doğa kavramanın metalaşması ve bunun üzerine insani eylemin düzene ya da düzensizliğe evrilmesi bağlamında ne veya ne yapılabilirliği sorusuna cevap arayan kitap, temel dinamiği açısından modernizasyon ve kapitalist yapının eleştirisi olarak bakılabilir. bu bağlamda insan doğaya karşı mıdır yoksa tam tersi doğaya içkin midir? ya düzen mi daha önceliklidir yoksa kaosu mu? bu soruların perspektifinde düşünülde doğanın karşılığı veya içkinliği üzerinden düşündüğümüzde insan günahkar durumda olabilir mi? çünkü kendiliğinin farkında olan tek canlı insan olduğunu kabul ettiğimizde bireyin hem kendi içsel hem toplumsal hem de doğaya karşı sorumluluğu olduğunu kabul ettiğimizde bu dünyayı bu hale getiren canlılar bizleriz. yani bütün parça ilişkisini düşündüğümde küçük bir parça olarak bütüne olan etkimizin yoğunluğu bu kadar yüksek olması normalitenin üzerine neden çıkmaktadır. oysa doğayla ilk karşı karşıya geldiğimizde korkularımız yüzünden güvenlik alanları inşa ederken, şimdi doğayı bizden korumak için güvenli alanlar yani yeşil alanlar inşa ediyoruz. peki bu yaptığımızın gerçekliği veya sürekliliği bulunmakta mıdır? yani doğa içinde doğa inşa etmek bir nevi tanrıcılık oynamak değil midir? bu yüzden insan yer yüzünde kendi tanrılığını ilan eden bir varlık olarak atfedebilir mi? bu soruların sunmuş olduğu güdümle hareket ettiğimizde hem kendiliğimizin merkezini hem de kendiliğimiz dışında olan tanımlara daha realist veya duygusal bağıntılarla yaklaşabiliyoruz. çünkü reel bir düşüncenin sac ayaklarını ele aldığımızda insan zihinin karmaşıklığı dilin ya da yazının sunmuş olduğu diyagrama dönüştüğünde açık-seçik ve pak bir argüman sunmamız gerekmektedir. bu gerekliliğin sebebiyse yine tür varlık olarak bizlerin anlamsallığı kavrayıp bu öngörüde bir yaşam siferi kurmamız gerektiğindendir. yani asıl resme baktığımızda ne doğa umurumuzda ne de öteki, tek amacımız kendi bireyselliğimiz korumaktır. işte bu da özgürlük sorununa denk gelmektedir. ”insanın özgürlük alanın sınırı bir başkasının alanını ihlal ettiğinde bitmektedir.” sözü üzerinden yaklaştığımızda sorumluluk alanımız sadece kendimiziz bir başkası ya da doğa ana değil. bu yüzden ütopyalar veya distopyalar var etmemize gerek yok. çünkü benliğimizi kurtarmadan kimse umurumuzda olmayacaktır. yani insan bencilliğin taç giymiş halidir. bu bağlamda önce kendilik kimliğimizi inşa etmeliyiz ki; sorumluluk bilincimizi daha rahat ve net bir şekilde öngöre bilecek evren tasavvuru kurabilelim.

Reklamlar

By By_pipo

Hayatın damarlarında dolaşan bir pıhtı gibi, ya da nefes çekerken en az havanın gittiği ciğerdeki son akciğer hücresi veya kalp atış hızının en üst seviyesine kadar dayanacak kadar çılgın bir yüreğe sahibim ama bir tek ben değilim. İnsanlık için insan olmak isteyenlere tek sözüm; ölmek kadar uzun yaşamayacaksınız.

Bir Cevap Yazın