Bir mahalleye gittik bu gün. Muhtar Önceden tespit edilmiş bir eve götürdü bizi. Kapının zilini çok çaldık ama çıkan olmadı. Sonra ötelerden bir ses duyduk

– Geliyorum abey geliyorum dedi…

Genç bir kardeşimiz. Çıplak ayaklarıyla ve üstünde kazak demeye bin şahit isteyen kömür karası olan bir çaputla koşar adım biraz heyecanlı, biraz şaşkın ama yüzündeki zoraki gülümsemeyle karşıladı bizleri.

-Karşı okulun kalorifer kazanından çıkan yanmamış kömürleri toplamaktan geldim ağabey dedi.

Bitkindi, yorgundu, üşümüştü ama yine de gülüyordu yüzü.

Heyecan içinde birazda utangaç sordu.

-Neden geldiniz ağabey bir sıkıntı yoktur inşallah. Elektrik borcu için geldiyseniz kocam ödeyecek ama parayı denkleştiremedik ağabey dedi.

Yok dedim korkma. Korkma kardeşim. Biz ne elektrik idaresinden geliyoruz nede başka bişey. Bizler 3-5 gönlü güzel insanlar yardıma muhtaç olanları ziyaret ediyoruz. Muhtarın ki oda burada ondan aldık adresini. Bir ziyaret edelim görelim, konuşalım istedik seninle dedim.

Beni can kulağıyla dinledi. Sonrasında çok sevindi ve buyur etti evine…

Evin içi karman çorman içler acısıydı. Bir küçük bebek vardı divan üstünde yatan. Mavi gözlü sarışın bir devdi adeta. Boş boş bakıyordu yüzümüze. Yanımdaki bayanlar evi bir solukta gezdiler. Bir solukta diyorum zira ev bir odadan ibaretti.

Bayanlardan biri sordu kardeşimize.

– Mamaya geçti mi yoksa hala anne sütüyle mi besliyorsun dedi.

-Sütten kesildi ablam dedi. Mamayı da bebeleri olanlar verirse yediriveriyom dedi. Genelde nişastayı suyla karıştırıp veriyom ablacığım dedi.

Evinde bebeği vardı ama maması yoktu, sütü yoktu. Havalar iyice soğumuştu. Mevsimlerden kış. Sağı solu patlak, kendini bile ısıtamayan sobası var, yakacak kömürü yok. Odunu da sobanın yanına koyduğu bir yanı yanmış erimiş leğenin içindeki bir avuçtu. Anladı benim bakışlarımdan sanırım hemen girdi söze ben konuşamadan,

-Komşudan aldım dedi gözleri dolu dolu. Sağ olsunlar veriyorlar dedi.

Gözlerimiz yaşarmaya yüz tutmuş şekilde dinledik onu. Çaresizliği yüzünden okunuyordu okunmasına ama o mağrur ve birazda sağlam durmaya çalışıyordu. Utanmıştı belikli. Acaba utanacak kişi o mu yoksa bunu yoksulluğa iten biz insanlar mı dedim. Kader diyenleri duyar gibiyim şimdi. Ben kadere şerre inan biriyim ama kader mi acaba kaderi yolunu azcık da olsa cennete çevirebilme şansımız var mı diye de düşünmedim değil hani…

Bizler sana yardım etmek isteriz. Ne istiyorsun dedik. Elimizden gelen neyse yapacağımızı söyledik kendisine. Derin bir nefes çekti önce, sonra sıraladı isteklerini. Kömür dedi, önce kömür ve odun istiyom, birde eğer olursa bu kadarı da fazla demezseniz şayet bebeme mama.


Birkaç yüreği büyük insan hemen sıvadık kolları. Kumanyasını aldık önce. Çocuğuna süt aldık, ve hazır mamalar aldık. Yeşillik aldık, meyve aldık, tencerede kaynayacaklardan aldık sonra ve bez aldık yavrusuna. Sonra bir başka dosttan indirimli kömür aldık. Birkaç torbada kömürcü hediye etti. Getirdik evine kadar.

Güldü solan yüzü kardeşimin. Artık bu akşam iyice ısınırız dedi bebemle. Onun gülen yüzü soğuk olan havayı ısıttı birden. Yaz geldi yüreğimize, bahar oldu çiçeklendi ağaçlar.

Allah herkesin yar ve yardımcısı olsun dedik. Rabbim devletimize ve milletimize zeval vermesin diye geçirdik içimizden. Ve bir kez daha şükrettik Mevlaya.

EMRE VEHBİ ALKAN
Şiirbaz

“memleketimden insan manzaraları” isimli yazı dizisinden…

Reklamlar

By şiirbaz -emre vehbi alkan

Önce anamın çığlığı yankılanmış dört duvarda. Sonra kıçıma inen tokatlarla benim çığlığım sarmış dört bir yanı. Annemin yorgun ama gülümseyen yüzünü kıskanmış melekler. Babamın telaşlı yüzünü, yeni bir can sahibi olmanın sevinciyle, canının yani annemin acıyan canının hüznünü, bir yüzünde iki duyguyu nasıl taşıdığını hiç kimse görememiş. Dişlerinin arasında parçalanan dudaklarını sadece annem fark etmiş öperken yüzünü. Bir saniyenin ne kadar da uzun olduğunu sadece babalar, babam bilirmiş ben doğarken. Doğmuşum velhasıl. İlk tokadı ebemden yemişim kıçıma. Sonra babam nakşetti avucunun izini yüzüme. Sonra amcalar. Neymiş efendim, duvarlara yazı yazmamalıymışım. Daha sonraları söküp yüreğimi göğsümden avucuna bıraktığım güzeller tokatladı beni. Hem de ne tokat. Dünya döndükçe ben batıya döndüm. Baktım ki ben büyüdükçe hayat da büyüyor, bıraktım ipin ucunu. İstemem büyük olmanın suçunu. Sonra dediler ki her şeyin bir kuralı var. Evet ama ne yaparsın; büyümek için geç kaldım, hep yüreğimden güç aldım. Kırk yıllık bir tomurcuk gibi asılı kaldım gül dalına. Eğer ben açarsam yapraklarımı, sırasını bekliyor sonbahar, biliyorum gözlerini bana dikmiş. Şişşşşt, aman ha duymasın bizi aramızda kalsın, uyandırmayın kerizi...

Bir Cevap Yazın