“Giriş, gelişme, sonuç diye hikayesi yazılamayan yurdumun sesi.  

Kapitalist çağın içinde demlenen bir ruh özümsemesi. 

Bir zamanlar diye başlayan masallar diyarından gelen bir masal perisi… 

Bir aralık öyle dalmışım derken, diye başlayan hikayelerin her bir hecesi… 

Hayata bir kere gelinir diye, gününü gün eden modern(!) gençlerin sesi… 

Evet değerli arkadaşlar …  diye başlayan, konferansların, seminerlerin alkış sesi… 

Taşıtların, beton yığınlarının modern insanları(!) yönettiği modern çağda… 

Tinin yıpranıp yüzeye hapsedildiği örnek bir asırda, ne uzun kelimeler varmış dile dökülemeyen, yazılamayan. Ne hikayeler varmış anlatılmayan, anlatılamayan.” 

   “Destanlar dağda mı yazılırmış?”  diye düşünürken şehit ailesinin haberini yapmak için geldiğim ve kendimi bulduğum bu yerde, Hatice ananın ruhuma işleyen sesiyle kendime geldim.  

  “Ben dediğimiz bu yere kaç ömür adandı evladım bilir misin? Bu yerlerde destanlar yüce dağlarda yazılır, mısraların en güzel satırlarında ise susma payı insana kalır. Konuşmaya tâkâti kalmamış kelimelerimin ardında, kaç şehadet işittim o dağlardan. Vuslat için beklerim dedim, umudum beklememi istemedi, kalkıp gitmiş gibi yaptım. Beklemeyi ve vuslatı o dağlardan öğrendim.  Sana nasihatim, şehit evladımdan hatıradır.. Anlatayım da dinle, sana dağların yarenlerinden hediye edeceğim iki mısra kınalı Hasanlara yâredir..  

 Kırık kanatların ufuklardan getirdiği muştuyu ben bir ömür dinledim. Bana vuslat yazılmadı ama, evladım vuslatına, şehadetine erdi. Bayrağa sevdalıydı benim evladım, “Benim yarim de, vuslatım da, düğünüm de, bayrağım ve şehadetim, anam” derdi. Özgürlüğe tutsaktı benim kınalı kuzum.  Gurbette gibi ufuklara bakıp kuşlarla muhabbet eder, dağları seyran ederdi.  Bir ömür yanık mısralarla yüreğime seslendi, umuda tutsak yüreklere merhem ol derdi. Şimdi o nerede, ben nerede..  Bağrım yanık, tek mısrasıyla kaldım dünyanın fâniliğinde. O mısralar da bekleyişim var. Hala olan umudum, kapıdan gelecekmiş gibi hissiyatım var.  Bekleyenlere olan umutların nihayetinde ise derin bir vuslat var. Şimdi senin mısraların ile sesleniyorum evladım sana: “Bir demin eşiğinde hür olmayı bekleyen kuşları mı beklersin? Sevmemeye esir özgürlüğe tutsak serçeler ile hasbihal eylersin. Virane olsa da gönül dağın, kalkıp vuslata ermenin sükutunu seyran edersin. Umudun vurulduğu yerden kırık kanatlardan selam var. Kaybolan umutların sesini duyan Allah Azze ve Celle var.” 

   Hatice anamın gözyaşları içerisinde söylediği bu mısra yüreğime işlemişti. Evladı şehit olmuş ve bana umudunu vasiyet ediyordu. Umut en çok şehadete yakışıyor ve en güzel düğün sonsuz vuslata hasredilmiş diyerek son noktayı koyuyordu. Alt tarafı şehit ailesi diye bir röportaj yapacaktım. İşin bu kısmını hesap etmemiştim. Muhabbet değil de yüreğime işleyen farklı bir duygu vardı. Teselli verebilmek adına tekrar, “Şehit olmak güzel bir şey değil mi Hatice ana? Şehit anası olmak herkese nasip olmuyor.” dedim. Omuzları düşmüş, yüzündeki çizgiler hayatı özetliyor, oyalı yazmasının altından dökülen ak düşmüş saçları bir ömrü anlatıyordu. Benim sorum dikkatini çekmiş olacak ki tek kaşını kaldırarak, biraz da teessüf ile, “Bak kızım şehit anası, bacısı, evladı, yâri değilsin, lâkin ecdadın şehittir, şehit torunusun dağlanan yüreğimi sen de hissetmelisin. Şehit anası olmak herkese nasip olmuyor, olmuyor da şehidimin emanetine niye sahip çıkılmıyor?   Şehidimin yetimlerini, emanetlerini, isimlerini unutmayın. Unutmasınlar. Benim tek evladım şehit olmadı, evlatlarım şehit oldu. Bir Kara Fatma, Çete Emir Ayşe, Şerife Bacı olamadım ama, evladımın al bayraklı tabutunu gönlümdeki düğün ile uğurladım.  

  Tanış olalım dedik muhabbet ile de demlendik. Şimdi gelelim seni buraya çağırma sebebime. Söylediklerime iyice kulak ver evladım. Oğlumu şehadete uğurlamadan evvel benden söz aldı. “Anacım, şehit olursam Kınalı Hasan’a seni unutmadık diyebilmeyi çok istiyorum. Ecdatlarım ile alnım ak karşılaşmayı istiyorum. Benim unutulup unutulmamam mühim değil. Kınalı Hasan’ları, Seyit Onbaşı’ ları, İsimsiz Şehitler’ i unutma unutturma olur mu?” dedi. O günden bu yana adadığım destan kor oldu ciğerimi dağladı durdu. Bilmiyorum belki de ömrümün son demlerini yaşıyorumdur.  Şimdi o destan sana vasiyetim olsun.”  Hatice anamın dilinden mütemadiyen dökülen sözler, adanmış destanın ayrılmayan parçası olmuştu. ”Bir mısrada değilmiş hüner, kara liselerden anladım. Bir satır yazı yazmakta da değilmiş hüner, isimsiz şehitlere bir destan adadım.”   

“Emanetin emanetimdir anacım. Başım üzerinde onurum ile taşıyacağım. Kınalı Hasanlara, Seyit Onbaşılara, Kara Fatmalara, Şerife Bacılara şehit evladına sözüm olsun.” 

    “Adadığın destan sözde kalmasın evladım. Yüreklere ilmek ilmek şehitlik dokunsun. Ben şehit anasıyım, evladımdan sonra dile dökemedim yüreğimi. Evladım yüreğimde kalsın ben kara Kara Liseler’ den mezun olan ecdatlarıma,  Harbiye’ den, Afrin’ den, Şemdinli’ den mezun olup şehadete eren evlatlarıma destanımı yazacaktım, olmadı. Sen yazdığın destanı hakkıyla yaz ki, ateş düştüğü yeri yakmasın. Bir dua ediversinler de sönsün yüreğimizin yangını, arşa erişsin de kalmasın yetimlerin ahı.” 

    Hatice anaya söz verdiğim gün, söz verdim isimsiz şehitlerime. Yıllar sonra nereden bilebilirdim ki, şehit olması için bir evlat yetiştirmek bana da nasip olacakmış.  Gök kubbenin kızıla çalmaya başladığı bir günde, bir şehadet duyduk göklerden. Bir selâ sesi mi dedim yoksa işitilen? Bir veda daha mı göklerden gelen haberlerden? Yok, yok buna da dayanır mı yürekler, ne haber var geride kalan yarenlerden, annelerden?  

     Evladımdan bir yetim ve bir yaralı yaren emanetimiz kalmıştı. Anladım ki benim de adadığım destanın vakti zamanı gelmişti. Ne demişti Hatice anam, “bir mısrada değil hüner, kara liselerden anladım. Bir satır yazı yazmakta da değil hüner, isimsiz şehitlere bir destan adadım.”  Oyun oynayan sıbyanlara takıldı gözlerim.  Feryat eden bir yetimmiş, tutuldu lâl oldu dillerim. Söze dökülmeyen kelimelerimle kağıda sarılmıştı ellerim. 

   “Davaya adanan karıncaların sessiz kaldığı bir günde işittim ki, bir şehidim bir ah koyvermiş arşa. Akmış son damla kan al bayrağa. Baharın gelmesini bekleyerek üşümüş şehidim. Yanan yüreklere miras kalan bir duman tütüyor ıssız çöllerde, bir duman tütüyor masum çehrelerde, bir duman tütüyor savunmasız asalette ve bir duman tütüyor bayrağa sevdalı yüreklerde.. Hüzne muttali olmuş yetim bakışları emanet etmiş bir bayrağın evladı.. Ekmeğine gözyaşı karışmış masum çocuğumu emanet etmiş, iffetini muhafaza eden asaletin iftiharı tâhire bacımı emanet etmiş, bir çift yüreğini vatanına feda etmişti. İsimsiz Şehidim biliyorum ki, anadan ayrı kalmanın hüznü var yüreğinde, vatana hasret kalmışlığın o ince ve hesapsız derinliğinde, yalnız olup olmamanın en ücrâ yerinde olsan da, sen, kulun Rabbe garb olmaya yüz tutmanın eşiğinde, inancın sesisin.   Al bayrağa sarılı dönerken vuslatın getirdiği muştuyu haber veren şehadet, beklediğin vuslattı. Baharın muştusunu beklerken bir ürpertiydi yürekleri sızlatan. Ve bir nida, arşa yollanan dualarla, başını eğmeyen analardan bacılardan “Geleceği var mıydı, baharın yoksa kışın soğukluğuna esir mi oldu?  Gelse de gitse de hüzne muttali olmuş âvâre gönül, kalmaz şehidimin âhı inler gök kubbe..  Hakk’ dindirir sızını eğme başını nâmerde! “  

    Aldırma sen kimseye bayrağın evladı. Onlar, Araptır, “ihanet eder” dediler. Kürt, Türk, Laz, Çerkez dendi, özü sindiremediler. Nifak tohumlarıyla, Asya’ nın sevdası Türklüğün mirası idi böldüler, sinsice güldüler. Arap idi Peygamber. Orta Asya kökenliydi tüm Laz, Çerkez, Kürtler. Öz idi tüm kardeşlikler. Destan adadım sana üşüme şehidim. Namerde baş eğmeyen bir ana, bir yar, bir yetim bıraktın sen.   

  Sus! Ağlama annem, ağlama bacım, ağlama çocuğum. Ağlamak yeşertmiyor kasvet kaplayan sineleri. Güldürmeyelim eli kanlı katilleri. Mükebbir olmuş vahşetin yel değirmeni, avuca sığmazmış kâinata ibret-ü âlemi.  

Ağlama annem, 

Ağlama bacım, 

Ağlama çocuğum,  

Ağlama.. 

Reklamlar

By Nafia Anköz

1999 Adana doğumlu. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 4. sınıf öğrencisi. Yazar/şair. ..🖊

Bir Cevap Yazın