Uzun zamandır çıkmadığım bir yolculuğa çıkacağım bu sabah. Erken uyandım. Kahvaltılıkları olduğu gibi buzdolabından alıp masaya koydum. Masaya vuran güneş, ahşabın çizgilerini kaplayan gri toz bulutunu daha çok belirginleştirmiş. Tabakta günlerdir bekleyerek kurumuş peynire takıldı gözüm. Üzerindeki tabaka sertleşmiş iyice. Çatalımla üstünü deldim. Kurumuş tabakanın içindeki beyaz ve yumuşak peynir göründü. Beklerken kurumuş peynir bile peynirliğinden bir şey kaybetmemiş.

Balkon kapısına dayadığım tozlu masanın üstüne özensizce bıraktığım kahvaltılıkların hiçbirine dokunmadım. Kurumuş peynire benzemek canımı sıktı. Doldurduğum çayımı saksının dibine döktüm. Kahvaltılıklara yeni bir kader yazmadan sofrayı topladım. Masa tozuyla olduğu gibi kaldı.
Akşamdan ütülediğim gömleğimi, pantolonumu askısıyla indirdim, yatağın üzerine koydum. Dışarı çıkmadığım üçüncü perşembeydi bu. Gömleğim, pantolonum,  günlerdir dışarı çıkmayan birine göre yeterince özenli. Üstümü giydikten sonra aynanın karşısına geçip saçlarımı taradım. Yer yer açılan saçlarımın arasından iyice incelmiş derim görünüyor. Tarakla kapattım. Neyse ki beyazlamış olsalar da uzayan saçlarım, dökülenlerin yerini şimdilik kapatabiliyor.

Giyindikten sonra çamaşırlıktan kuruyan çamaşırlarımı topladım. Dağılan yastıkları silkeledim. Bozulan örtüleri çekiştirip koltuğun kenarına iyice sıkıştırdım. Mutfaktaki yıkanmamış bulaşıkları lavaboya koydum. Dönüp aynaya son bakış atar gibi düzenlediğim her şeye bir kere daha baktım. Yerli yerinde olmayan hiçbir şey yoktu.

Ellerimin henüz titrememesi hoşuma gidiyordu o yüzden geç kalmayacağımı bilsem yorulana kadar ortalığı dağıtıp  toplayabilir, hiçbir şey yemeden bulaşık çıkarabilir, temiz bulaşıkları yeniden yıkayabilir, saçlarımı aynanın karşısında saatlerce tarayabilirim.

Doktor en sonki  kontrolde
“Çok iyi gidiyorsun, şimdilik unutkanlık belirtileri de yok fakat neden konuşmak istemediğini çözemedik bir türlü.” demişti.

Telefonda doktoru uzun uzadıya dinlemektense evden kalkıp hastaneye yürümek, üç kat merdiven çıkmak daha mantıklı geliyordu. Yüzyüzeyken susmak, telefonda susmaktan daha az göze batıyordu.

 Rahime hayattayken beraber gitmiştik doktora. Başı çok dönerdi Rahime’nin. Unutkanlığı da başlamıştı son zamanlarda. O zamandan numaram kayıtlı kalmış hastanede. Zırt pırt arıyorlar. Konuşmayı pek sevmem ben. Telefonla konuşmaktansa kalkıp gidiyorum hastaneye. Doktor anlatıyor, ben dinliyorum. Hiçbir şey söylemeden dönüyorum. Bazen sitem ediyor neden konuşmuyorsun diye. İçimden

“Karşımda Rahime olsa bülbül gibi şakırdım ben şimdi.” diyorum.

Dışımdan söyleyebileceğim kelimelerimi Rahime giderken aldı.

 Rahime ile uzun uzun konuşurduk. Şimdi balkon kapısına dayadığım tozlu masanın üzerine beyaz çiçekli bir örtü örterdi Rahime. Sonra tuzlu, tatlı kurabiyeler yapardı çayın yanına. Saatlerce konuşurduk cama bakıp. Sanki onca yılı konuşacak konu biriktirmek için yaşamıştık. O bitirir ben başlardım, ben bitirdiğimde o başlardı anlatmaya. Rahime öldükten sonra ben eskisi gibi konuşmayı sevmez oldum. Bir çeşit unutma hastalığı gibi. Doktorlar bunu pek bilmez ama Rahime öldükten sonra ben unuttum öğrendiğim kelimeleri. Yabancısı olduğum bir dünya kesildi her yer. Dilimin dönmediği kelimeler yığınının ortasında kaldım.

Evde toparlayıp düzenleyecek hiçbir şey bırakmadıktan sonra çalışma masasının üzerinde duran kağıtları alıp bir poşete koydum.
Onun yazdıklarımı bu defa daha çok beğeneceğini düşünüyorum. Bu yazdıklarım öteki yazdıklarımdan farklı.

Yazmaya ilk başladığımda, yani Rahime’yi kaybettiğimde, yazdığım yazılarımı ona okutmuştum.

 “Çok tecrübesiz yazmışsın. Hislerin henüz on dördünü dolduramamış bir çocuk gibi.” demişti bana.

Ondan sonra ben yazdıkça yaş aldım. On yedi, yirmi, otuz, kırk… Rahime öldü, ben yaşadıkça büyüdüm, büyüdükçe öğrendim. Öğrendiklerimi yazıp ona okuttum, karşılığında da ikimiz için de verimli bir ticaret yaptım. Artık yeteri olgunluğa eriştim. On dördünde bir çocuk gibi yazdığım satırların karşılığında bana verdiği kelimelerin çok daha fazlasını hak ediyorum.

Elimdeki kağıtları yazıp silmiş, defalarca değiştirip, okuyup yeniden yazmıştım. Yazdıktan sonra dönüp tekrar okumuştum. Rahime hayatta olsaydı, yazacak bu kadar şeyi nereden bulduğuma şaşırırdı. Ama o beni Rahim’den daha iyi tanıyor. Yani içimde anlatmak için birikenleri görüyor. Yazacak bu kadar şey bulmama şaşırmıyor.  Ziyaretine her gittiğimde daha fazlasını istiyor bu yüzden. Daha çok satır istiyor, daha çok el yazısı.

Defalarca silip tekrar yazdığım el yazısı kağıtları koyduğum poşeti alarak dışarı çıktım. Sabahın erken saatleri, esnaf dükkan açmamış henüz. Bankların üzerinde çiy taneleri birikmiş.  Kimseye görünmeden hızlı hızlı yürümeye başladım. Hafızası bomboş bir bebek gibiyim.

“Günaydın, nereye böyle sabah sabah” dese bir tanıdık, ona verecek tek kelimem yok.
En son dışarı çıktığımda eski iş yerinden bir arkadaşımla karşılaşmıştım.
“Nasılsın Necmi ağabey?” demişti.

Yüzüne bakmıştım öylece. Şaşırmıştı adam. Konuşmayacağımı anlayınca başını hayret ederek sallamış, yoluna devam etmişti. İş yerinden arkadaşımın şaşkınlığını hoş karşılıyordum artık, alışmıştım. Rahime öldükten sonra ben konuşacağı kelimeleri kalmayan bir adam olmuş, öylece kalmıştım ortada.

 Benim dışımda bir de her zaman alışveriş yaptığım bakkal alışmıştı bu sessizliğime. Bakkala gidecek olduğumda ben alacaklarımı koyardım masaya, o hesaplayıp poşete koyar, ben de ödeyip çıkardım. İlk başta konuşmaya çalışmıştı bir hayli.
“Yalnızlık zor, insan duvarlarla konuşuyor. Seni anlıyorum Necmi ağabey. Canın darlanırsa uğra yanıma. İki muhabbet ederiz, açılırsın.” demişti.
Benim sesim soluğum çıkmayınca vazgeçti. Bir gün eve döndüğümde konuşacak kadar kelimem kalırsa, bakkala

“Yalnızlık öğrenilebilir bir ihtiyaç” diyeceğim.

Geçen gün yazı yazarken geldi aklıma bu cümle, hoşuma gitti.

Bugün şansım yaver giderse Rahime’nin yanında daha uzun kalabilirim. Rahime’yi kabristanın en tenha yerine gömdükleri zaman mezarlık müdürü ablasının oğlu Fikret’e çok kızmıştım. Ziyarete gittiğimde bulmakta zorluk çekeceğimi düşünmüştüm. İnsan mezarlığın en tenha yoluna bile alışabiliyormuş.

Şimdi her perşembe mezarlık ölülere Yasin okuyan bir kalabalık oluyor. Diriler dilleriyle, ölüler kulaklarıyla sarılıyorlar birbirine. Ben geçiyorum Rahime’nin ayakucuna. Kimseler birbirimize nasıl sarıldığımızı görmüyor. Nasıl konuştuğumuzu da, konuşmalarımız sırasına Rahime’nin gözlerimin içine nasıl baktığını da.

Rahime saatlerce dinler beni. Sesssizce dinler ama ben anlarım. “Neyden bahsetmemi istersin?” diye sormam o yüzden. “Ne konuşalım?” da demem. Gecelerce, gündüzlerce yazıp sildiğim, beğenmeyip yeniden yazdığım satırların karşılığında satın aldığım kelimelerle anlatırım ona. Tasarlamadan yaptığım bu uzun konuşmalardan sonra geriye iki üç kelimem kalıyorsa,  onları da Rahime’ye veda için kullanıyorum.

“Geceleri soğuk olur buralar, sıkı giyin.” diyorum. Sonra da yaşlılık işte, Rahime’nin artık üşümeyeceği aklıma geliyor. Artık yemek yemeyeceği, artık çayın yanına kurabiyeler yapamayacağı… Yapabildiği tek şey dinlemek. Dinliyor Rahime. Sanki uzun bir yolculuğa çıkmışım da ona daha önce görmediği yerlerden bahsediyormuşum gibi anlatıyorum. Saksıdaki çiçeklerini, arada bir arayan,
“Baba, burada güzel bir bakımevi var, gidip konuştum, istersen yalnız kalma, buraya gel.” diyen ama anlattıklarını hiçbir şey söylemeden dinlediğim için telefonu kapatmadan önce “Bir kere de konuşsaydın benimle ” diyerek vicdan azabıyla karışık bir sitemle kapatan oğlumuzdan, Suriye’deki iç savaştan, Trump’un seçimleri kaybettiğinden, Aya çıkmak için yapılan çalışmalardan bahsediyorum. Rahime’nin dünyada olup biten her şeyden haberi olmalı. Yaşlılık işte, sonra yolculuğa çıkan benim değil Rahime’nin olduğunu hatırlıyorum. O zaman giden Rahime olunca geride kalmak o kadar da zoruma gitmiyor. Elindeki Yasinlerle mezarlığı terk eden perşembe günü kalabalığından sonra ben de Rahime ile vedalaşıp gidiyorum.

Sabah elimdeki poşetle çıktığım yolun sonunda onun kulübesi göründü nihayet. Bastonuma dayanarak yürüyeceğim yolu kestirmek için kafamı kaldırdım. Nefes nefese kalmışım. Hava ısınmaya başlıyordu fakat sabahın soğuğu geçmemiş. Paltomun düğmesini ilikledim. Uzaktan görünen kulübenin bacasından ince bir duman çıkıyor, bir kaç şekil çizdikten sonra havaya karışarak kayboluyor. O çayını demlemek için sobayı bu saatlerde yakardı hep. Kulübenin bacasından çıkan duman, sabah saatlerinde çay demlemek için yaktığı sobanın dumanı olmalı.

Beni beklediğini biliyorum. Hangi gün, hangi saatte geleceğimi bilir o. Ne kadar yazdığımı, yazmayıp içimde biriktirdiklerimi, ne kadar yazabileceğimi… “Bilgi güçtür” derler. Benimle ilgili bu kadar bilgiye sahip olması, ona itaat edilme hakkı veriyor, ben de itaat ediyorum.

Onu benden başka kimsenin tanıdığını sanmıyorum ama  o herkesi tanıyor. İlk karşılaştığımızda ben yaşadığım apartmanın karşısındaki parkın bankında oturuyordum.

“Oturabilir miyim Necmi” diyerek izin istemişti.

İsmimi bilmesi tuhafıma gitmişti. Yana kayarak bankın yarısını onunla paylaşmıştım. Yaşının benden küçük olduğu belliydi buna rağmen bana ismimle hitap etmesine şaşırmıştım. Yüzüne düşen saçları, uzayan ve aylardır yıkanmadığı besbelli elleri, uzayan sakalları yaşını olduğundan büyük gösteriyordu.  Ben bir şey demeden o konuşmaya başlamıştı. Benimle ilgili bu kadar çok şey bilmesi beni ilk o zaman şaşırtmıştı. Şimdi düşünüyorum da o kadar da şaşılacak bir durum yok ortada. O kelimelerini yitirmiş insanların iç alemiyle beslenen bir tüccardı. Konuşmaya muhtaç insanlara sattığı kelimeler karşılığına, onların iç alemlerini satın alırdı. Benim dışımda başka kimseyi tanıyıp tanınmaması o kadar da umrumda değildi aslında. Ben ona ihtiyacı kadar iç alemimi döktüğüm el yazısı veriyordum o kadar.

Uzaktan görünen kulübesinin yanına geldim, merdivenlerini çıkıp kapısına varabildim nihayet. Yüzündeki yabani çizgileri düşününce, yaşadığı kulübenin insanlardan bu kadar uzakta olmasını haklı buluyorum. Kulübenin camları buğulu; yağmur, rüzgar, çamur lekesi dolu. Bu şekilsiz lekeler kulübeye bir gizem katıyor. İçerden yaşama dair hiçbir ses gelmiyor.

 Aralık duran kapıyı itip içeri girdim. Kapının tam karşısında tavana kadar yükselen bir kitaplık duruyor. Kitaplığın yarısı bir kısmının bana ait olduğunu tahmin ettiğim el yazısı kağıtlarla doldurulmuş. Geri kalan yarısına isimsiz kitaplar dizilmiş. Sobanın üzerindeki demlik fokurtusu, yine de insanın içinde evcil bir his uyandırıyor.

Kitaplığa yaklaştım. En son geldiğimde verdiğim kağıt, özensiz bir şekilde dizilmiş el yazısı kağıtların üstünde duruyordu. Benim tenime dokunmuş kağıtların bu yabani külübedeki kitaplıkta bulunması bana huzursuzluk verdi.  Geleceğim zamanı iyi biliyor olmalıydı. Divanın yanına koyduğu masada iki tane çay bardağı vardı. Plastik bir tabakta günler öncesinden kaldığı belli olan bir kaç kesme şeker, külleri boşaltılmamış kül tablası, üzerinde portre denemeleri yapılmış bir defter yaprağı, kurşun kalem… Eşyaların birazdan yapacağımız ticarete bu kadar duygusuzca şahitlik etmesi kabul edilebilir bir şey değildi.

Mesela bir çay bardağı nasıl hem neşeli bir kahvaltı masasında, yorgun bir işçinin avucunda hem de böyle ıssız bir kulübede olabiliyordu? Bir kağıt nasıl farklı kalemlerden çıkanı dinleyebiliyordu? Masanın üzerinde bulunan eşyaların itaatkarlığı içimdeki isyanı bastırdı.

Kitaplığa yaklaştığım sırada

“Hoş geldin Necmi” diyerek odaya girdi.

Onu böyle aniden karşımda görünce ürperdim. Bugün neşeliydi. Onu ilk defa gülümserken görüyordum. Gülümsedikçe dudakları esniyor, yanakları toparlanıyordu. Kısık gözlerinde artık yitirdiği bir masumluk beliriyordu. Yüzüne hiç yakışmayan bu masumiyeti nasıl yitirdiğini merak ediyordum. Onu bu kadar ısssız ve korkunç yapan tam olarak neydi?

“Otur istersen, çay demledim.” dedi masayı göstererek.

Onun çay içebileceğini, yemek yiyebileceğini, uyuyabileceğini hiç düşünmemiştim. Teklifine hiçbir şey demedim. Konuşacak kelimem yoktu. Elimdeki poşeti uzattım. Çay içmek istemediğimi anlamış olacak,

“Peki o halde, bugün seninle son görüşmemiz. Bundan sonra sana kelime veremeyeceğim. Yeni biriyle tanıştım, genç biri. Onun getirdiği el yazıları ilgimi daha çok çekti.” dedi.

Hiçbir şey diyemedim. Poşeti aldı, kağıtları çıkarıp birkaç satırına göz gezdirdi. Bu yazdıklarımın ona göre, karşılığında kelime alacak kadar değerli olması gerekiyordu. Kağıtları kitaplıktaki diğer el yazması kağıtların üstüne koydu. Satırlarımın karşılığında kelime alıp alamadığımı kulübeden çıktıktan sonra anlayacaktım.

Hiçbir şey demeden çıktım kulübeden.

“Kendine iyi bak” dedi arkamdan.

Başımı “olur” anlamında salladım. Bu, diğer vedalarımız gibi olmadı. O, ilk defa kapıda bekleyip gidişimi izledi. Kulübeden bir kaç adım uzaklaştıktan sonra, dilimin ucuna gelen sayısız kelime ve içimde karşı koyamadığım konuşma isteğinden, bu defaki ticaretimde de kazançlı çıktığımı anlamıştım.

Yazdığım satırlar karşılığında satın aldığım kelimeri, Rahime’nin yanına gidene kadar sakladım dilimde. Mezarlığa gittim. Her zamanki tenha bir köşesinde beni bekleyen Rahime’nin ayakucuna geçtim. Gün boyunca iş aramış da akşam eve bulduğu işten kazandığı ekmekle dönmüş bir kocanın sevinciyle oturdum. Rahime her zamanki güzelliğiyle karşımda oturdu.  Ben konuştum Rahime dinledi. Ben konuştum Rahime dinledi.  Konuştukça çoğaldı sanki kelimelerim. Rahime’ye söz vermiştim, dönüşte bakkala bir selam verecek, bir teşekkür edecek kadar kelime bırakacaktım. Yine kaçırdım ipin ucunu. Perşembe akşama doğruydu. Mezarlarda ölülere Yasin okuyan kalabalık dağılmıştı. Bu defa Rahime’nin ayakucundan kalkıp başucuna oturdum.

“Anlatmayı unuttum, ben bugün yakında öleceğimi öğrendim.” dedim.

Sevincini belli etmeden yine sessizce dinledi beni. Rahime’nin yanından, dilimde kalan son kelimeleri de tüketerek ayrıldım.

                                                            Aysel KİŞİ

Reklamlar

By Aysel Kişi

Aysel Kişi 1994'te Muş'un Bulanık ilçesinde doğdu. İlkokul ve ortaokulu yine doğduğu ilçede, liseyi Eskişehir'de tamamladı. Marmara Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Sekiz çocuklu ailenin ikinci çocuğudur. Türkçe öğretmeni olarak görev yapmaktadır. Muş'ta yaşıyor.

Bir Cevap Yazın