Reşat ÇAMURLU

Editör: Simge Armutçu

Filozofların, bilgelerin, yazarların, şairlerin kendilerine göre farklı sanat tanımlamaları ve yorumları vardır. Birbirinden farklı sanat dallarında çalışanların da farklı sanat tanımlamaları olması bu anlamda normaldir. Bu, sanatın zengin ve çoğulcu olduğunun göstergesidir. Sanat durağan, statik bir alan değildir. Sürekli gelişen, değişen, yeni yeni alanlar yaratan, yeni yeni sanat teorilerinin ve sanat okullarının doğmasını sağlayan bir alandır sanat.

Sanatın temel çıkışı birçok sanatçıya göre doğadır. Sanat doğayı taklit eder. Sanatçı doğayı yeniden üretir, onu yeniden inşa eder. Ona yeniden can verir, yeni bir forma dönüştürür. Sanat, doğa ile insan arasında estetik duyguyu sağlar.

Nietzsche, Tragedyanın Doğuşu adlı eserinde, sanatın gelişimini Apollon ile Dionysos adlı iki mitolojik tanrıya bağlar. Apolloncu sanat plastik sanatları, Dionysosçu sanat müziği doğurmuştur. Nietzsche Apollon’u tüm yaratıcı güçlerin tanrısı olarak tanımlar. Apollon, içsel düşlem dünyasının güzel görünüşüne de hükmeder.

Örneğin Evenor’un oğlu Efesli Parrhasius Antik Yunan’ın en tanınmış üzüm taneleri çizmiştir; bu öyle bir çizimdir ki bir kuş sürüsü üzümleri gerçek sanıp resmi gagalamışlardır. Yine bir örnek olarak; Antik dönemde doğayı muhteşem bir kusursuzlukta Pan’ın kişiliğinde tasvir etmişlerdir. Antikite tarafından gökyüzüne uzanan piramit şeklinde boynuzlar, kaba bir vücut, çok uzun bir sakal, üstü insan – altı yarı canavar/keçi ayaklarına sahip iki biçimli bir görünüşle tasvir edilmiştir.

Sanat, bu iki örnekte de olduğu gibi, doğayı taklit etmekle birlikte köken olarak mitolojiye dayanır. Sanatın mitolojik kökeni mitolojik tanrıların kişiliklerinden bağımsız değildir. Günümüzdeki anlamıyla; mitolojik dönemde sanatın bağımsız bir tanımı yoktur. Mitolojik dönemde sanat, felsefe, şiir, tiyatro gibi alanlar birbirleriyle iç içe geçmişlerdi. Kavramsal ayrımlara sahip olsalar da kavramsal tanımlamaları bugünkü anlamda yoktu. Bugünkü gibi birbirinden ayrışmış, kendi içlerinde tanımlanmış değillerdi. Mitolojik dönemde kesin ayrımlar yoktur. Bugün ise sanat, felsefe gibi alanlardan yola çıkılarak tanımlanıyor.

Bugün hiçbir alan yoktur ki mitolojik öğeler barındırmasın. Yaklaşık 2500 yıldır tartışılan bir kavram olan mitolojinin etkisini psikanalizmden sanata, felsefeden edebiyata, antropolojiden sosyolojiye kadar görmek mümkündür. Freud rüyaların yorumunda, mitoslara çok benzeyen rüyaların insanın psişiği hakkında önemli ipuçları verdiğini iddia eder. Oidipus kompleksi ve narsisizm buna en iyi örneklerdir. Kıskançlık, aşk, sevgi, kin, düşmanlık gibi kavramların kökeninde mitolojik tanrıları görmek mümkün.

Felsefenin doğuşunda mitolojik tanrıların olduğunu ilkçağ filozoflarının ‘Varlık nedir?’ sorusuna verdikleri çeşitli yanıtlardan anlayabiliriz. ‘Varlık nedir?’ sorusu ilkçağda genel olarak ateş, su, toprak, hava olarak yanıtlanmıştır. Zeus ateşi, Hera havayı, Hades toprağı, Nestis suyu temsil eder.

Mitolojiyi doğaüstü hikayeler olarak tanımlamak mitolojiyi dar bir alana hapsetmek olur. Mitolojinin gece-gündüz, ışık-karanlık, zaman-doğa, sanat-zanaat, bilgi-mantık, toprak-su-ateş-hava, gökyüzü-yeryüzü, insan, sevgi, aşk, kıskançlık, kavga, rekabet, savaş, gezegenler gibi birçok alanda etkilerini görmek mümkündür. Bunların bilimsel olması da gerekmiyor. İnsanın yaşadığı dünyayı bir şekilde anlamlandırması gerekir. Mitoloji de bu anlamlandırmada bize çok önemli rezervler sunar. Her toplumun kendine özgü mitolojilerinin, destanlarının, hikayelerinin, masallarının olması boşuna değildir. Bacon şöyle der bir eserinde:

Masallar farklı çağlarda yaşamış; bazıları doğa felsefesiyle ilgilenirken bazılarıysa ahlak ya da siyasetle ilgilenmiştir.

Bir Cevap Yazın