Serdar AKMAN

 Dünyada çok fazla acı var. Depremler, seller, felaketler, hastalıklar doğal kötülüğün; cinayet, işkence, tecavüz ise ahlaki kötülüğün örnekleri. Bundan yüzyıllarca yıl önce Epiküros, “Her şeye gücü yeten mutlak iyi bir Tanrı nasıl olur da dünyadaki bunca kötülüğü hoş görebilir?” diye sormuştu. “Eğer Tanrı kötülüğü durduramıyorsa mutlak bir güce sahip değildir. Öte yandan kötülüğü durdurabilecek güce sahipse isteyerek durduramıyorsa böyle bir Tanrı’nın mutlak olarak  iyi olduğundan söz  edilemez. Bu durumda her şey Tanrı’ dan geldiğine göre kötülük de Tanrı’dan geliyor olmalı. Yani Tanrı kötülüğün ve olmasını istiyor olmalı.” Epiküros’tan sonra da bu soru yüzyıllar boyunca  ayakta kaldı ve teizme karşı getirilen en güçlü argümanlardan biri haline geldi. 

Teizme yöneltilen bu eleştiriye teistlerin çok eskiden beri bir sürü yanıtları olmuştur. Klasik yanıt da Allah’ın bir nedeni olduğudur. Allah insanlara özgür irade vererek ve bununla imtihana tabii tuttuğu için insanı iki seçenek arasında bırakmıştır. Yani, Allah’ın bir nedeni olup O, her şeyi bir amaç üzerine kurmuştur. Amacın ne olduğuna geleceğiz lakin bu noktada teizme eleştiri yönelten çevrelerin, özellikle ateizmin, Allah’ın bir nedeni/amacı olmadığını göstermesi elzem olacaktır. Allah’ın hiçbir nedeni yok -ki kötülüğe izin vermesi için hiçbir bir nedeni yoktur, denmesi gerekiyor. Çünkü iddia sahiplerinin eleştirdikleri olgunun tümünü sistemli bir şekilde ele alıp ona göre bir sorgu yapması doğru olacaktır. Zira eleştirilen olgu olan İslam’ a göre, evet; kötülük var olmakla beraber, Allah’ın buna izin vermesinin bir hikmeti(nedeni) de var. Bu nedene ve amaca çalışmamda peyderpey değineceğim. Lakin şunu da ifade etmeliyim ki, ateizm doktrinine göre evrenin, hayatının bir nedeni/amacı bile yok. Biz yine de bu iddiaya karşı cevap verelim.

1.AÇIKLAMA MODELİ: ÖZGÜR İRADENİN VARLIĞI 

Özgür irade savunmasına göre özgür irade bir üstünlüktür ve bu üstünlük özgür iradesi olmayan varlıklardan daha değerlidir. Çünkü özgür iradenin üstünlüğü bizim bir madde yığınından ibaret olmadığız savunmasıyla özgür iradenin bizlere anlam katmasıdır. İyilik ve kötülüğün de anlamlı olması için iradenin burada esas bir rolü var. Dolayısıyla ahlaki iyiliğe yetenekli varlıklar yaratmak için ahlaki kötülüğe yetenekli varlıklar da yaratılmalıdır.  Tanrı’nın yarattığı bu özgür iradeli varlıkların bazılarının ahlaki kötülüğe sebep olması son derece doğaldır. Yanlışı seçen bu varlıklar Tanrı’nın mutlak kudretine de mutlak iyiliğine de engel teşkil etmez. 

Burada “Tanrı neden sadece özgürce iyi eylemler gerçekleştirecek bireyler yaratmadı?” sorusu da anlamsızdır. Çünkü özgürce hareket etmek ve sadece iyi eylemleri seçebilmek birbiri ile çelişkilidir. Eğer sadece tek bir ihtimal varsa burada özgür iradeden söz edilemez.

2.AÇIKLAMA MODELİ: AHLAKIN NESNEL ÖLÇÜTÜ 

Öncelikle şunu belirtmeliyiz ki; ateizmin ahlakı temellendirememesiyle ahlakın nesnel ölçütü ancak Allah’la mümkün olabilir. Çünkü kime ve neye göre biz bir eylemi iyi ve kötü olarak nitelendireceğiz? Ahlakın nesnel ölçütü nedir? Ahlakın kaynağını Allah olarak görmeyen ve her şeyi maddeden ibaret sayan, evrenin bir amacı olmadığını beyan eden ateizme göre ahlakın kaynağı toplumun kendi belirlemiş olduğu normatif kurallardır. Diyelim ki öyle, bu durumda toplumlar arasındaki doğru ahlakın ölçütü ne olacaktır? Öznel ve toplumdan topluma değişen doğrular da gerçek bir ahlak ilkesi barınamaz. Her zaman bir üst (akıl) mahkemeye ihtiyaç duyuyor olacağız. Şuurdan yoksun atomlar vicdan, merhamet gibi duyguları oluşturacak kudrete sahip olmadığından bu konular bilimin dışında kalır. Zira bilim sadece dış dünyada gerçekleşen olaylar arasındaki korelasyonu açıklar. İç dünya metafiziğin alanına girer. Tabi ateizm, natüralizme prangalanmasıyla ve natüralizmin ön kabul dogmalarına kandığı için metafiziği reddetme durumunu taşımaktadır.

3. AÇIKLAMA MODELİ: ALLAH YOKSA KÖTÜLÜĞÜ NESNEL OLARAK TANIMLAYAMAYIZ

Tanrı yoksa her şey mubahtır.” -Dostoyevski

Allah yoksa zaten bir şeyin kötülük olarak tanımlanmasının mümkün olmadığının bilinmesi gerekir. Çünkü Allah yoksa tüm tanımlamalar, insanların anlayış ve kabulleri doğrultusunda şekillenen sübjektif tanımlardan ibaret kalacaktır. İnsanüstü bir kural koyucu ve yol göstericinin olmadığı bir ortamda, tanımlamaların insanlar üzerinde bağlayıcı olması söz konusu edilemez. Zannedilenin aksine, şayet bir şey kötülük olarak tanımlanabiliyorsa ya da başka bir ifade ile objektif bir kötüden söz edilecekse tam da bunun için Allah’ın varlığına ihtiyaç vardır.

Yani bir şeyin kötü olarak tanımlanması ancak Allah varsa mümkündür. Ahlak da bilimsel bir olgu olmayıp vicdan gibi manalar da metafizik olduğundan ve atomların iradeden ve idrakten yoksun olmasından da dolayı ahlak ancak fiziğin dışındaki bir açıklamayla yorumlanabilir. 

4.AÇIKLAMA MODELİ: KÖTÜLÜK HİÇLİKTİR

Augustinus’un kötülük problemi karşısında verdiği yanıt aslında kötülüğün var olmadığıdır. Peki, nasıl?  Augustinus kötülüğün bir yoksunluk olduğunu beyan eder. Nasıl ki körlük pozitif anlamda yoksa, aslında körlük görme işlevinin yerine getirilememesiyse, yani bir çeşit yoksunluğu belirtiyorsa aynı şekilde kötülük de aslında iyiliğin olmadığı, iyiliğin ihmal edildiği durumdur. Bu durumda kötülüğün iyilikten bağımsız bir mevcudiyeti yoktur. Tanrı kötülük yapabilir mi? Hayır, çünkü kötülük hiçliktir.  Bu açıdan bakıldığında, kötülüğün kendi başına bir varlığı olmadığını esas alarak, kötülük yapılan bir şey olamaz. Yani günah, yapılan bir şey olamaz. Sadece iyiliğin ihmal edildiği anlamına gelir. Bunun yeterli bir yanıt olmadığını biliyorum ve devam ediyorum. ‘Kötülük iyiliğin yokluğu veya iyiliğin ihmal edildiğidir’ üzerine bir örnekle size izah etmek istiyorum.

Albert Einstein tarihin en önemli fizikçilerinden birisi olmasının yanı sıra popüler kültürde çok öne çıkan bir bilim insanıydı. Küçük Einstein’ın ateist profesörünü nasıl mat ettiği efsanesini örnek olarak lanse ediyorum. Hikâyenin bilinen versiyonu şu şekilde:

Üniversite profesörü öğrencilerine şu soruyu sorar:

– “Var olan her şeyi Tanrı mı yarattı?..”

Bir öğrenci ayağa kalkar ve cevaplar:

– “Evet, her şeyi Tanrı yarattı!”

Profesör sorusunu yineler ve öğrenci yine “Evet efendim” diye cevaplar. Profesör devam eder:

– “Eğer her şeyi yaratan Tanrı ise kötülüğü yaratan da Tanrı’dır. Çalışmalarımızda uyguladığımız kesinleştirme prensibine göre de kötülüğü yaratan olduğuna göre, Tanrı kötüdür…”

Çocuk, profesörün bu mantık yürütmesi karşısında şaşırır ve yerine oturur. Profesör, Tanrı’nın insanların içinde yarattığı bir efsane olduğunu kanıtlamış olmaktan mutludur. Bunun üzerine başka bir öğrenci ayağa kalkar ve profesöre şu soruyu sorar:

– “Soğuk var mıdır sayın Profesör?”

Profesör şaşırır:

– “Nasıl bir soru bu böyle? Tabii ki var.” diye cevaplar. “Sen hiç soğukta üşümedin mi?..”

Bunun üzerine çocuk şöyle söyler:

“Hayır profesör, aslında soğuk yoktur… Fizik yasalarına göre gerçek hayatta biz ‘sıcaklığın yokluğu’na ‘soğuk’ adını veririz. Aslında soğuk diye bir şey yoktur. O sadece sıcaklığın yokluğunda duyumsadıklarımızı tarif etmek için ürettiğimiz bir kelimedir” der ve devam eder:

– “Karanlık var mıdır profesör?”

Profesör cevap verir:

– “Tabii ki vardır. Sen hiç karanlıkta kalmadın mı?”

Çocuk bir kez daha atılır:

– “Korkarım gene yanılıyorsunuz Sayın Profesör… Çünkü esasında karanlık diye bir şey de yoktur. Gerçek yaşamda karanlık ‘ışığın yokluğu’na verilen addır. Biz ışık üzerinde çalışabiliriz ama karanlığı çalışamayız. Gerçekte, biz Newton’un prizmasını kullanarak beyaz ışığı kırar ve renklerin çeşitli dalga uzunlukları üzerinde çalışabiliriz. Fakat karanlığı ölçemeyiz. Bir basit ışık karanlık bir mekânı aydınlatarak karanlığı kırmış olur, yani karanlığı geçersiz kılar. Çünkü gerçekte karanlık yoktur, ışıksızlık vardır. Mesela siz uzayın ne kadar karanlık olduğundan nasıl emin olursunuz? Işığın miktarını ölçerek! Bu doğrudur değil mi? Öyleyse karanlık denilen şey, insanlar tarafından ışığın olmadığını anlatmak amacıyla kullanılan kelimedir.”

Profesör afallamıştır ve çocuk ekler:

– “O zaman size son bir soru daha sormak isterim Sayın Profesör… Şeytan var mıdır?”

Profesör bu kez pek emin olamamakla birlikte yine de cevaplar:

– “Vardır. Açıkladığım gibi, biz onu her gün, her yerde görürüz. O, dünyadaki işlenmiş tüm suçlarda, şiddette yer alır. Bunların tümü şeytanın kendisinden başka bir şey değildir.”

Çocuk ‘hayır’ anlamında başını sallar profesöre:

– “Şeytan yoktur efendim. Yani kendi başına yoktur… Şeytan basit olarak Tanrı’nın yokluğudur. O aynen karanlık ve soğukta olduğu gibi insanın Tanrı’nın yokluğunu tarif etmek için yarattığı bir kelimedir. Kötülük ve Şeytan, insanın Tanrı’yı ve sevgisini yüreğinde hissetmediği zaman yaptıklarına verilen addır. O, aynen sıcaklığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘soğuk’, ya da ışığın olmadığı yere adını verdiğimiz ‘karanlık’ gibidir. Şeytan ve kötülük, Tanrı’nın içimizde olmadığı anda yaptıklarımıza verdiğimiz addır.”

Profesör kürsüde afallamıştır…

Kötülük hiçliktir açıklama modeline dönecek olursak, siz Tanrı’nın iyi olduğunu söylediğinizde iyiliğin Tanrı’nın bir çeşit niteliği olduğunu söylemezseniz. Ya da söyler misiniz?  Tanrı iyidir; ne demek bu? Tanrı bilgilidir, güçlüdür dediğinizde sanki iyilik, güç, bilgililik, böyle Tanrı bir töz ve bunlar da O’nun tek tek sahip olduğu nitelikler olarak algılanıyor. Oysa iyilik Tanrı’nın bir niteliği olamaz. Bunun nedeni Tanrı’nın varlığına ilişkin ortaya atılan en güçlü argümanlardan bir tanesi olan karmaşıklık argümanı.

Argüman şunu söyler: Evren kadar karmaşık bir şeyin tasarlamaya ve sürdürmeye yetkin herhangi bir varlık olmalı. O halde bu karmaşık evrenin akıllı bir tasarımcısı olmalı. Karmaşıklıktan yoksun olanın nitelikleri arasında bir ayrım olamaz. Yani bir töz var ve bir de onlarca farklı farklı nitelik olamaz. Çünkü karmaşıklıktan yoksun basit ve zorunlu olmalı. Bu açıdan basit olan neyse o olmalı. Yani biz iyilik, bilgi, güç dediğimizde Tanrı iyilik, güç, bilgi sahibi demeyiz aslında. Tanrı bilgi, güç ve iyiliğin kendisidir, deriz. O bu nitelikleriyle varlıksal olarak özdeştir. Bu durumda iyilik, Tanrı’nın sahip olduğu bir şey değil, iyiliğin tam da kendisidir. Şimdi de kötülük meselesi kısmına gelelim. Tanrı iyiyse kötülük olamaz. Ateist argümanlardan birisi de budur. Augustinus’un aşmaya çalıştığı ise tam burası. Tanrı iyiyse ve iyiliğin kendisiyse aynı zamanda kötülüğü nasıl barındırdığı konusundaki krizi aşmaya çalışmaktadır. Ve kötülüğü iyiliğin bir derecesi olarak görerek bu sorunu aşmaya çalışmıştır.

5.AÇIKLAMA MODELİ: MUTLAK İYİLİK VARDIR; KÖTÜLÜK İYİLİĞİN POTANSİYELİ OLUP KÖTÜLÜK, İYİLİĞE HİZMET ETMEKTEDİR. 

Kötülük iyiliğin yokluğudur, asli varlığı, tözü yoktur. Örneğin ışık karanlık ilişkisini düşünün. Odada lamba yanıyor ve dışarısı karanlık olduğunda kapıyı açtığında ne olur? Dışarıdaki karanlık içeriye girer ve ışığa yenilir. İçerideki ışık dışarıya da taşar ve karanlığı yok eder. Işık salttır; lakin karanlık varlık değil, bir durumdur. Kötülük bizim sınırlı algımızın göreli sonucudur.

Işık asli, karanlık göreli; iyilik de ışık gibi asli, kötülük de karanlık gibi görelidir.

Mutlak kötüyü ispat etmeden, Tanrı’ya peşin yargı yapılamaz. Işık karanlık benzetmesi de ışığın asli olduğunu ispatlar.

Öyle bir kötülük söyleyin ki, iyiliğe hizmet etmiş olmasın. Savaşlar mı? Savaşlarla biz barışın değerini anlıyor ve bununla hukuk bilgimizi geliştiriyoruz. Örneğin savaş kaynaklarıyla (roket) biz uzaya çıkma fırsatı bulduk. Pragmatik getirisi çoğaltılabilir. Elbette savaş kötüdür, lakin kötülük bir varlık değil, potansiyeldir. Şu da bilinmeli ki kötülük yapan insan bir şeyi sırf kötülük olsun diye yapmaz. Hiçbir ideoloji, hiçbir otorite kötülük olsun diye çığırtkanlık yapmaz. Hatta yaptığı kötülüğü, iyilik için yaptığını beyan eder. Hitler bile üstün ırk iddiasıyla Alman ırkıyla daha güzel ve üstün bir dünya oluşturacağını düşünüyordu. Tabii ki bu yanlış ve eksik bir iyiliktir.

Zira Sokrates der ki: “Hiç kimse bile bile kötülük işlemez, kötülük bilginin eksikliğinden ileri gelir.” 

Problemin felsefi boyutu çok derin olmakla beraber fazlaca değinmek gerektiği için başka bir yazıda felsefi boyutunu ele alacağım. Şimdi ise olayın dini boyutuna bakacak, bunu maddeler halinde kötülük probleminin aslında bir problem olmadığını izah ederek açıklayacağım. 

1. MADDE: MUSİBETLER ALLAH’IN YOKLUĞUNA VE ATEİZM’E DELİL DEĞİLDİR

Öncelikle şunu belirtelim ki kâinatta kötülüklerin ve çirkinliklerin olması bir yaratıcının (Allah’ın) yokluğuna delil olamaz. Neden mi?  Mesela bir müze ya da sergi alanı düşünelim. Buraya gelen insanlar ilgi alanlarına göre içerideki eserleri beğenir ya da beğenmezler. Hiç resimden anlamayan birisi sergiye gittiğinde, ünlü ve takdire şayan bir resim eseri gördüğünde “Bu resmin hiçbir anlam yok ve ben bu resimde düzensiz ve karmakarışık çizgiler görüyorum” diyecektir. Halbuki resimden anlayan birisi için o eser mükemmel bir özelliğe sahip olmakla beraber her bir ayrıntısında da birçok mana yatar. Evet, sanattan anlamayan birisi eseri beğenmeyebilir ama bu eserin sanatkarı yoktur anlamına gelmez. Öyle değil mi? Bir eserin çirkin bulunması, sanatkarın yokluğuna delil olamaz. Kâinata bakan insanın bazı musibetleri çirkin bulması, başa gelen hastalıkları beğenmeyerek sebebini anlayamaması sanatkarın, yani Allah’ın yokluğuna delil değildir. Çünkü çirkinlik olduğunu düşünmek dahi bir sanatkara işaret eder. Peki, o zaman onca musibetlerle insanın boğuşma sebebi nedir?

2. MADDE: MEKANIN AÇILIŞ AMACI NEDİR? 

Bir şeyin kusurlu ya da kusursuz olduğuna nasıl karar kılarız? Yapılış amacına bakarak anlaşılır. Bir mekân (müze ya da kâinat) yapılış amacına göre faaliyet gösteriyorsa o zaman bu mekan güzeldir, kalitelidir deriz. Amacına yönelik çalışmıyorsa mekânın çirkin ve kusurlu olduğunu söyleriz. Mesela kütüphanenin yapılış amacı insanların çalışması için sessiz ve güzel bir ortam sağlanmasıdır. Şimdi kütüphaneye dışarıdan ilk defa gelen birisi ortamı inceleyip bu sessizlik hoşuna gitmeyerek şunu söyleyebilir mi?: “Bu ortam ne bu kadar sessiz, neden hiç hareket konuşan yok. Ne kadar hatalı ve kusurlu bir tasarım!” Elbette hayır çünkü kütüphane zaten sessizliği gerektiren, o amaçla açılmış bir ortamdır. Yani kütüphanenin sessiz olması, kaliteli ve güzel bir tasarım olduğuna işarettir. Ya da bir spor salonunu düşünün. Buraya ilk defa gelen birisi insanların yorulduklarını, kan ter içerisinde kaldıklarını, yerde bitkin halde yattıklarını görse şunları söyleyebilir mi?: “Bu insanlara kim zulmediyor? Yazık değil mi bu insanlara?  Ne kadar da zulüm dolu ve kusurlu bir ortam!” Elbette diyemez. Çünkü bu mekânın açılış amacı zaten insanların eforla gelişme gösterdikleri bir ortama dayalı bir yer olması. Aynı bu örneklerdeki gibi de kâinatın belli başlı bir açılış amacı vardır. İçinde yaşadığımız kâinattaki olayların da iyi mi kötü mü olduğunu kâinatın açılış amacına bakarak anlayabiliriz.

Mesela bu amaçlar arasında sanatçının (Allah’ın) isimleri ve sıfatlarını tanımak ilk sırada gelir. İmtihanlarla mücadele edilip yükselmek ve sabır denemesinden geçmek gibi birçok madde sayılabilir:

1.) Allah’ın isimlerini ve sıfatlarını tanımak.

2.) İmtihanlarla mücadele edilip yükselmek.

3.) Sabır denemesinden geçmek.

Bu amaçlara göre kainata bakarsak sıkıntıların, musibetlerin ve hastalıkların bulunması zaten gereklidir. Müze, kütüphane ve spor salonlarının amaçlarındaki gereklilikler gibi.

Örneğin hastalıklar olmazsa Allah’ın eş Şafi (şifa veren) sıfatını bilebilir miydik? Ya da açlık olmasa Rezzak (rızık veren) sıfatını? Elbette hayır…

3. MADDE: HANİ KUSUR VARDI?

Bu maddede ise doğa olayları ve hastalık gibi sonuçlarla Tanrı’nın kusurlu bir tasarım yaptığına dair getirilen eleştiriyi irdeleyeceğim.

Tamam da depremler niye oluyor? Niye başımıza geliyor? Kusursuz olduğunu söylediğimiz Allah hastalığı niye veriyor?  Bu gibi söylemler ateistlerin çok kullandığı söylemlerdir. İnsan hastalanıyor, gözü bozuluyor, yatağa düşüyor; doğru mu? Kusursuz diyorsunuz bunlar oluyor… Şimdi niye öyle bir eleştiri beyan edip kusur olduğunu söylüyorlar? Hastalığın kötü olduğuna inandıkları için olabilir mi? İlk olarak, hastalıkları ve musibetleri kötü olarak mı tarif edeceğiz? Öncelikle kötülüğü anlayıp daha sonra kötülük problemi üzerinde tefekkür etmemiz elzem olacaktır. 

Şimdi, bir şeyin kusurlu olup olmadığını nasıl anlarız? Mesela ben, “Bu bardak buraları süpürmüyor arkadaş! Bu ne kadar kusurlu bir bardak!” desem saçma olur değil mi? Peki, bir şeyin kusurlu olup olmadığını biz o zaman nasıl anlıyoruz? Yapılış amacından. Yani bunun bir amacı vardır. Bu amaç yerine gelmediği zaman biz buna kusurlu deriz. Bardağı yapanın bardağı burayı süpürmesi için yapmadığından dolayı bu süpürmüyor ortalığı diye kusurlu diyemeyiz. O zaman insanın da yaratılışının kusurlu olduğunu iddia edilmesi için birilerinin neyi bilmesi lazım önce?  İnsanın yaratılış amacını bilmesi lazım. Peki, bir ateist için insanın yaratılış amacı var mı?

Bir şeyin amacını bilmeden o şeyin kusurlu oluşundan bahsetmek anlamsızdır. Önce şeylerin amacını bilmek, daha sonra o amaç yerine geliyor mu yoksa gelmiyor mu diye bakmak gerek. Buna göre biz kusur isnadı yaparız veya yapmayız. Dolayısıyla musibetlere, hastalıklara da bu yönden bakacağız.

Cam ile ayna… Cam normalde yansıtmaz, peki ayna niye yansıtır?  Arkası siyah olduğu için. Peki ya, “Bu camın arkası karanlık, önü parlatıyor, tamam da, arkası karanlık. Bu niye karanlık, bu bir kusur” diyebilir miyiz?  Hayır, hatta öndeki parlaklığa sebep olan arkasının karanlığı. Sanatçının amacı sanatını göstermek. İsimlerinin ve sıfatlarının bizde yansıması lazım. Mesela açlıkla O’nun Rezzak ismini tanıdığımız gibi… Açlık diye bir şey olmadığını düşünün, yemek yok. Biz Allah’ın Rezzak ismini (rızık veren) nasıl anlayacaktık?  Anlayamazdık. Yani aynanın amacı neydi?  Işığı yansıtmak. Nasıl yansıtıyordu? Arkasının kararmasıyla ancak yansıtıyordu. Biz açlık karanlığıyla Allah’ın Rezzak ismini üstümüzde yansıtıyoruz. Şafi (şifa veren) ismini hastalık olmazsa bilebilir miydik? Hastalık diye bir şey yok; Allah Şafi’ymiş. İnsan ise Allah’ın Şafi ismini hastalık olmadan nasıl anlayacak? Anlayamaz. Amaç neydi ki?  Asıl hastalık olmaması kusur olurdu. Bir bardak nasıl ve ne zaman kusurlu olur? Bardak amacını yerine getiremez ise işte o zaman kusurlu olur. Hayatın amacı Allah’ın isimleri yansıması ve şuurlu varlık olan insanın da bunu anlaması ve tefekkür etmesiyse o zaman Şafi ismini anlayamayacağımız bir format olsaydı, dünyada bu hastalıksız bir format olsaydı kusur o zaman olurdu. Yani kusursuz olmasıdır hastalığın olması; böylece insanlar Şafi ismini tanıyor. Doğru mu? Dualar ediyoruz ve şifa bulunca Şafi ismi tecelli ediyor.

Açlık diye bir şey olmasaydı Allah’ın Rezzak ismi tecelli edemezdi ve kusur o zaman olurdu. Yani ortaya çıkmıyor isim, göremiyorsun anlamıyorsun. Yaratıcı bizden ne istiyor?  Ne neye hizmet ediyor? İnsana her çeşit ihsanını hissettirmek istiyor. Her bir nimetini tanıttırmak istiyor. İnsanı daima şükre sevk etmek istiyor. Elbette sıhhat ve afiyeti verdiği gibi hastalıkları ve dertleri de verecektir. Zıddıyla bilinir ve var olur her şey. Buna bir başka madde de değineceğiz. 

Konuşma nimetini nasıl anlarız? Kekeme birine rastladığımızda, yani zıddıyla karşılaştığımızda anlarız. Kekeme biriyle rastlamazsak konuşma nimetini okuyamazdık. İşte bunun için kekemeye kusurlu diyemeyiz. Çünkü yaradılış gayesine uydu bu iş. Bütün hastalıkları böyle değerlendirmemiz lazım. Musibetler de öyle; deprem olmadığı zamanlarda yeryüzünün sarsılmadığı aylardır aklımıza geliyor mu?  Niye?  Çünkü bir şey devam etse tesirini kaybediyor. Ama deprem oluyor, bir yerde yıkımlar olunca bununla yeryüzünün sarsılmadığı nimetini anlamış oluyoruz. Zıddıyla anlamı kavramış oluyoruz. O yüzden depreme kusurlu diyemeyiz. Bir şey hatırlatıyordur, bize bir mesaj vermektedir.

Mevlâna’nın çok güzel bir iyilik kötülük tanımı var: “Seni Allah’a yakınlaştıran şey iyi, uzaklaştıran şey ise kötüdür.” diyor. Şimdi ateistlerin söylediklerini hatırlayalım. Hastalıklar, depremler ve bunlar kötü diye yaratılış amacını kavramadan Allah ya kötü ya bunları durduracak gücü yok, diye düşünüyorlar. Mevlâna’nın tanımına göre bizi Allah’a yakınlaştıran şey işte birinin kekeme olması, depremlerin olması, hastalıkların olması vs. gibi şeylerdir. Bunlar bizi Allah’a yakınlaştıran şeyler ise bunlara kötü diyemeyiz. Bunlar bizi uzaklaştırıyorsa ancak kötü diyebiliriz.

4. MADDE: ASLINDA HER ŞEY GÜZELDİR YA DA NETİCESİ İTİBARİYLE GÜZELDİR.

Aslında kâinattaki her şey güzeldir. Evet bir şey ya doğrudan güzeldir ya da neticesi sonucu itibariyle güzeldir. Kötülük diye düşündüğümüz birçok mesele dahi sonuç itibariyle nice güzelliklere sahiptir. İnsan bencil yapısı ile kendisine faydası olmayan bir olay görse, onu hemen kötü olarak tanımlar. Halbuki olay tüm insanlara fayda sağlıyorsa ve genel bir yararı varsa “o olay güzeldir” deriz. Mesela kış aynı sevmeyen ve kışın sürekli hasta olan birisi, “Ben kış ayını sevmiyorum. Kış ayı bir kusur, çirkinliktir” diyemez. Çünkü sonucuna bakarsak kış ayı yaşam için olmazsa olmaz bir doğa olayıdır. Kişisel ve yüzeysel bir yorumla kış ayını kusur ve kötü olarak yorumlamak hatadır. Hastalıklar olmazsa tıp bilimini, depremler olmazsa sismoloji bilimini, sıcaklıklar ve soğuklar olmazsa terminoloji bilimini, kültürel-etik olaylar olmazsa sosyoloji ve felsefe bilimini biz nasıl bilim yapabilirdik? Zorluklar olmasaydı nasıl teknoloji bilimini yapabilirdik? Sorunlar olmasaydı nasıl ilerleyebilirdik? Her şeyde bir hikmet vardır, öyle değil mi?

5. MADDE: HER ŞEY ZIDDIYLA BİLİNİR

Aslında güzelliği fark ettiren çirkinliğin varlığıdır. Çünkü her şey zıddıyla bilinir. Mesela soğuk olmazsa sıcak bilinmez. Karanlık olmazsa aydınlık bilinmez. Düzensizlik, çirkinlik, kötülük diye nitelendirdiğimiz olaylar aslında bizim düzeni iyiliği ve güzelliği fark etmemizi sağlayan meselelerdir. Düşünsenize, hiç çirkinlik olmasa güzelliği anlayabilir miydik?  Karanlık olmasa aydınlığı, sıcaklık olmasa soğukluğu algılayabilir miydik? Demek ki anlam için zıt kavramlar gereklidir.

Mesela bir ayna düşünelim. Ayna güzel ışığını çok güzel yansıtabilir. Ancak bu özelliğe sahip olabilmesi için aynanın arkasının mat olması gerekmektedir. Öyleyse deriz ki, aynanın arkası olan mat kısım yansıtmayı sağladığı için güzeldir. Aynı bu şekilde insan da Allah’ın isimlerini yansıtan bir ayna hükmündedir. Yansıtma özelliğine sahip olabilmesi için ayna misali mat olan, karanlık taraf olan meselelerle de karşılaşması gerekir. Hastalanan bir insan bir bakıma ayna hükmüne geçip Allah’ın Şafi ismini yansıtacak duruma gelir. Sürekli düzen içerisinde yaşayan bir insan artık düzenin güzelliğini ve kıymetini anlayamaz. Anlayabilmesi için zıddı tezahür etmesi gerekecektir. Mesela depremler kusur veya kötülük olarak görülebilir. Yüzeysel bir akılla baktığımızda çok zararlı ve düzensizlik olarak görülebilir. Ama aslında bize düzenin ne olduğunu bir mektup gibi işaret eden depremlerdir. Depremler bize yerin aslında normal günlerde sarsılmadığını hatırlatarak sabit bir yeryüzünün nimet olduğunu kavratır. Evet, düzeni fark ettiren düzensizliği, onu ortaya çıkarmasıdır. Tabii ki depremlerin varlığının da bir düzenle olduğunu bilmemiz gerekecektir. Zira deprem bilimini bir düzen dahilinde yapıyoruz. Düzenin olmadığı yerde de bilim yapılmaz. Sismoloji diye bilinen deprem bilimi bunun için vardır. Güzeli güzel yapan çirkinin çirkinliğidir. Öyleyse düzensiz zannedilen meseleler dahi hakikatte güzeldir.

6. MADDE: GAFLETTEN UYANDIRMA NİMETİ

Diğer bir nokta ise daimî güzellik insanı gaflete sokarak ahireti (sınav gününü) unutturur. Musibetler aslında görevini ve ahiretini unutan insan için bir uyarı ve uyandırma nimetidir. Sarhoş halde olan bir insan olayların farkına varamaz. Ziyanda olarak doğru yapıyorum diye hiç olmadık yanlışlar yapar. Burada ise onu uyandıracak, ona bir bakıma su serpecek birisi gereklidir. Ona su serperek aslında ona en güzel iyilik yapılmış olur. İnsan vazifesini unutarak gafletten kurtarılmasına muhtaçtır. Çünkü, düşünün, insan kendini yeterli ve iyi hissettiği zaman yükseklere çıkar ve ancak düşünce anlar ve tövbe ederek kendini geliştirir. Öyleyse musibetleri kötülük değil, teşekkür edilecek bir nimet olarak görmeliyiz.

7. MADDE: TEKAMÜL (OLGUNLAŞMA)

Diğer bir husus ise insanın olgunlaşma sürecidir. Mesela bir sporcu veya askeri eğitimdekiler ciddi ve ağır koşullar altında eğitim gerçekleştirirler. Ronaldo’yu Ronaldo yapan onun her gün antrenmandaki zorlu eğitimleri değil midir? Bir orduyu sağlam ve güçlü yapan da ordunun eğitim çetrefilliğidir. İşte aynı bunun gibi dünya da eğitim alanıdır. İnsan da bu dünyada Allah’ı tanımaya, imtihan sahasında ciddi bir eğitime gönderilmiştir. Öyleyse musibetler ve sıkıntılar da insanın gelişimi için vardır. Sabır ve rızayla mücadeleyi tamamlayanlar ebedi mutluluğa erişir. İnsan bu dünyada başına gelenleri kötülük olarak görmüşse de aslında aynı maneviyatı bir eğitim gibi bu zorluklar insanı kuvvetlendirir. Böylelikle insan Allah’a daha da yakınlaşır ve bu eğitim sonucunda başarıyla ciddi kazançlarla ayrılır.

8. MADDE: ALIŞKANLIKLARIN KIRILMASI

Yaratıcı belirli yasalarla kanunu sürekli işletmesi bizleri bu yaratılış tasarımın mükemmelliğinin O’nun kontrolünde olduğunu bazen unutturabiliyor. Mesela belli aşamalardan geçip bir damla meniden embriyoya, oradan 2 ayaklı, 2 elli, bir beyin sahibi olarak sistemler halinde var oluyoruz. Artık bu olaya alışan insan bunu gözünde normalleştirmeye başlar ve bunu Allah’ın kontrolünde unutmaya başlar. Çünkü bu durum sürekli devam ettiği için insana normal ve olması şart bir meseleymiş, bir hikmet değilmiş gibi gelebilir. Ve devamında şükretmeye dahi gerek duymaz. Mükemmel sistemi artık fark etmeyen ve her şeyi sıradan gözüyle gören bir insanı gafletten Allah zıddıyla (sakat insanlar gibi) uyandırabilir. Ama şunu da unutmayalım: bu farklılıklar %1’lik bir dilim içerisinde dahi değil. Bunu anlamak için tsunami vuran kıyılarla vurmayanları, deprem olan zamanlarla olmayanları, kurtarıldığımız hastalık sayısı ile yakalandığımız hastalık sayısını, gün içinde yaşatılan insan sayısıyla öldürülen insan sayısını karşılaştırmamız ve buna benzer kıyasları yapmamız yeterli. Bununla birlikte bizi bütündeki hayırdan koparıp ayrıntıda, yüzde birde boğduğu gerçeğiyle yüzeysel bir perspektiften derin bir düşünceyle her şeyin göründüğü gibi olmadığı ve bu tür yüzeysel eleştirilerin de bir cevabı olduğunu görüyoruz.

9. MADDE: MANTIĞIN SONRADAN ANLAŞILMASI

İnsanın mantığı sürekli bir gelişim halindedir. Sürekli olayların mantığını sonradan anlayan insan faydalı ve zararlı olanı hayatı boyunca öğrenmeye çalışır. Bazen faydalı olayları zararlı sanabilir. Örneğin; ebeveyni tarafından aşıya götürüldüğünde, çocuğun aşıdaki acıya ve korkuya dayanarak, ebeveynlerini kötü olarak yorumlamasından sonra aşının faydasını daha sonra anlaması, aslında ebeveyninin kendisine şefkatle iyilik yaptığını daha sonra anlaması gibi. Evet, mantıkla bakacak olursak hakiki manada çirkinlik ve kötülük aslında yine yoktur. Allah’ın uyarılarıyla bir mektup gibi bize mesaj veren musibetleri aslında bir merhamet taşıdığını görüyoruz. Anlamamız zaman alabiliyor. Sonsuz merhametiyle bizi güzelliklere boğan Allah’ın gönderdiği bir uyarı da rahmet olmaz mı? O acıyandır ve bağışlayandır ki ikaz etmektedir. Bizi düşünüp bir mesaj gönderen Allah elbette ilim sahibidir.

10. MADDE: ÖNGÖRÜLEMEMEZLİK

Bizler sınırlı algımızla olay ve konseptleri ne kadarını anlıyoruz ki ahkam kesiyor ve tevazudan uzak bir edayla kesinlik konuşabiliyoruz. Bir olayın tüm içyüzüyle arka planıyla algılayacak bir bilince sahip olmadığını Kehf süresinde Hz. Musa-Hızır kısasında görmekteyiz:

60. Ey Muhammed! Bir vakit Musa genç adamına demişti ki: “İki denizin birleştiği yere ulaşıncaya kadar gideceğim yahut senelerce gideceğim.”

61. Bunun üzerine ikisi de iki denizin birleştiği yere vardıklarında balıklarını unuttular. Bu arada balık, denizde yolunu bulup kaybolmuştu.

62. İki denizin birleştiği yeri geçtikleri zaman, Musa genç arkadaşına: “Kuşluk yemeğimizi getir. Gerçekten biz bu yolculuğumuzda epey yorulduk” dedi.

63. Adam: “Gördün mü! dedi. Kayaya sığındığımız vakit doğrusu ben balığı unutmuşum. Onu hatırlamamı, muhakkak şeytan bana unutturdu. O denizde garip bir yol tutup gitmişti.”

64. Musa da demişti ki: “İşte aradığımız o idi.” Bunun üzerine izlerine dönüp gerisin geri gittiler.

65. Nihayet kullarımızdan bir kul buldular ki, biz ona katımızdan bir rahmet vermiş ve tarafımızdan bir ilim öğretmiştik.

66. Musa ona: “Allah’ın sana öğrettiği ilim ve hikmetten bana da öğretmen için sana tabi olabilir miyim?” dedi.

67. (Hızır) dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin.

68. “İçyüzünü kavrayamadığın şeye nasıl sabredeceksin?”

69. Musa: “İnşallah beni sabırlı bulacaksın ve senin hiçbir işine karşı gelmeyeceğim” dedi.

70. (Hızır) dedi ki: “O halde bana tabi olacaksın; ben sana sırrını anlatmadıkça, hiçbir şey hakkında bana soru sorma!”

71. Bunun üzerine ikisi beraber yürüdüler. Nihayet gemiye bindikleri zaman, o kul (Hızır) gemiyi deldi. Musa, ona şöyle dedi: “Geminin içindekileri boğmak için mi deldin? Doğrusu çok kötü bir iş yaptın.”

72. (Hızır:) “Sen benimle asla sabredemezsin, demedim mi?” dedi.

73. Musa dedi ki: “Unuttuğum şeyden dolayı beni suçlama ve bu işimden dolayı bana bir güçlük çıkarma.”

74. Yine gittiler. Nihayet bir erkek çocuğa rastladıklarında Hızır hemen onu öldürdü. Musa: “Kısas olmadan masum bir cana nasıl kıyarsın? Doğrusu sen çok fena bir şey yaptın” dedi.

75. Hızır dedi ki: “Doğrusu sen benimle asla sabredemezsin demedim mi sana?”

76. (Musa) dedi ki: “Eğer bundan sonra sana bir şey sorarsam bana arkadaş olma! Hakikaten benim tarafımdan ileri sürülebilecek son mazerete ulaştın.

77. Bunun üzerine yine yürüdüler. Nihayet bir köy halkına varıp onlardan yemek istediler. Ancak köy halkı onları misafir etmekten kaçındılar. Derken orada yıkılmak üzere olan bir duvar buldular. Hızır hemen onu doğrulttu. Musa: “İsteseydin elbet buna karşı bir ücret alırdın” dedi.

78. Hızır dedi ki: “İşte bu, seninle benim aramızın ayrılmasıdır. Şimdi sana o sabredemediğin şeylerin içyüzünü haber vereceğim.”

79. “Gemi, denizde çalışan bir kaç yoksula aitti. Onu kusurlu kılmak istedim, çünkü onların ilerisinde her sağlam gemiye zorla el koyan bir hükümdar vardı.”

80. “Oğlana gelince, onun ana-babası mümin kimselerdi. Çocuğun onları azgınlık ve inkâra sürüklemesinden korktuk.”

81. “İstedik ki Rableri onun yerine kendilerine ondan temizlikçe daha hayırlı ve daha çok merhamet eden birini versin.”

82. “Duvar ise, o şehirde iki yetim oğlana ait idi. Duvarın altında onların bir hazinesi vardı. Babaları da iyi bir kimse idi. Onun için Rabbin istedi ki o iki çocuk erginlik çağlarına ersinler ve Rabbinden bir rahmet olarak hazinelerini çıkarsınlar. Ve ben bunların hiçbirini kendiliğimden yapmadım. İşte senin sabredemediğin şeylerin içyüzleri budur.”

Sınırlı algı ve gözlemimizle, mutlak gözlem yapmadan olayın tümünü kavramak zor olduğu besbellidir. 

11. MADDE: BURAYA CENNET MUAMELESİ YAPILMA YANILGISI

Burası ne değildi? Cennet değildi. Nereden anlıyoruz cennet olmadığını? Gelip geçiyor, yaşlanıyoruz. Ölüm var, sevdiklerimizden kopuyoruz. Saçlarımız dökülüyor, hastalanıyoruz vs. Böyle bir dünya cennet olabilir mi?

O zaman buranın amacı farklı. Amacına uygun olup olmadığına dair bir sorgulama yapmak lazım. Mesela spor salonuna gidiyorsunuz, ağırlık kaldırıyorsunuz. Şimdi orada biri size, “Bu ne böyle, kan ter içinde kalıyorsun, ağırlıklar kaldırıyorsun. Ne kadar çirkin bir yer burası!” diyebilir mi? Diyemez değil mi?  Çünkü orası sivil hayat değil, orası spor salonu, oranın bir amacı var. Orası bedensel gelişim kat etmek için var. Orada ağırlıkların kaldırmasının bir amacı var. Oraya normal hayat muamelesi yapamazsınız değil mi?  İşte bu dünya da cennet değil. Buraya cennet muamelesi yapınca sıkıntı oluyor.

Eğer dünyada değil de cennette öyle musibetler gerçekleşiyor olsaydı o zaman “bu mekân kötüdür, çirkinlikler var” diyebilirdik. Cennet lezzet ve ödül mekanıdır. Dünya ise imtihan mekânı. Şimdi anlattığımız bu amaç üzerine kusur arama kavramını düşünürsek kâinatın açılış amacını bilmeyen, hatta amaçsız olduğunu düşünen bir ateist elbette gerçekleşen musibetlerin iyi mi yoksa kötü mü olduğunu değerlendiremez. Çünkü amaç bilinmezse olay da doğru yorumlanmaz.

KAYNAKÇA:

http://www.ramazankayan.com/kehf-suresi-60-82/

-https://tr.m.wikipedia.org/wiki/K%C3%B6t%C3%BCl%C3%BCk_problemi

https://dusunbil.com/tanribilim-ve-kotuluk-problemi/

https://fularsizentellik.com/journal/2016/9/25/problem-of-evil-1

https://m.youtube.com/watch?v=iUvC-BlsVgk

https://m.youtube.com/watch?v=HgHo0aa0qi4

Yazar Blog: https://thegeniusboy35.blogspot.com/?m=1

Bir Cevap Yazın