Yazı Çarşı da denilen cadde şehrimizin merkezinde olması hasebiyle bir hayli işlektir. Şehrimizde motorlu taşıtların bir hayli yoğun olarak yaşadığı yerlerin başında gelir. Egzoz dumanlarının hâkim olduğu bu coğrafyada her daim hava parçalı bulutludur. Yine bir gün bu caddede kendimi dünyalıklara kaptırmış, şöyle bir arşınlarken kaldırımları, karşı cepheye geçmem gerekti. Yaya geçidi olarak bilinen malum mekânın bir ucuna geldim. Gözüm ışıklarda, yayalara yeşil yanıyor ama Allah var yine de korkuyorum. En önemli şeylerin orada öğrenilmeyeceğini öğreten okullardan kalma yarım yamalak trafik bilgime güvenerek; ne olur ne olmaz her zaman yaparım, âdettendir; önce sola, sonra sağa sonra tekrar sola sonrası taktiri ilahi. Zor olsa da adımlarımdaki endişeyi çaktırmadan, koşar adım marş karşıya geçebildim. Sebebi insanlar, desem yeterli olur sanırım. Hayatta kontrolün, insanın kendinde olmadığı ne de çok an var. Sözümüzün geçmediği, yalnızca bir varlık olmanın ötesine geçemediğimiz anlar…

Neyse, sağ salim kendimi kaldırıma atabildim, çok şükür. Hedefime doğru emin adımlarla ilerlerken, zihnimde her zaman yaptığım insanların ne kadar meşgul varlıklar oldukları sorgulamalarım yoldan geçen arabaları seyrediyordum. Bir an yolda dikkatimi cezbeden bir karartı fark ettim. İlk başta ne olduğunu anlamlandıramadım. Poşet gibi bir şeye benziyordu ama arabalar geçerken geride bıraktığı rüzgârdan etkilenmeyen, henüz uçmayı bilmeyen bir poşet. Biraz daha yaklaşınca poşeti çağrıştıran şeyin bir kuş olduğunu gördüm. Astigmat olan gözlerimi azcık daha odaklayınca, koskoca asfaltta bir iki damla kan lekesi. Bana göre bir iki damla ona göre vücudundaki bütün kanın yarısı. Canını vermeden yetişememiş olsam da en azından asfaltla bütünleşmeden yetişmiştim.

Hemen yakındaki bir markete girdim. Yaşlı sahibine: “Abi, yolda bir kuşa araba çarpmış da sana zahmet bana bir poşet verebilir misin?” dedim. Dışarı baktı, bir an sanki görebilecekmiş ya da hemen açılın ben doktorum diye fırlayacakmış gibi. Bir şeyler dedi ama açıkçası hatırımda değil. Önemsemedim, o an için kuş benim için daha önemliydi. Malumun ilanı olarak elime siyah bir poşet verdi Marketten çıkarken etraf alabildiğince griydi. Sanki bir an için her şey soyutlaşmış ve dünya renklerini yitirmişti. İçimde geleceğe dair ekmek kırıntısı kadar olan umutlarım da o an için uçup gitmişti.

Yola vardığımda akan trafiğe dur işareti yaptım. Kahramanca bir edadan çok mahcup ve üzgün bir şekilde kuşun bedenini asfalttan kaldırdım. Kaldırdığımda başının yer çekimine yenik düşüşünü gördüm. Tüylerini okşadım, her ne kadar canını teslim etmiş de olsa gözlerine bakamadım. Ne yalan söyleyeyim utandım. İnsanlığın iyi niyet elçisi olarak özür dilesem, hangi özür bir canı geri getirebilirdi ki.

Elimdeki siyah poşete ufacık bedenini koydum. Bedeniyle birlikte; kocaman rengarenk çelenkleri, bütün iyi dilekleri, insanlıktan geriye kalan iyi ve güzel olan her şeyi bıraktım. Bir zaman sonra cansız bedeninden gözlerimi zor da olsa kaçırabildim. Etrafa, alabildiğince uzaklara bakındım. Bir avuç toprak aradım, en azından son vazifemi layığıyla yerine getirmek için. Ama kendimi betondan duvarların arasında sıkışmış, nefes almakta zorlanır bir vaziyette hissettim. İçimi rahatlatmak için umut verecek bir şeyler arandım. Sonunda kaldırdım başımı semaya ve kendimi ferahlatan mavinin enginliğine bıraktım kendimi. Gökyüzüne dalmış kendimi kurtarmaya çalışırken bu durumdan bir şairin mısrası düştü yadıma; “kuş ölür sen uçuşu hatırla”. Ardından insanlığı düşündüm. Meğerse kuş da ölürmüş, insanlıkta.

Reklamlar

By Mahmut Cihat

1994 Çorum doğumlu. Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Bilgi ve Belge Yönetimi Bölümü, Yüksek Lisans Öğrencisi. Bişnev Dergi'de yazar.

Bir Cevap Yazın