Zeki COŞKUNSU

“Şu ‘aparan(görünür) fiziksel yaşam’ın

Her ne kadar bir anlamı yoksa da

‘Otantik yaşamayı başarabilemek’ demek,

Anlamlı olan o ‘otantik(gerçek-doğru) hayat’a

Bir anlam arama uğraşıyla katılmak, demektir!

Bu dünyada iyiler

Her zaman,

Belki de çoğu zaman kazanamayacak, kaybedecektir;

Zira bu dünyada

‘Oyunu kuralına göre oynayan’ın

‘Hamle hakkı sınırlı’ görünüyor.

Bir iyinin elde edebileceği en büyük galibiyet

‘Hep iyi olarak kalması,

İyi kalmak için direnmesi’dir.

Bir kötünün ‘adi bir kopya’sına dönüşmemesidir.

Kim bilir, bu dünyadan yanlış şeyler beklediğimiz

(Bir beklenti içine girdiğimiz) için

Dinmiyor-dinmeyecek bu ağrı;

Evet, bu ağrı ‘Dünya Ağrısı (Weltschmerz)’.”

-Zeki COŞKUNSU

“Dünyaya sığmıyorsan

Her zaman kendini bulmaya yakınsındır!

Dünyaya sığmayanlar da

Her zaman kendini bulmaya yakındır!” (1)


-Mahlası: Emil Sinclair
Gerçek adı: Hermann Hesse

Henüz tedavisi bulunamamış, tıbbı çaresiz bırakmış bir ağrı: “Dünya Ağrısı (Weltschmerz)”, diyorum; hem de ne baş ne karın ve ne de diş ağrısı veya bir başka ağrı türüne hiç mi hiç benzemeyen, “en onulmaz bir ağrı”. Yani, Almancadaki “welt(dünya)” ile “schmerz(ağrı-acı)”nın birleşiminden oluşturulmuş “Weltschmerz” tamlaması. Değil mi ki “mermerden yontulmuş bir büstün üstüne örtülmüş siyah tül, katı acıyı gizleyemez”; işte bu da, öyle bir şey. “Dünyanın durumu” hakkında elde ettiğimiz gerçekten melankolik bir duygu -ki son zamanlarda, çok daha derinlerden hisseder olduk. Sizler sanıyor musunuz ki geceler salt uyku ve dinlenmek için vardır. Oysa bunun yanı sıra geceler otantik sorular ve otantik yanıtlar eşliğinde, acılar-ağrılar, günahlar ve itiraflar için de var; öyle değil mi?

Zaten değil mi ki şu dünya, siyahıyla-beyazıyla (karasıyla-akıyla, ama en çok da karasıyla), alıyla-moruyla, gökkuşağı gibi rengârenk bir rüya ama çoğu zaman da bir kâbus ya da akıl almaz bir boşluk; belki de o, karadeliğin ta kendisidir, neden olmasın?

İlk kez, en iyi esprili romanları ve hikâyeleri ile tanınan bir Alman Romantik yazar Johann Paul Friedrich Richter (1763-1825) –ki Alman edebiyat çevrelerinde, sadece Jean Paul ismiyle tanınır– tarafından, 1827 tarihli “Selina (Selina veya Ruhun Ölümsüzlüğü Hakkında)” romanında kullanılan bu kavram(2) (Weltschmerz), 19. yüzyıl Alman romantiklerini etkilemiş ve ardından farklı yazarlar ve filozoflar tarafından da kullanılmıştır [hatta Alman Ekspresyonizminin(Dışavurumculuk) bu kavram üzerinden şekillendiği gibi ilginç yorumlar da vardır]. Orijinal anlamında ise Grimm Kardeşler tarafından (1838) kullanılan bu kavram, dünyanın kifâyetsizliği(yetersiz-liği) ve/veya kusurlu oluşu hakkında duyulan derin bir üzüntüyü ifade eder [Deutsches Wörterbuch (Almanca Sözlük)]. Oysa, koskoca bir dünya; nasıl kifâyetsiz olabilir, nasıl yetmez ki insana?

İlgili terim ve ilişkili dünya görüşü, Lord Byron gibi romantik yazarlardan (Oscar WildeWilliam BlakeMarquis de SadeCharles Baudelaire, Giacomo LeopardiPaul Verlaine, François-René de ChateaubriandAlfred de MussetMikhail Lermontov vb.)(3) referans almıştır. “Dünya Ağrısı (Weltschmerz)” daha sonra “kötülük ve acıların farkındalığından doğan yaşam hakkındaki yorgunluk ya da üzüntü duygusu”nu tanımak için daha geniş bir şekilde kullanılmaya başlar. 1860larda ise ironik bir şekilde “aşırı duyarlılığı” kastetmek için kullanılmıştır: “Dünyanın gerçekleri ve/veya dünyanın beklentilerimizi karşılamıyor oluşu” anlamında, hiç olmayan bir gerçekliğe ve hiç uğramadığımız bir ev özlemi gibi. “Weltschmerz (Dünya Ağrısı)” ya da nâm-ı diğer, “dünyanın efemerik oluşundan (geçiciliğinden) duyulan acı”.

Kompakt (özlüce) bir formda ifade edecek olursak aslında bu kavram, insanın şu aparan (görünür) fiziksel yaşam karşısında duyduğu iç sıkıntısı ya da varoluş ıstırabı olarak da tanımlanabilir. Syracuse Üniversitesinde felsefe profesörü ve Amerikalı bir filozof olan, Alman idealizminin de önde gelen İngiliz ilim insanı Frederick Charles Beiser (1949-…) “Dünya Ağrısı (Weltschmerz)”nı, daha geniş bir şekilde; “kötülük ve ıstırabın akut farkındalığından kaynaklanan hayata dair bir yorgunluk ve/veya üzüntü’ hâli”(4) olarak tanımlar.

Sözün özü, insanın varoluşuna dair en çetrefilli soruları sırtında taşıyan bir kelime bu Weltschmerz (Dünya Ağrısı).

Gelgelelim, sonrasında ise dünyamızda oluş-turul-an kötülüklere, trajedilere, acılara karşı duyarsız kalamayan ama bunları engelleyecek gücü(!) de olmadığı için kendini ‘yalnız, çaresiz ve yenik’ hisseden insanların duyduğu acıya dönüşür Weltschmerz (Dünya Ağrısı).

Örneğin, nerede küresel güç odakları tarafından ilkin insanlığın başına kendi elleriyle yaratıp musallat ettikleri bir terör adı altındaki oyalama-sömürme ve kendi statükolarını koruma / daimî kılma taktiğiyle bir savaş çık-artıl-mışsa ya da savunmasız bir çocuk veya bir kadın istismara, taciz ve tecavüze uğramış, ölmüş ve/veya katledilmişse ya da bir orman bilinçli-bilinçsiz ateşe verilmiş veyahut bir yerlerde bir hak gasp edilmiş, yenmişse o yer neresi, hatta ne kadar uzakta olursa olsun, duymazdan gelemeyen, bana ne diyemeyen, omuz silkemeyen insanların yaşadığı tarifsiz acıların tam da karşılığıdır işte bu kelime: “Weltschmerz (Dünya Ağrısı).

Öyle ki bu ağrı-acı, en onulmaz türden “ölümcül bir ağrı”dır. Öyle hafife alınacak gibi değil. Bu, yaşama dair öyle bir yorgunluk-üzüntü, öyle bir derttir ki; dünyadır, derdimiz, insanda ağrı yapar. Dünyanın acıları ve ağrıları, diyorum; yüreğimizi zaten geriyor germesine de, dudaklarımızı da geriyor, yüzümüzü de. Sanki deriyi yarıp çıkacak yer arıyor. Kim bilir, belki de bunu çoğunuz otantik anlamda anlamadı; sanırım hiç de anlayamayacak gibi. Zira kimileri için dünyadan şikâyet etmek bile lükse giriyor. Kimilerinin varlık sebebi âdeta şu berbat yaşamın çarkını çevirmektir ama bilmezler ki bu çarkı bir durdursalar bu acı dünya hepten çöker, inanınız.

Gerçekte dünyası ağrımayan var mı? Âdeta yok gibidir. Değil mi ki sanki satın alınmış bir kumaş gibi önceden kesip biçmişler insanlığı. Hem de yetiştirildikleri gibi dikmişler. Uygun gördükleri bir mankenin de üstüne giydirmişler. Giydirmişler giydirmesine de neredeyse hepimizin çocukluk hevesleri kursaklarımızda kalmış gibi görünüyor. Zira büyüdükçe ağzımızda acılaşan bir tat var; sizler de aldınız bu acılaşan tadı ve şu an onu da hissettiniz değil mi? Daha başlarken insanlık, kaybetmiş oyunu. Değil mi ki hepten ne görmüşlerse onu istiyorlar, ne görmüşlerse onu bekliyorlar! Ne acı ki ille de onlara benzeyelim istemişler. Değil mi ki neredeyse, hepten sıkışmış, daralmış, ezilmiş bir hâldeyiz; hem de bir yarın-uçurumunun kenarında. Kaldı ki zaten insan bir anlamda -bir yönüyle- sanki bir uçurum.

Bu bağlamda, bu doğrultuda sayıca çok pes edenler de, o yarın-uçurumunun kenarından düşenler de, yok değil hani. İşte sizlere, yaşanmış bir örnek. Bütün yalnızlar gibi özgür, bütün özgürler gibi yalnız bir insanın ölüm nedenidir bu “Weltschmerz (Dünya Ağrısı)”. Evet, gerçek, yaşanmış, acı bir hikâye:

Avusturya-Macaristan doğumlu, Yahudi roman ve oyun yazarı, gazeteci ve biyografiker Stefan Zweig, (1881-1942) bu büyüyen, normalleşen ve alkışlanan kötülükle mücadele edilemeyeceğini, kötülüğün bitmeyeceğini, kötülerin tükenmeyeceğini düşünür ve vazgeçer bu dünyadan. Oysa o, gençliğinin daha ilkbaharında, henüz 23 yaşındayken felsefe doktorasını tamamlamış, eserleri elliden fazla dile çevrilmiş, döneminin en önemli edebiyat ödüllerini de almış olan çok okunan, çok sevilen seçkin bir yazardı. Bir savaş karşıtıydı o aynı zamanda. Başlangıçta böyle değilken bizzat savaşın acı gerçeklerini -korkunç manzaralarını- [Galiçya (Doğu Avrupa) Cephesinde] görüp dikkatine kaldırdıktan sonra bir savaş karşıtı olur ve yazılarını da bu doğrultuda (savaşın anlamsızlığı ve gereksizliği hakkında, savaş karşıtı yazılar) kaleme alır. I. Dünya Savaşı’nın patlak verdiği sıralardaki bu savaş karşıtlığının anlamı kelimenin tam anlamıyla bir hainlik-vatan hainliği olarak algılanmıştır genel kamuoyu nezdinde. Nihâyet eline silah almamayı başarıyor ve sadece savaş arşivinde görev yapıyor -insanlığın acısını kayıt altına alıyor-.

Peki ya sonuç? Çok acıklı-dokunaklı; patetik (pathétique)”. Kendisi gibi olan birkaç dostuyla birlikte verdiği savaşa karşı koyuşu (savaş karşıtlığı) sonuçsuz kalıyor. I. Dünya Savaşı bitiyor bitmesine de dert bitmiyor ve Almanya’da Naziler iktidara geliyor. Yeni bir fırtına-kasırga, bir facia dönemi daha başlıyor. Hem bir savaş karşıtı ve hem de bir Yahudi oluşu nedeniyle artık onun için kendi memleketinde yaşama olasılığı tamamen ortadan kalkmış oluyor. Derken, memleketinden kaçmak, bir nevi hicret etmek zorunda kalıyor ve ilkin İngiltere’ye, ardından Amerika’ya ve nihayet son durağı Brezilya’ya yol alıyor. O, “Nazilerden artık çok, ama çok uzaktadır, lakin dünyadan uzak değildir”; insanlık adına aldığı olumsuz haberler onu derin bir hayal kırıklığına ve umutsuzluğa sürükler. İşte tam şurasında, zihninde ve yüreğinde en onulmaz türden bir ağrı hisseder. İşte bu ağrının adıdır “Weltschmerz (Dünya Ağrısı)”.

Evet, sonuç demiştik; sonuç çok patetik. Yaşadığı tüm bu hayal kırıklıkları, büyük umutsuzluk ve çaresizlik onu eşiyle birlikte 23 Şubat 1942’de intihara sürüklüyor.

“Bütün dostlarımı selamlarım!

Hepsine uzun geceden sonra gelen tanın kızıllığını görmek nasip olsun!

Ben her zamanki gibi sabırsızlığımla önden gidiyorum!”

İşte, bu yukarıdaki notu bulurlar onun ve eşinin yanı başında. Stefan Zweig bu büyüyen, normalleşen ve alkışlanan kötülüğe karşı konulamayacağını, kötülüğün bitmeyeceğini, kötülerin tükenmeyeceğini düşünür ve vazgeçer bu dünyadan. Tıpkı, çoklukla İngilizce dilinin en büyük yazarı ve dünyanın en iyi oyun yazarı olarak anılmış, İngiltere’nin ulusal şairi ve “Avon’un Ozanı” olarak da bilinen İngiliz şair, oyun yazarı ve oyuncu William Shakespeare’in (1564-1616) yazdığı, “66. Sone” adlı, Can Yücel’in dilimize çevirdiği şu şiirde olduğu gibi:

“Vazgeçtim bu dünyadan tek ölüm paklar beni,

Değmez bu yangın yeri, avuç açmaya değmez!

Değil mi ki çiğnenmiş inancın en seçkini,

Değil mi ki yoksullar mutluluktan habersiz,

Değil mi ki ayaklar altında insan onuru!

 O kız oğlan kız erdem dağlara kaldırılmış,

Ezilmiş, hor görülmüş el emeği, göz nuru!

Ödlekler geçmiş başa, derken mertlik bozulmuş.

Değil mi ki korkudan dili bağlı sanatın,

Değil mi ki çılgınlık sahip çıkmış düzene,

Doğruya doğru derken eğriye çıkmış adın,

Değil mi ki kötüler kadı olmuş Yemen’e!

Vazgeçtim bu dünyadan, dünyamdan geçtim ama,

Seni yalnız komak var, o koyuyor adama!” (5)

William Shakespeare’in yazdığı, yine aynı “66. Sone” adlı şiirin Talât Sait Halman’ın çevirisi; bir de buna bakalım:

“Bıktım artık dünyadan, bari ölüp kurtulsam:
Bakın, gönlü ganiler sokakta dileniyor!
İşte kırtıpillerde bir süs, bir giyim kuşam,
İşte en temiz inanç kalleşçe çiğneniyor,
İşte utanmazlıkla post kapmış yaldızlı şan,
İşte zorla satmışlar kızoğlankız namusu,
İşte gadre uğradı dört başı mamur olan,
İşte kuvvet kör-topal, devrilmiş boyu bosu,
İşte zorba, sanatın ağzına tıkaç tıkmış!
İşte hüküm sürüyor çılgınlık bilgiçlikle,
İşte en saf gerçeğin adı saflığa çıkmış,
İşte kötü bey olmuş, iyi kötüye köle;
Bıktım artık dünyadan, ben kalıcı değilim,
Gel gör ki ölüp gitsem, yalnız kalır sevgilim!” (6)

Belki de Stefan Zweig, meslektaşı Yaşar Kemal’in “İnce Memed”e söylettiği cümleleri okusa fikri değişir, umuda bir şans daha verebilirdi ama olmadı. Oysa İngiliz şâir, eleştirmen, filozof ve teolog Edward Young (1683-1765) çok uzaklardan şöyle terennüm ediyordu: “Orijinal olarak doğuyor, ama kopya olarak ölüyoruz! Orijinal doğup bir kötünün kopyası olarak ölmemek için lazım olan tek şey, ‘ümit’tir! (7)

Son tahlilde evet, bu dünyada iyiler her zaman, belki de çoğu zaman kazanamayacak, kaybedecektir; zira bu dünyada ‘oyunu kuralına göre oynayan’ın ‘hamle hakkı sınırlı’ görünüyor. Bu yüzden bir iyinin elde edebileceği en büyük galibiyet, hep iyi olarak kalması, iyi kalmak için direnmesidir. Bir kötünün adi bir kopyasına dönüşmemesidir. Kim bilir, bu dünyadan yanlış şeyler beklediğimiz (bir beklenti içine girdiğimiz) için dinmiyor-dinmeyecek bu ağrı; evet, bu ağrı “Dünya Ağrısı (Weltschmerz)”.

“Ne çok anlam yükledik, şu küçücük dünyaya.

Bi’ bakıp dönecektik, oturduk kalkamadık.

Acılardan kuleler yaptık, sevgiyi tutsak ederek.” (8)

Peki, çözüm nedir? Çözüm -belki de- bu ağrıyla yaşamayı kabullenmekte, bu ağrıyla birlikte ‘otantikçe yaşamaya çalışmak’ta yatıyordur. Zira en derinlerde hissettiğimiz o ağrı var ya, hani o dinmeyen, tarif de edilemeyen en onulmaz ağrı; işte o, bizim insan kalan yanımız. Tamam, tamam olmasına da yine de içinizden şöyle soranları duyar gibiyim: “Tüm bunlara rağmen, yok mu bir kurtuluş-başarı ümidi?” Sanırım bu sorunuzun yanıtını, Anadolu Rock türünün kurucularından, Türk Rock Müziği sanatçısı, besteci, tiyatrocu, sinema oyuncusu, merhum Muhtar Cem Karaca (1945-2004) vermiş:      

“Sendelesen bile bazı yürümek var ya;
Oh, ne rahat deyiverip yayılmak varken…
Kim demiş, köşe başında tezgâh kurmuşlar?
Düşmüş işportalara sevda gibi sevdalar!

Doğuştaki o muhteşem güzellik bile,
Nereden gözlersen gözle,
Dolu dolu gözyaşı ile
Kan ile terle değil mi!?
Ömrüm! Ömrüm! Ömrüm! Ömrüm!

Elâlemdir neler derler, yaşamak var ya;
Öküz altında buzağı aranırlarken,
O ki bir an içindir, tuz basılır yaralara!
Hasretlerden süzülünür sevda gibi sevdalara!

Doğuştaki o muhteşem güzellik bile,
Nereden gözlersen gözle,
Dolu dolu gözyaşı ile
Kan ile terle değil mi!?
Ömrüm! Ömrüm! Ömrüm! Ömrüm!” (9)

Ve nihâyet, epilog (sonsöz):

Şimdi söyler misiniz; sizin tam olarak nereniz ağrıyor? (10) Bu sefer de epilogda bir değişiklik yapıp makalemize bir şiirle nokta koyalım:

“Yaşlı Şifacıdan Ruha:

Ağrıyan sırtın değil yükün,

Ağrıyan gözlerin değil adaletsizlik,

Ağrıyan başın değil senin düşüncelerin!

Boğazın değil, kızgınlıkla söyleyemediğin ve ifade edemediklerin.

Miden değil ağrıyan, ruhunun hazmedemedikleri.

Karaciğerin değil ağrıyan, o kızgınlık.

Ağrıyan kalbin değil, sadece sevgi.

Ve en güçlü ilaç, [otantik (Z.C.)] sevginin [özbeöz (gerçek) (Z.C.)] kendisidir! (11)

Dipnotlar:

(1) Bkz. HESSE, Hermann; “Demian: The Story of Emil Sinclair’s Youth (Demian: Emil Sinclair’in Gençlik Hikayesi)”, -ilk basım “Emil Sinclair” takma adıyla (mahlası) 1919’da yayınlanmıştır- & HESSE, Hermann; “Demian: A Dual-Language Book”, p.xiv., Stanley Appelbaum, Courier Dover Publications, 2002. [The first English translation by N. H. Priday was published in 1923 in New York by Boni & Liveright; it was re-issued in 1948 by Henry Holt.]

(2) Bkz. Weltschmerz|Romantic Literary Concept;Encyclopedia Britannica. Ayrıca bkz. https://www.britannica.com/ art/Weltschmerz. (Erişim Tarihi: 14.02.2021).

 (3) Bkz. BRAUN, Wilhelm Afred; “Types of Weltschmerz in German Poetry(Alman Şiirinde Weltschmerz Türleri .)”, Columbia University Press., London,  1905 & STELZIG, Eugene L.; “Hermann Hesse’s Fictions of the Self: Autobiography and the Confessional Imagination (Hermann Hesse’nin Benlik Kurguları: Otobiyografi ve Günah Çıkarma Hayal Gücü)”, p. 81, Princeton University Press., Princeton, NJ: 1988. 

(4) Bkz. BEISER, Frederick Charles; “Weltschmerz: Pessimism in German Philosophy, 1860-1900 (Dünya Ağrısı: A-man Felsefinde Karamsarlık, 1860-1900)”, p.1, Oxford University Press. 2016.  

 (5) Bkz. SHAKESPEARE, William; “66. Sone”, çev. Can Yücel, Cumhuriyet Kitap, Sayı: 497, s.19 & YÜCEL, Can; “Her Boydan”, Dost Yay., İstanbul, 1957. Ayrıca bkz. http://www.siirparki.com/canbaba22.html & http://sub1.farmaupdate. com/siir/w/william_shakespeare/66sone.html (Erişim Tarihi: 14.02.2021)

(6) Bkz. SHAKESPEARE, William; “66. Sone”, çev. Talât Sait Halman, “William Shakespeare, Soneler” Türkiye İş Bankası Kültür Yay., İstanbul, 2009. Ayrıca bkz. https://www.antoloji.com/sone-66-siiri/ (Erişim Tarihi: 14.02.2021)

 (7) Bkz. YOUNG, Edward; https://1000kitap.com/edward-young—149856/alintilar. (Erişim Tarihi: 14.02.2021)

 (8) Bkz. ERDOĞAN, Mehmet; 17.02.2021 tarihli yazısı, https://www.facebook.com/stories/1583570621734554/UzpfSVNDOjE2MjM3OTk3NjExNjI0NTE=/?bucket_count =9&source=story_tray (Erişim Tarihi: 17.02.2021)

 (9) Bkz. KARACA, Cem; “Ömrüm”, https://www.youtube.com/watch?v=sOehgXFXM1s (Erişim Tarihi: 14.02.2021)

 (10) Bkz. BOZKUŞ, Ahmet; 14.02.2021 tarihli paylaşımı [kimi yerler tarafımca deşifre edilip gerekli revizeler-modifiyeler(yenilemeler-düzenlemeler, eklemeler-değiştirmeler) eşliğinde makalede, yer yer kullanılmıştır. Bu vesileyle kendisine teşekkürlerimi sunarım.], https://www. facebook.com/ahmetbozkus (Erişim Tarihi: 14.02.2021)

 (11) Bkz. MÁRQUEZ, Ada Luz; 14.02.2021 tarihli yazısı, Fatma Karabulut’un “Ada, Luz Márquez”den alıntıladığı sözüyle düştüğü not(yorum), https://www.facebook.com/ ahmetbozkus. Ayrıca bkz. https://www.facebook.com/ada.l.marquez.9 (Erişim Tarihi: 14.02.2021).

Editör: Simge ARMUTÇU

By zekicoşkunsu

Şair, yazar, araştırmacı. Atatürk Üniversitesi İlahiyat Fakültesinden mezun oldu. Bilgi Eğitim ve Sosyal Araştırmalar Vakfı Mütevelli Heyeti üyesidir. "Natürel İlimler Felsefesi", "Operasyonel Araştırmalar", "Sibernetik" & "Semiyotik" vb. ilmi disiplinlere ilişkin konularda çalışmalar yapmaktadır.

Bir Cevap Yazın