Bir dut ağacı hatırlıyorum. O ağacın dallarına kurmuştum gizli yerimi. Bir evdeki tek kişilik koltuklardan birisini evin köşesine bitiştirerek arada kalan ufacık yerde kuruyordum kendi dünyamı. Her çocukluğun bir gizli yeri vardır, benimki bu ikisiydi. Neden yaparız bunu diye düşündüm geçen gün. Daha çocukken neden yuva içerisinde yalnızca bize ait olan bir yere daha ihtiyaç duyarız. Hepimizde ortak olan bu duygunun karşılığı nedir ? Oysa kimse bize bunu öğretmedi, tıpkı bir bebeğin emme refleksi ile doğması gibi doğamızın bir parçası olduğunu söyleyebiliriz sanırım. Bu isteğin taklit etme isteğimizden kaynaklandığını düşünüyorum ama sanki bundan biraz daha fazlası var gibi. Oyunlar dışında bize başka hazzı da yaşatıyordu bu. Ait olma isteği olabilir mi ? kendi istediğimiz ve hayal ettiğimiz dünyayla bir bağ kurma ve oraya ait olmak yani gördüklerimizi değil istediklerimizi de yaşayabildiğimiz bir dünya. Kendimize ait olma isteği, taklidi de iççine alan ama çok daha fazlasını kapsayan bir dünya, kendimize ait olma isteği, kendi kendimize yetebilme isteği ve diğerlerinin yapabildiklerini kendimizin de yapabildiğini görmek isteği.
“ Oyunlar gerçek yaşama ön hazırlıktır. “ diyor bazı pedagoglar. Ben bu konuda oyunların yaşama ön hazırlıktan da öte gerçek yaşamın ta kendisi olduğunu düşünüyorum. Her yetişkin de aslında bu oyunu oynamaya devam ediyor. Bazen istemediği rolleri üstleniyor bazense sevdiği rolleri üstleniyor ama bir rolden diğerine geçiyor ve her rolde olmak istediği, arzuladığı kişiyi gerçekleştirme amacı taşıyor. Bu performanstaki algısına ya da öyle algılatılanlara göre kendisi ya yeterli ya da yetersiz hissediyor. Yani Shakespeare’in dediği gibi “ tüm dünya bir oyun sahnesidir. “ Yaşamın yüzeyi oldukça sert ve acımasız görünse de derinlere indiğimizde insana büyülü bir güzelliği de hissettiriyor. Çocukluğumuzdaki gizli yerlerin bu sert ve acımasız dünyada hepimizi koruduğunu iddia edemem ama o çocukluğumuzun gizli yeri bizleri ileriki yaşlarımızda koruyor. Hem de öyle bir koruyor ki tüm dünya başınıza yıkılsa gidip oraya saklanabiliyorsunuz, dinlenebiliyorsunuz, kendi doğanızdaki masumiyete dokunabiliyorsunuz, saflığı yeniden hissedebiliyorsunuz. Aslında sizi hiçbir şeyin kirletemediğini ve çürütemediğini haykırıyor o güzel yer. Ben buradayım ve her şeyi gördüm, olanlar ya da olamayanlar senin suçun değil diyor. Sizi inceltiyor, sizi güçlendiriyor, sizi çürütmek yerine hata yapabilmenin aslında bir şeyler yapmaya çabalamak olduğunu, öğrenmek olduğunu, deneyim olduğunu ve bunlar olmadan daha iyi bir siz olamayacağınızı size söylüyor.
Çocukluğun gizli yerinde, oyunlarımızdan ve taklit etme iç güdümüzden çok daha fazlası var. Bunları neden istediğimizin kökenine kadar giderek, en dipte kendimizi yaşamak isteğine ulaşırız. Bununla birlikte bütün rollerden soyunup, çırılçıplak ve aslımıza en yakın yerde dinlenmek ve bunu hissetmek ihtiyacı da hissediyoruz. Eğer gizli yerlerimiz olmasaydı, bütün sahneler biraz yıkık, bütün roller üstümüze biraz dar ya da bol gelirdi. Yani içsel dengemizi bize yaşatan bir şey bu. Nesneler dünyası ile duygu ve düşünce dünyamızı birleştiren ve ikisi arasındaki o tatlı ve huzurlu bağı bize yaşatan bir şey.
Çocukluğumuzdaki gizli yerlerimizden çıkmaya başladığımızda yani büyüdüğümüzde ya da yaralarımızı sarıp sarmaladığımızda bunu içimize taşımayı da öğreniyoruz. Çocuklukta kurduğumuz o yer ne kadar güçlü ise büyüdüğümüzde de yaşamın sertliklerine karşı daha dirençli oluyoruz. Bu gizli yerleri büyüdüğünde duvarlarla örüp, kendisine kale yapanlarımız yani küsenlerimiz, duygu hassasiyetlerinde o güzel güçleri unutan ya da unutturulanlarımız da var. Oysa bu yerlerde duvar olmamalı. Çocukluğumuzdaki gibi ağaçlardan, minderlerden yaşamın ve doğanın içerisinde olanlarla kurulmalı bu gizli yerler. Eğer illa bir taş olacaksa, doğanın kendi kendisine oluşturduğu bir kaya parçasının arkası olmalı ama asla tuğlaları kendimiz taşımayı ya da birilerinin bunu önümüze koyup umursamamasına ve bu şekilde oluşan duvarlar örmeyi kabul etmemeliyiz. Kalede yalnızca kendini savunabilirsin oysa yaşam, ileri gidip kendini ve yaşamı keşfetme istediğinden oluşur. İçimize taşıdığımız gizli yerlerimizi büyüdüğümüzde de doğamızdan ve doğadan uzak tutmayalım.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın