Hüsameddin Tarık Başbilen

Pascal epistemolojik olarak kalbi akla ve mantıki sürece önceleyip ayrı kategorilermiş gibi sunar. Bunun felsefi ve teolojik bağlamda ismi ise fideizmdir. Bilindiği gibi, “fideizm”in Batı felsefe geleneğinde, dolayısıyla dini epistemolojide radikal fideizm, skeptik fideizm, Wittgensteincı fideizm ve ılımlı fideizm gibi çeşitli türevleri vardır. Diğer fideizm türleri bir yana, burada asıl konumuzu ılımlı fideizm teşkil etmektedir.[1] Bu ılımlı fideistler arasında Pascal’ı da görebiliyoruz. Pascal’ın Düşünceler isimli eserinde St. Augustinus’dan etkilendiği açık bir şekilde anlıyoruz. O da Augustinus gibi akıl-kalp ilişkisine ket vurup birbirinden farklı değerlendirir ve teolojik epistemolojinin farklı bir basamağı olan bu yapıyı savunur.

Descartes’ın Tanrı’ya ulaşmada kullandığı metodik şüphe yöntemini ve Tanrı inancını mantıki çıkarsamalarla gerçekleştirmesi aslında Pascal için mümkün değildir. Çünkü imanın, yani kalbin aklın nedenlerini bilemeyeceğini söylemiştir. Pascal akıl ve iman çatışmasını radikal fideistler gibi savunmamıştır. O aslında aklın imana hizmet ettiğini ve öncelik olarak aklın değil imanın olduğunu ve aklın burada hizmetçi görevi gördüğünü söylemektedir.[2]Biz hakikati sadece akılla değil, kalple de biliriz[3] sözüne baktığımızda da aklın kalp ile karşı karşıya gelemeyeceğini, kalbin dini epistemolojide öncelenmesi gerektiğini ve Pascal’ın ılımlı fideizmini anlıyoruz. Pascal fideizmi, “imanın makul gerekçelerinin olması gerektiğini kabul etmekle birlikte, dinin istediği imanın, bu gerekçelerin sınırını ve gücünü aşan bir sarsılmaz kabul ve teslimiyet olduğunu savunan imancılık anlayışı”dır.[4]

Pascal epistemolojisi 3 farklı kaynaktan yararlanmaktadır. ”Akıl, Kalp, Duyular” olmak üzere üçlü tasnif yapılmaktadır. Peki, Pascal’ın kalbi bilginin bir kaynağı olarak sunması ne ifade etmektedir? Aynı zamanda kalbin bilginin lineer süreçte nasıl bir eklemleme ve dayanım sağladığı modern felsefede hala tartışılan bir felsefi problemdir aslında. Kalbin bilgisine, kaynaklığına ne kadar güvenebiliriz? Pascal’ın kalp dediği şey nedir? Kalp, Pascal’a göre, metafiziksel düşünsel nesnelerin yorumlanması, algılanması, yani hissedilmesi için nihai bir araçtır. Metafiziksel olguları ve ideleri kavramamızda kalbin rolü önceliklidir. Akıl ise kalbe yön tayin edebilir. Çıkarımları kuvvetlendirebilir ve sistemleştirebilir. Pascal, insanı gerçek mutluluğa ve hakikate ulaştıracak şeyin akıldan ziyade kalp olduğunu vurgular.[5] Fakat daha sonraki kitap bölümünde mutluluk, hakikat aslında iman ile gerçekleştirilebilir bir yapıdadır. İman olmadan, sezgisel düşünme olmadan hakikati, metafiziği kavramak olanaksız hale gelmektedir. Pascal’ın teoloji ve epistemolojik anlayışı aslında kalbi önceliyor, aklı ikinci planda bir sistem, bir araç, alet olarak görüyor. Fakat Pascal’ın kalbi öncelemesinin belli dayanakları vardır.

Pascal aynı zamanda aklı belirli kategorilere ayırıp epistemolojik olarak dini, yani teolojik bir alanı bir arada görüyor, alanlarının ve beslendiği kaynakların aynı fakat yöntemlerinin farklı olduğunu belirtiyor. Ayrıca Pascal ılımlı bir fideist olarak Augustinus’un şu sözlerinden de etkileniyor: ”Filozofların kitaplarında ne bunlardan ne itiraf gözyaşlarından ne senin fedakârlığından ne ruhsal üzüntünden ne pişman olmuş o kırgın yürekten söz edilir.[6] Pascal “Akıl kalbin nedenlerini bilmez.” sözü ile de aslında metafiziksel unsurların, hakikatin, yani gerçekliğin aranmasında sezgisel bilginin felsefi bilgiden önde anlatmak istiyor. Aynı zamanda Pascal felsefi bilgiyi spekülatif bulur ve hakikat arayışı için doğru olduğunu söylemez.

Pascal, çağdaşı olan Descartes’a da ağır eleştirilerde bulunmuştur: “Benim Descartes’ı affetmem mümkün değil. Descartes tüm felsefesini Allah’a yer bırakmadan kurabilse galiba çok memnun olurdu. Fakat parmakları ona hareket halindeki dünyayı Allah’a yer bırakmadan kurmasına yardım edemedi. Ne ki, bu raddeden sonra, onun Allah için de bir faydası dokunmadı.[7] Descartes da Pascal gibi dini bütün bir Hıristiyan, bir bilim insanı ve matematikçiydi. Tanrı’nın varlığının mantıkla kanıtlanabileceğini düşünüyordu. Pascal ise aynı fikirde değildi. Ona göre Tanrı inancı kalple ve imanla ilgiliydi. Filozofların genellikle Tanrı’nın varlığı konusunda kullandıkları akıl yürütmeler onu ikna etmiyordu. Sözgelimi, Tanrı’nın elinin kanıtını doğada görebileceğinize inanmıyordu. Ona göre bizi Tanrı’ya götürecek olan organ beyin değil, kalpti.[8] Descartes kendi benliğini bir öncülle desteleyerek Tanrı’yı, tabiri caizse, bir koltuk değneği olarak kullanır, bunu bir araçmış gibi görür ve aslında nihai olarak amacı da dış dünyanın gerçekliğini kavratabilmektir. Pascal zaman zaman Tanrı tasavvurları konusunda pek çok filozofa eleştiride bulunmuştur fakat odaklandığı ve aynı zamanda çağdaşı olan Rene Descartes’a ayırt edici eleştirileri olmuştur ve onun Kartezyen felsefesinin çıkmazlarını anlatmak için de şunu belirtmiştir: “Dini ibadetin objesi olan Tanrı ile felsefi düşüncenin ilkesi olarak kabul edilen Tanrı[9] olarak birbirinden ayrı iki özlü-iki mahiyetli Tanrı anlayışını aslında ateizme kadar sürükleyebilir. Aynı zamanda Rene Descartes’ın aslında Tanrı’nın ispatında ve Dış Dünyadaki gerçekliğin ispatlanmasında kullandığı dedüktif ve metodik şüphe aslında çok spekülatif gözükmektedir. Nietzsche de modernite olarak algılanan bu rasyonalist felsefenin aslında ruhsal olarak tek tipleştirdiği ve din ile bilimi barıştırmak için kullanılan bir enstrüman olarak kullanıldığını söylemektedir. Descartes’ın Kartezyen felsefesine modernite eleştirisi ve şüphenin varlığının üzerinden bir eleştiri getirir Nietzsche. Nietzsche’ye göre “Ben”, tüm öznel deneylerimizin altında yatan, birliğini sağlayan ve onları mümkün kılan bir töz değildir. Hatta “Ben”in apriori olarak bir töz olduğunu öne sürmek de “meşru” bir adım değildir. Nietzsche’nin Descartes’a tepkisi Wille zur Macht’ta şöyle dile getirilir: “ ‘Düşünülür: dolayısıyla düşünen vardır.’ Fakat bu töz kavramına olan inancımızı baştan apriori olarak doğru (wahr) kabul etmek demektir: -‘düşünülüyorsa düşünen varlığı zorunludur’. Bu bizim dilbilgisinden kaynaklanan bir alışkanlıkla ürettiğimiz bir yapıdır; her’ yapılana (Tun) karşılık bir `yapan’ (Tater) koyar.”[10]

Pascal kalbin mahiyetini üst bir çerçeve çizerek akıldan üstte tutar ve metafizik olguların, nesnelerin varlığının (Tanrı gibi) ne apriori ne de  aposteriori olarak kanıtlanamayacağını, bunu -transandantal bir olay olarak- aklın algılayamayacak bir düzeyde olduğunu söylemektedir. Hatta bu Kartezyen felsefeyi bir Don Kişot öyküsüne benzetmektedir.[11] Burada Kant’ın evrenin sonsuz mu sonlu mu olduğunu ya da Tanrı’nın varlığının-yokluğunun transandantal-diyalektik olarak ispatlanamayacağını ve bunlara antinomi dediğini biliyoruz. Pascal bunun iman/kalp segmenti içerisinde sezgisel bilgi ile gerçekleşeceğini söyler. Bu sezgisel bilginin de sanki odanın içine yansıyan bir ışık gibi olduğunu ya da unutulan bir bilginin ya da hatıranın hatırlanması ile birdenbire gerçekleşeceğini söyler. Kısacasını şunu söyleyebiliriz: Descartes’ın ”Düşünüyorum o halde varım.” sözüne Pascal, ”İnanıyorum o halde varım.” sözü ile karşılık vermiştir. Tabi, öncelikle Pascal epistemolojisinde Akıl çeşitleri vardır fakat Aklın sınırlılıkları’nın ve kalbin neden epistemolojik kaynak önceliği taşıdığının temellendirilmesinin aklın özsel ve ussal çözümlemesi ile gerçekleştirileceğini düşünüyorum. Öncelikle temel argümanları öne süreceğim:

*Düşüş Öğretisi

Rab, Tanrı Âdem’e, “Karının sözünü dinlediğin ve sana ‘Meyvesini yeme’ dediğim ağaçtan yediğin için Toprak senin yüzünden lanetlendi” dedi.[12] Pascal fideist salt imancı birisidir ve Kitab-ı Mukaddesin Hz. Adem’in Hz. Havva aracılığı ile Yılan metaforu ya da şeytan tarafından kandırılarak dünyaya gönderilmesi ve bunun sebebi olarak insanın aklının yetersiz oluşunu ve akla güvenilmemesi gerektiğini söylemektedir. Zaten aklı olsaydı insanın cennetten çıkmasına gerek kalmayacaktı. Bu düşüş öğretisi insan için akla güven olmayacağının en sarih kanıtıdır.

*Aklın Yetersizliği

Mevcut felsefi sistemde Akıl, Tanrı gibi algılanabilir. Hatta Hegel felsefesinde bu iş son raddeye varmış ve Mutlak Tin/Geist/Akıl/Ruh, burada ne denirse densin, idealist diyalektik düzlemde ilahi bir cevherdir. İlahiden kastedilen şey ister metafiziksel olsun, yani aşkınsal, ister süreç denkleminde varlıkta bir gelişimsel ontolojik süreç olsun; bunun sonsuzluğu hiçbir şekilde yadsınamaz. Fakat Pascal’ın ılımlı fideizminin kalbi öncelemesi o dönem için makul karşılanabilir. Pascal, akla sınır çizerek evrenin kendisini bir nokta gibi yuttuğunu ve kendisinin ise onu kavrayamadığını söylemektedir.[13] Pascal aynı zamanda akılla Tanrı’nın varlığına ulaşabilenler olduğu gibi aslında Tanrı’nın yokluğuna da ulaşabilenlere dikkat çeker ve ona göre aslında akıl iki taraflı istismar edilen ve doğruluğuna güvenilmeyecek bir şeydir. Saf aklı burada devre dışı bırakan Pascal aklın her şeyi bilemeyeceğini söyler.

Antinomi kavramına dikkat çekecek olursam, antinomi Kant’ın ortaya attığı bir terimdir. Yasaların veya önermelerin kendi aralarında çelişikliğidir. Bu önermeler üzerinde deney yapılamayacağı için karşılıkları da aynı güçle ileri sürülebilir. Sözcük oyunlarına dayanan kozmolojik tanıtlarsa her iki karşıt önerme için ileri sürülebilir. Kant nesneye olduğu gibi özneye de kesin bir bilinmezlik yakıştırır ki bu gibi kozmolojik önermelere saf usun çatışkıları adını verir ve bunları dört ana çatışkıda toplar:

1)Nicelik çatışkısı: “Evren sınırlıdır-Evren sınırsızdır.”

2)Nitelik çatışkısı: “Özdek bölünmez atomlardan yapılmıştır-Özdek sonsuzca bölünebilir.”

3)Bağıntı çatışkısı: “Her şey zorunlu olarak bağıntılıdır-Hiçbir şey zorunlu olarak bağıntılı değildir.”

4)Kiplik çatışkısı: “Evrenin nedeni olan zorunlu bir varlık vardır-Evrenin nedeni zorunlu bir varlık değildir.”

Kant’ın antinomilerine göre ne evrenin sonsuzluğunu ne de Tanrı’nın varlığını kanıtlayabiliriz. Ontolojik, teleolojik, kozmolojik delillerin çözülmesinin nedenlerinden biri saf aklın bunu destekler bir argüman üretmesi olarak görülmesidir aslında. Pascal burada duygusallıktan arınmamış olan aklı eleştirip, ihtiraslarımızdan kurtulup imana dayanmamız gerektiğini ve sonsuz tane de delil bulsak insanın içindeki o şüphenin akılla beraber duygusallık içinde çözülebileceğini anlatır.

DIŞ VE İÇ FAKTÖRLER

Pascal aklın bedenimizden dolayı bizi yanılsamalara sokacağını ve ayrıca bunun bilgi kaynağında oluşturduğu etkilerinin çok ileri boyutta sıkıntılara sebebiyet vereceğini, duyularımıza kolektif bir şekilde güvenilemeyeceğini, aynı zamanda duyulardan arınmış akıl tasvirinin mümkün olamayacağını söylemiştir. Bunun için Pascal kalbi önceler. “Aklın ne derece tefessüh ettiği farklı ve aşırı adetlerin sayısında görülebilir.”[14] Aslında kalbin sahih bir akıl olduğunu, yani matematiksel akıldan ötede bir yer aldığını söylemektedir. Bir diğer sebep de şudur: İradenin farklı tercihler ile birlikte aklın hareketinin olasılıksal veya lineer epistemolojik düzlemde şans unsurunun tartışılması modern epistemolojide bunun bir yansımasıdır. Ayrıca iradenin varlığı başıbozuk ve içerisi boştur. Akıl iradenin kendi bilincine varabileceği aşamayı temsil ettiği için Schopenhauer felsefesinin merkezi kavramlarından biri olduğu söylenebilir. Fakat bu akıl iradenin kişide yarattığı bencil istekleri gerçekleştirmek isteyen bir araç olma yerine iradenin farkına varıp onu yaşamın her alanında tanımlama peşinde olmalıdır. Schopenhauer’a göre iradenin kör başlayan var olma süreci kendisinin farkına aziz, sanatçı ve filozofların aklı vasıtasıyla varmaktadır.[15] Buradan istencin/iradenin aslında aklı bir vasıta alarak kullandığı ve aslında insan benciliğine hizmet ettiğini, kendini merkeze koyan ”cogito”nun artık gitgide radikal bir özneci anlayışa sebebiyet vermesi ortaya çıkar.

Pascal, ”Allah’ın varlığı hakkındaki delillerin sayısını çoğaltmakla değil, ihtiraslarımızın sayısını azaltmakla iman ve itikat sahibi olunabilir.”[16] demektedir. İnsan zihninin Tanrı’ya inanmamasının ya da inanmasının argümantasyonunu akıl aleti üzerinden yapılması Pascal tarafından eleştirilmiştir. Pascal nedenselliğin objeler aleminde geçerli olduğunu ve bunu akılla kavrasak bile metafiziksel ontolojik sahanın içerisinde aklın yerinin olmadığını ve aklın burada kaynaklık edemeyeceğini söylemektedir. Pascal’ın dini teolojik inanç sistematiği salt kalp veya sezgiye dayanmamaktadır. Akıl-İman uzlaştırılmasını yapmaya çalışmış ve Tanrı’ya inanmayı bu ikisinin dengeli bir şekilde hareketi sürecine sığdırmıştır. İnancın akıl ve eleştiri süzgecinden geçmiş olduğu sahih bir iman istemektedir Pascal.

İmanın Rasyonalitesi’ne gelecek olursak, Pascal ılımlı Augustinus’dan etkilenmiş bir fideist olarak tanımlanır. Radikal fideistlerden farklı olarak ılımlı fideizm, Pascal’ın yaptığı gibi, akıl ve imanın uzlaştırılmasını sağlamak ve bunu doktrinleştirmek ister. İlkçağdan beri akıl ve imanın birbirinin zıttı mı, aynısı mı ya da tamamlayıcısı mı tartışmaları olmuştur. Orta çağ Hıristiyan skolastisizmi ile birlikte ilk yüzyıllarda radikal fideizm yükselmiş ve bununla beraber radikal fideistlere karşı ılımlı fideist gruplar çıkmıştır. Ne saf akıl ile ne de saf bir spritüal yöntemle Tanrı’nın varlığını kanıtlanamaz. O bahis olarak anlattığı şeyi geliştirip Tanrı’ya inanmanın bir lütuf olduğunu ve bunun Hıristiyan teolojisiyle desteklendiğini söylüyor. Pascal, İmanı Rasyonelleştirme denemesinde akıl ile imanın inanç bağı ile birbirine bağlanmasıyla rasyonelleşmenin mümkün olabileceği sonucuna ulaşır. Bu durum ise Pascal’ı teoloji ve felsefe skalasında ılımlı fideizmin savunucusu yapar.[17]

Sonuç

Filozofların Tanrısı ve Descartes’ın Kartezyen felsefesindeki çıkmaza dikkat çeken Pascal’a göre, “insanın en önemli iki hastalığı, onu Allah’tan uzaklaştıran gurur ile onu dünyaya bağlayan şehvettir. Filozofların yapıp ettikleri, sürüp giden bu hastalıkları en azından birini korumaktır.”[18] Pascal filozofların aklı mutlaklaştırmalarına ve ihtiraslarından dolayı yanılgıya düştükleri Descartes felsefesinin ve modern felsefenin pozitivist-rasyonalist düzlemde eksiklerinin olduğuna ve akıl kategorilerinin önemine vurgu yapmaktadır. Pascal burada filozofların sadece doğal aklı kullandığını ve doğal aklın hakikate ulaştıramayacağını söylemektedir. Kant’a kadar uzanan Transandantal mantık ve idealist diyalektik, daha sonra Marks tarafından geliştirilecek olan materyalist diyalektik aslında Pascal’ın yerdiği ve önüne geçmeye çalıştığı bir süreçtir. Bu bir taşmadır, önü alınmaz bir mutlak olma çabasıdır. Mutlak akıl kendini beslemeye devam etmiş, bu, modern dünyayı etkisi altına alan Hegel’de zirveyi bulmuştur. Pascal’ın ılımlı fideistliği bir bakıma ideolojik gözükmekte ve bütün filozofları zan altında bırakmaktadır. Pascal’ın kendi itikadi sistematiği içerisindeki bu güncel modern felsefe eleştirisini yapması aslında kendi içinde çatışkıları ve çelişkileri barındırmaktadır. Sonuç olarak Pascal, ”Akıl kalbin nedenlerini bilmez.” diyerek Descartes ve Kartezyen felsefenin teolojik-felsefi düzlemde eleştirisini yapmış ve bunu kendi epistemolojik anlayışı çevresinde temellendirmiştir.


[1]Radikal fideizme (katı imancılık) göre dinsel öğretiler, felsefi ve rasyonel açıdan anlamlı değildir.

Burada dinsel hakikatlerin kabul edilmesi tamamen imanî bir meseledir. Bkz. Soren Kierkegaard, “Faith as Passionate Commitment”, The Rationality of Belief in God, ed. George I. Mavrodes, Prentice Hall Inc., Englewood Cliffs, New Jersey 1970, içinde, s. 190.

Akıl-iman ilişkisiyle ilgili olarak ortaya çıkan ılımlı imancılık ve katı imancılık hakkında geniş bilgi için bkz. William J. Abraham, An Introduction to the Philosophy of Religion, Prentice-Hall-Englewood, New Jersey 1985, 7-10. Bölümler.; Ahmet Cevizci, Felsefe Sözlüğü, Paradigma Yay., İstanbul 2002, s. 417. Süleyman H. Bolay, Felsefi Doktrinler ve Terimler Sözlüğü, Akçağ Yay., Ankara 1996, s. 191.

Fideizmin farklı türevleri hakkında genel ve özlü bilgiler için bkz. Hanifi Özcan, “Birbirine Zıt İki Epistemolojik Yaklaşım: Temelcilik ve İmancılık”, Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Necati Öner Armağanı (içinde), C: XL, Ankara 1999, s. 165 vd.

[2]Düşünceler, s. 75-77

[3] Düşünceler s.110

[4]Şahin Efil, Pascal Epistemolojisinde Kalbi Akla Öncelemek

[5] Düşünceler s. 145

[6]Augustinus, a.g.e., s. 161.

[7] Düşünceler s.274

[8] Nigel Walburton, Felsefenin Kısa Tarihi, s.113

[9] Gilson, a.g.e., s. 80

[10]Wille zur Macht, Bölüm: 484

[11] Düşünceler s.280

[12] Kitab-Mukaddes, Yaratılış

[13] Kemal Özmen, “Pascal’daki Montaigne”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Aralık 1993 cilt 10, Sayı 2, s. 25.

[14] Düşünceler s.85

[15] Batı Felsefesi Bağlamında Schopenhauer’a Göre Akıl ve Hakikat, Ahmet Uğurlu

[16] Düşünceler s.113

[17]Blaise Pascal’ın İmanın Rasyonelliğine Dair Düşünceleri Üzerine Bir Analiz, Abdullah Basmacı

[18] Düşünceler, s.69

Kaynakça:

Basmacı, Abdullah (2017); “Blaise Pascal’ın Felsefesinde İmanın Rasyonelliği,” Yüksek Lisans Semineri, Necmettin Erbakan Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Felsefe ve Din Bilimleri Ana Bilim Dalı Din Felsefesi Bilim Dalı

Efil, Şahin (2010); “Pascal Epistemolojisinde Kalbi Akla Öncelemek,” Hikmet Yurdu Düşünce-Yorum Sosyal Bilimler Araştırma Dergisi, Cilt 3, Sayı 6, s. 135-157

Gilson, Etienne (2007); Orta Çağda Felsefe, Kabalcı Yayınları, İstanbul

Kitab-ı Mukaddes Yaratılış 3:17

Öner, Necati (1999); “Fideizm,” Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 40, s. 165 vd.

Özmen, Kemal (1993), “Pascal’daki Montaigne”, Hacettepe Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Dergisi, Cilt 10, Sayı 2, s. 25.

Pascal, Blaise (2012); Düşünceler, (Çev: İ. Z. Eyüboğlu), Say Yayınları, İstanbul

Uğurlu, Ahmet (2016); “Batı Felsefesi Bağlamında SchopenHauer’a Göre Akıl ve Hakikat,” Abant İzzet Baysal Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Dergisi, Cilt 16, Sayı 1, s. 381-395

Walburton, Nigel (2007); Felsefenin Kısa Tarihi,(Çev: G. Ateşoğlu),Alfa Yayıncılık, İstanbul

Wille zur Macht, Bölüm: 484

Editör: Simge Armutçu

Reklamlar
One thought on “Pascal’ın Ilımlı Fideizmi”

Bir Cevap Yazın