insanlardan ve yükselen seslerden çekimlerin başlayacağı anlaşılmıştı. Biraz sonra arka arkaya lüks arabalar minibüslerin arkasına sıralanmaya başladı. Ağzında piposu, kahverengi güneş gözlükleriyle bir adam iner inmez hakaret etmeye başlamış, öteye beriye bağırıyordu. İpince bir oğlan çevik hareketlerle minibüsün üstüne çıktı. Ondan biraz irice olan bir genç üstten uzattığı sandalyeleri, kameramanın arkasına yerleştiriyordu. Diğer iki arabadan, filmin oyuncularından olan uzun boylu, kömür gözlü, yakışıklı bir adam ile sarı saçları permalı, upuzun boyuyla endamlı güzel bir kadın inmişti. Çocuklar, oyuncuları görünce alkışlamaya başladılar. Derdini anlatacak kimseyi bulamayıp, minibüs şoförlerini esir alan muhtar alkışları duyunca başını kaldırdı. ‘’İşte, derdime derman olacak birileri!’’ diyerek, oturduğu yerden hızla kalktı. Yönetmene doğru koşar adım giderken, setteki birkaç kişi kolundan tutup geri çektiler.

Tüm bunlar yaşanırken bir adam meydana çıkarak elindeki megafon ile konuşmaya başladı. Yakışıklı oyuncu oturduğu yerden kalkarak, izleyenleri kendine hayran bırakan, vakur ama böbürlenerek meydana doğru yürümeye başladı. Hayatında hiçbir vakit böyle manzara görmemiş olanlar yaşananları nefeslerini tutarak izliyorlardı. Ara ara arkadan bağırtılar gelse de çekim sanıldığından daha hızlı ilerliyordu.

Nihayet filmin en can alıcı sahnelerinden birine gelinmişti. Genç adam, sevgilisi rolündeki kadınla şiddetli bir tartışma yaşayacak, arkasından bir tokat atarak yere düşürecekti. İşte ne yaşandıysa bu yere düşme sahnesinden sonra yaşanmıştı. Permalı kadın, akşam önemli bir davete katılacağını sahnenin yalnızca tartışma ile bitmesi gerektiğini söyleyip duruyordu. Yönetmen, kadının tavırları karşısında resmen çıldırmış, sesi bütün mahalleyi inletir olmuştu. Kendisine bağırılmasına daha fazla tahammül edemeyen kadın, kamera arkasındaki koltuğa sinirle oturdu. Setteki herkes birbirine şaşkın gözlerle bakıyordu. Yönetmen, kaskatı kesilmiş, hiçbir şey söylemiyordu. Tam bu esnada, Aynur’un aklına bir kurnazlık geldi. Kalabalığın arasından sıyrıldı.

  • ‘’Ben size yardım edebilir miyim?’’

Başta yönetmen olmak üzere, herkes gözlerini sesin geldiği yöne çevirdi. Uzun eteği, mavi bluzu ve kömür karası saçlarıyla Aynur salına salına geliyordu.

  • ‘’Gazetelerde okudum, isterseniz bu sahneyi benimle devam ettirin. ‘’

Yönetmen, baştan aşağı Aynur’a baktı. Arkadan birine gel işareti yaptı. Kulağına doğru bir şeyler fısıldadıktan sonra sessiz bir şekilde sandalyesine doğru yürüdü. Alanı izleyenler de büyük bir heyecan oluşmuştu. Yarım saat içinde, yönetmenin yanına çağırıp gönderdiği delikanlı elinde poşetlerle geri döndü.  Kısa bir süre içerisinde Aynur, tıpkı permalı kadına benziyordu. Kostüm işi hızlıca halledilmiş, Kapalı Çarşı’nın tarafından peruk da getirilmişti. Aynur’un yüzü gülüyor, hayallerine ulaştığını düşünüyordu. Manzarayı gören kadın oyuncu daha fazla sinirlenmiş çekim alanını terk etmişti.

Akşam neredeyse olmak üzereydi. Yönetmenin motor sesiyle, sahne kaldığı yerden devam ediyordu. Aynur’un yüreği, bir ağdan kurtulmak üzere olan kelebek gibiydi. Var gücüyle kendini ispat etmeye çalışıyor, ne denirse dört gözle dinliyordu. Ve beklenen, final sahnesi gelmişti. Ama her defasında bir engel çıkıyor, Aynur’un yüzünde yakışıklı adamın tokadı patlayıp duruyordu. Her, kestik, sözünden sonra bir de yönetmen ortalığı yıkıyordu. Aynur’un yanağı, yediği tokatlardan kıpkırmızı olmuş bastırdığı acısı gözlerinden süzülüyordu. Yönetmen daha fazla dayanamadı ve seti bitirmelerini söyledi.

Bir an evvel, evlerine dönmek isteyen çalışanlar, çarçabuk toplanmaya başladılar. Kablolar çekiliyor, montelenmiş parçalar bölünüyordu. Kargaşanın ortasında kalan Aynur, gözlerini ileri doğru çevirdi. İleri de tekrar Naciye’yi gördü. Elinde tuttuğu kova ile evine su taşıyordu. Aynur’un içi bir an yine daralmıştı. Bugün her şey bambaşka olabilirdi diye düşünüyordu. Bu sefer gözlerini, ileride duran lüks arabaya çevirdi. Kendini tokatlayan genç aktör, teşekkür bile etmeden aracına binmişti. Karanlık artık inmişti. Yönetmen, az ileride üç kişi ile konuşuyordu. Aynur, biraz daha onları izledi. Yönetmen de hızlı adımlarla arabasına doğru yürümeye başlamıştı. Aynur’un kurduğu tüm hayaller bir anda yıkılmıştı. Neden sonra yanında duran bir gölgeyi fark etti. Kendisine doğru uzattığı on lirayı gördü. Kırılmış kalp ve yıkılmış hayallerle uzaklaşan gölgeye bakakaldı.

Çamurlu ve taşlı yollardan minibüs uzaklaşırken, meydan iyice boşalmış, köpekler sağa sola koşturuyordu. Aynur, elini hala kızarıklığı geçmeyen yanağına götürdü. Gözünden birkaç damla yaş süzülürken, avucunda on liralık bir hayal tutuyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: