Hüsameddin Tarık Başbilen

Felsefe tarihindeki çözümlemeler, ağırlıklı olarak, duyu ya da aklın dünya ile ilişkisinin sonucunun dilde açığa çıktığını varsayan klasik yaklaşım ile yüklüdür. Epistemoloji teorileri bu varsayımı doğrular.[1] Felsefede hala tartışılan bir konu olan dil-felsefe ilişkisi İlkçağ felsefesinde olduğu gibi post-modern felsefede de canlılığını sürdürmektedir. Platon’da duyuların güvenilmezliği ve ideanın gerçekliğini, İlkçağ felsefesinde diyalektik bir kozmoloji anlayışı olan Herakleitos’a karşı nesnelerin dile getirilirken yaşattığı problemin ve düşüncenin nesneye mi yoksa dile mi takıldığı sorunu irdelenmiştir. İlkçağ filozoflarından, sofistlerden başlayarak Thomas Hobbes’a kadar bütün felsefe tarihi içerisinde dil-gerçeklik bağlamında bu mevcut problematik giderilmeye çalışılmış ve bu dil-gerçeklik problematiğinin bir başka ucunda, İlkçağda makro-mikro cosmos merkezli ya da Ortaçağ felsefesinde teoloji merkezli bir bakış açısına karşı daha laik ve seküler bir bakış açısı kazandırılmıştır.

Rönesans felsefesinde ise Ortaçağ felsefesinin son temsilcilerinden olan Ockhamlı William’ın nominalizmin hakiki kurucusu olduğunu söyleyebiliriz. Ona göre tümel kavramların zihin dışında, dış dünyada bir gerçekliği yoktur ve bütün mevcut gerçeklik tikellerden oluşmaktadır. Ona göre ancak ve ancak bireyin gerçekliğinden söz edebiliriz. Bireyin gerçekliği söz konusudur ve bireyin duyumsamaları ve deneyimleri dışında bir şey yoktur. Ortaçağ felsefesinin sonlarına doğru nominalist anlayışı, yani tümel kavramların sadece dil içerisinde gerçekleştiğini ve bu dilin aşılması ile sadece dış dünyayı tek tek incelememiz gerektiğini ve hatta Aristoteles mantığının tümdengelim anlayışına alternatif olarak Francis Bacon’ın tümevarımsal metodunu ortaya koyduğunu görüyoruz. Bacon’a göre, doğayı gerçek anlamıyla keşfetmeye koyulmuş olan bir bilim insanı, ne karınca gibi durmadan bilgi toplayıp yığan ne de örümcek gibi ağını kendi içerisinde çıkartarak ören bir duruşa sahiptir. O, çeşitli çiçek, bahçe ve tarlalardan topladıklarını kendi gücü ile ören bir arı gibidir.[2] Buradan da anlıyoruz ki artık tümeller tartışması Rönesans ile birlikte nominalizm tarafına kaymış ve realistlere karşı bir güç gösterisi haline gelmiştir. Rönesans natüralizminde artık doğaya tikel olarak bakan insan doğayı kontrol etme çabası içerisine girmiş ve doğaya egemen olma çabası içerisine girmiştir. Dil araştırmaları Rönesans öncesinde, Platon’da aktif olarak irdelenmiş bir konudur.

Eklemli Dil

Eklemli dil mevcut dünyada insanlar arasında en çok kullanılan bir irtibat, bir iletişim aracı iken bunun üzerine yoğunluklu olarak düşünülmemesi şaşırtıcıdır. Ben bunun nedenini, tabii bir işleyiş olarak insanın apriori bir şekilde gerçekleştirdiğini düşünüyorum. Fakat ileride değineceğim gibi bazı filozoflar buna sentetik bir yapı olarak bakacaklar ve dil araştırmalarını bu eksen üzerine konumlandıracaklardır.

Habermasçı ifadeyle ‘yaşam dünyasını’ koordine eden ve ‘iletişimsel eylemin temel aracı’ olan (Habermas, 1996, s. 557); Humboldt’u (Kula, 2012, ss. 50-51) ‘dil kavramını ulus üzerinden sorgulamaya sevk eden’; Wittgenstein’ı (2001, s. 68) “Dilimin sınırları, dünyamın sınırları anlamına gelir”, “Düşünce ve dilin aynı şey olduklarını niçin düşündüğüm artık açıklık kazanıyor. Çünkü düşünce bir tür dildir.” (Wittgenstein, 2017, s. 113) ve “Düşünülemeyen söylenemez de.” (Wittgenstein, 2017, s. 115) gibi yargılara vardıran; Heidegger’i “Dil varlığın evidir” önermesine iten ve sayamayacağımız birçok düşünürün zihnini kurcalayan yine eklemli dil olmuştur.[3] Düşüncenin mevcut çerçevesinin belirlendiği ve kompoze edildiği yer dildir. Çünkü ne kadar çok eklemli dil bilirsek o kadar geniş perspektiften düşünme şansımız vardır. Alman felsefesinin ve diğer felsefe alanlarının bu kadar karışık gramatik eklem dil ile gerçekleşmesini görebiliriz. Marx, Hegel, Wittgenstein gibi filozlar dil üzerine tarihsel ve felsefi çalışmalarını anlamı üretmek ve anlamı anlamak üzerine gerçekleştirmişlerdir.

Platon’dan Post-modern Felsefeye Dil

Dil araştırmaları sistematik felsefede ilk olarak Platon’da başlamıştır ve post-modern felsefede hala devam etmektedir. Dil felsefesi en geç olgunlaşan ve en yeni felsefi sistematiktir diyebiliriz. Platon’dan yaklaşık 1900-2000 yıl gibi bir süre sonra Descartes’ın, Leibniz’in ve Rousseau’nun dil araştırmaları ile, Aydınlanma ile günümüz dil araştırmalarını görüyoruz. Bu mevcut dil araştırmalarının günümüz post-modern felsefesinde nasıl bir şekle evrildiğini gösterecek ve aynı zamanda nominalist söylem ile diyalektik materyalizm üzerinden felsefi bir irtibat kuracağım.

a) Platon, Adlandırma ve Tanrısallık

Öncelikle Platon’un dil için söylediği genel felsefe, “Adın mahiyeti ve içeriği, nedeni, illeti objenin ontolojik içeriğinde yatmaktadır” cümlesi üzerine kurulur. Hermogenes ve Demokritos gibi ilkçağ filozlarının ortaya attığı dil kuramına göre, kökensel olarak her birey dilin içerisinde, obje ile karşılaştığında belirli bir uzlaşma içerisinde adın mahiyetini, ad’ı kolektif toplum ve akılla objeye yansıtır. Fakat Platon bu görüşte değildir: (…)Kratylos’a göre her varlık için doğal olarak doğru bir adlandırma vardır; ad birtakım kimselerin anlaşmaya vararak dillerinin küçük parçasıyla belirttikleri çağrılışı değildir. Bir nesnenin, Hellenler için, yabancılar için, herkes için bir olan doğru bir adlandırması vardır (384a).[4] Hermogenes ve Demokritos ise bu görüşte değildir. Doğa mevcut sistemde nesnelere/objelere ad tasarlayacak konumda, kabiliyette ve ontolojik yetkinlikte değildir. Hermogenes kendi verdiği örnekte, Sokrates’e de referans yaparak, aslında “adlar nesnelere subjektif şekilde olarak uygulanmış birer uydurmadır” görüşünü savunur. Platon’a göre adlandırma, objelerin belirli segmentasyon içerisinde varlığını ortaya çıkartma çabasıdır. İlkçağ felsefesindeki mevcut rölativist söyleme karşılık olarak dogmatik bir filozof olan Platon’un dil hakkında nesnel objektif düşünmesi gayet tabiidir.

Platon’u dil araştırmalarında en özel konumda tutan görüşü adlandırmanın Tanrısallığı meselesidir. Ona göre adlandırma tanrısal değildir. İslam’da inanılan Adem’e dilin veya adların öğretilmesi ya da Descartes’ın makine insan prototipinin dili için Tanrısallığı savunması gibi görüşlerin aksine, bu yaratılışçı mevcut mitolojiye karşı çıkarak, tüm bunlar dilin uydurmalardan olması ya da objektif konumlandırılmasından başka bir şey değildir. Kratylos adlı metninde Platon zaten bunu gerçekleştiren bir hegemonyadan bahseder. Fakat bu Tanrısal bir hegemon değildir. Aksine bu, insanın kendisidir. Aynı zamanda Platon’a göre eğer gerçekten dil Tanrısal olsaydı o zaman hiç kimsenin bu nesneleri adlandırma sırasında hata yapmaması ve bu adlandırmanın hakikat olarak tek olması gerekirdi. Fakat o, farklı dillerin varlığını ve kelimelerin anlamsal boyutlarını ve soykütüklerinin ileriki kuşaklara evrilişini Tanrısallıktan uzak görür. Bu Hegel felsefesindeki idealist diyalektik dil için uygulandığında Mutlak Tin’in dilin içerisine içkinliğinden söz etmemiz yanlış olmayacaktır. Çünkü Hegel felsefesi kendini Tarih Felsefesinde somutlaştırdığından, bunun içerisinde de dil ontolojik varlığından söz edebiliriz.

Tümeller Sorunu ve Nominalizm

Platon’un önemi diğer filozoflara referans olması bağlamında değerlendirilmiştir. Rönesans felsefesinde ise Platon-Aristoteles’ten sonra ortaya çıkan Ortaçağ’ın son dönemleri ve Rönesans’ın başlamasına da ön ayak olan Tümeller sorunu ve nominalizm; abartılı realizm düşünce dünyasının özelliklerine tam karşılık gelen bir gerçeklik dünyası icat eder.

Nominalizm, bireysel ve tikel olarak değerlendirdiği dışsal nesne için bir kavram tasarımlar. Soyut ve evrensel kavramların var olmasını kabul etmez ve zihnin onları meydana getirme gücüne sahip olduğunu kabul etmez. Tümel düşünceler olarak adlandırılan şeyler, şeyler ya da tikel bir olaylar dizisi topluluğu için etiketler olarak hizmet eden yalın adlardır. Onlar bütünüyle sözel tasarlamalardır. Nominalizm terimi buradan gelir.[5]

Nominalizm, Rönesans felsefesini siyaset ve din felsefesi üzerinden etkileyerek farklı bir konuma taşımıştır. Nominalizm sadece Ortaçağ felsefesi ile sınırlı tutulan bir konumda olmamıştır, daha sonraki süreçte Yeniçağ ve Aydınlanma felsefesi ve ardından post-modern felsefe ile farklı bir yere sahip olmuştur.[6] Daha sonraki süreçte mantıkçı-pozitivist dil araştırmalarının referansı olmuş, ardından materyalizmle sentetik bir bağlantı kurulmaya çalışılmıştır. John Locke ve Berkeley gibi filozofların da nominalist olduğunu söyleyebiliriz. Çünkü Locke’un idealar kuramı ve Berkeley’in ontolojik olarak insanı, dış dünyada tümel olarak insanın var olmadığını ve sadece insan için belirli nitelendirmeler kullanılarak benzerlikler kurulabileceğini söylemiştir. Yani Berkeley’e göre insan tümel olarak dış dünyada bulunamaz ancak insan kavramı tümeli ifade edebilmek için ortaya atılmış adlandırma uydurmasıdır. Tikellerin varlığı ancak ontolojik realist düzlemle kabul edilebilir.

Tümeller tartışması İlkçağ felsefesinden itibaren bize gelmiştir ve günümüz post-modern felsefesinde de devam ettirilmektedir. Ortaçağ’da derinlemesine tartışılmış olmasına rağmen sonraki dönemde, Rönesans felsefesinde de aktif bir şekilde tartışılmıştır. Bugün de tümeller tartışmasının geçerliliğini koruması ve Ortaçağ-Rönesans felsefesindeki yansımaları aynı şekildedir.

a) Kavramlar

Bilindiği gibi aslında felsefe dış dünya, düşünce ve dil arasında gerçekleşen bir düşünsel ve dilsel bir etkinliktir. Felsefenin gerçekleştiği alan dildir, diyebiliriz. Dış dünya ile ide arasındaki irtibatı biz dil ile gerçekleştiriyoruz. Aynı zamanda felsefe yaşama, düşünme ve bilme etkinliğidir, diyebiliriz. Biz dış dünyada yaşarken düşünürken ve bilgiye ulaşırken daima insan zihninin çerçeveleri veya Kant’ın deyimiyle ‘kategorileri’ vardır. Bizim zihin çerçevelerimizin hepsine kolektif olarak kavram denir. Kavramın burada önemi şöyledir: Eğer kavramların ontolojik varlığından söz edemeseydik ve kavram yok deseydik dış dünyaya dair bir adlandırma yapamazdık. Dış dünyadaki objeleri ve zihnimizdeki mevcut ideleri/düşünceleri ayırt edemez ve birbirinden farklarını spesifik olarak bilemezdik. Kavram felsefesine göre insan kendi hayatını anlamlandırırken, düşünürken ve dilsel söylemlerle kendi düşüncelerini dışa vururken vazgeçilmez olan bizim dünyaya apriori bir şekilde getirdiğimiz şeylerdir. Kavramların dilsel ifadelerine biz sözcük ya da kelimeler diyoruz. Dilin dış dünyaya, nesneye yansıttığı kavramları ve nesnenin perspektif ile birlikte algılanış şekli ve günümüz felsefesinde farklılaşması anlamın ortaya çıkmasını ve anlamın diğer dilsel ifadeler ile birlikte kullanılarak geçmişteki anlamların üzerine inşa edilmesi anlamın soy kütük araştırması ya da anlamın felsefesinin yapılmasını gerektirmiştir.

Tümeller tartışması ise Yeni Platoncu Porfirios’un, Platon ve Aristoteles’in Kategoriler’inin başına yazdığı şerh olan Easeguci kitabında dilsel mantıksal ifadelerin ontolojik varlığının olup olmadığı üzerinden bir tartışma açmaktadır. Kendisi Aristotelesçi bir yaklaşım izlerken bu tümeller tartışmasına dair ileriki dönemlerde farklı perspektifler ortaya çıkmasını sağlıyor. Dış dünyadaki cins, tür, ayrım, ilinek gibi kavramlar dış dünyada(fenomenal dünya) da gerçekliği olan kavramlar değillerdir. Gerçek olan(realite) şey dış dünyada somut olarak elle tutulan her varlığın maddenin, cismin tikel olarak var olduğudur. Dış dünyadaki nesnel, somut varlıkların zihnimizdeki soyut olan kavramlarla ilişkisinin olup olmadığı üzerinden devam eden tartışma bazı filozofların nominalist bir bakış açısına sahip olmasına vesile oluyor. Bu soruna dilden yola çıkılarak tümeller tartışmasına bir bakış açısı kazandırılması gerekmektedir.

Dil insanın hem kavramsal dünyasını dış dünyaya aktarırken kullandığı araçtır hem de bir amaç konumunda bir gerçekliğe sahiptir. Dil, felsefenin yapılış amacıdır. Aynı zamanda felsefenin en etkin aracıdır, diyebiliriz. Tümeller tartışması ya da Ortaçağ-Rönesans felsefesindeki dil araştırmalarının önemi günümüz dünyasıyla hala etkili bir iletişim kuruyor olmasıdır. Çağdaş felsefede tartışılan gerçeklik sorununa karşı bir cevap olarak kavram ve nesne mutabakatını dilsel ve gramatik olarak yapabiliyoruz. İşte bu yüzden bu mesele günümüz felsefesi için çok önemli bir olgudur. Kavramlarımız ve dilsel terimler ile aralarındaki bağlantının çözümü için Rönesans dil araştırmaları daha anlamlı ve önemli bir alana konumlanıyor. Post-modern felsefede epistemolojik olarak bilgi olan ile bilgi olmayanı bu mevcut dil araştırmaları ile sağlıyoruz. Ontolojik olarak ise varlığın kategorilerini, yani dış dünyada fenomenal varlık, imgesel dünyada idenin varlığını ve dil dünyasında var olanlar arasındaki durumları ayırt etmekte çok işlevsel bir şekilde işimizi kolaylaştırıyor. Bu varlık alanları için spesifik ayrımları yapmayı kolaylaştırıyor. İnsanın ürettiği dilsel ifadelerin, kelimelerin, tümcelerin, lafızların varlıkla buluşması ve dilsel ifadelerin varlığı yansıtması çok önemli bir olaydır. Bir imgesel varlıktan bahsederken kullanılan dil ile fenomenal dünyadaki varlıktan bahsederken kullanılan dil ve yansıtılan kavram sahası birbirinden ayırt edilebiliyor. Böylece iki kavram birbirine karışmamış ve üzerine inşa edilmiş bir felsefe haline gelmiş oluyor.

b) Ockhamlı William ve Locke

Nominalizmin gerçek kurucusu olan Ockhamlı William’a göre kavramlar iki türdür:

1- Kategorematik

2- Sinkategorematik

Bu kavramcı nominalizm onun kurduğu ve arkasından John Locke’un devam ettireceği dil araştırmasının bir devamıdır. Hatta Aydınlanma sonrası mantıkçı-pozitivist ve materyalist söylem daha da ileri götürerek nominalizmi materyalizm ve pozitivizm içerisinde eritecektir. William’a göre insan kelimesi ya da hayvan kelimesi kategorematik bir kavramdır çünkü insan tüm insanları kaplarken her, hiçbir ya da bazı gibi kavramlar belirli bir tümelliğe işaret edemez. Kısaca biz kavramcı nominalizm diyoruz. William tümeller sorununa getirdiği bu bakış açısıyla farklı bir felsefi tartışma boyutu açarak Aristoteles mantığını sorgulamamıza sebep olmuş ve hatta bununla beraber pozitivizme bir kapı açmıştır.

Dil araştırmalarında William’dan sonra Locke, insan zihninin yaşam sürecinde dolduğunu düşünmektedir. Zihin, dili doğuştan getirmez, sonradan edinir.[7] İnsan zihnini boş bir levha olarak nitelendiren ve empirisisizmden aldığı o felsefi sistematik ile gösterge-gönderge ilişkisi semantik boyutta değerlendirmeyen Locke, aslında ilk dil bakış açısına göre Adem’in dili olarak anlattığı yaratılış bazlı bir bakış açısı içerisinde iken daha sonra gösterge-gönderge dil irtibatının nedensizlik/indetermistik bir yapıda olduğunu ve kültürlerin kendi dillerini oluştururken ortak imlere göre oluşturduğunu kaydetmiştir. Burada William ile başlayan nominalist söylem ile materyalist söylem arasında bir bağ olduğunu düşünüyorum.

c) Nominalizm ve Materyalizm

Nominalizm ve materyalizm ilk bakıldığında birbirinden farklı ve uyuşmaz gibi gözükse de aslında birbirini tamamlayan iki mevcut felsefi söylemdir. Materyalizmin nominalizmin bir türü olduğu söylenebilir. Yalnızca tikellerin varlığını öne süren ama fiziksel yasaların varlığını da öne sürüp bunların nasıl kurulduğunu araştıran bir türü. Bu durumda fiziksel yasaların tikellere yerleşmiş olması gerekir. Bu yönde çabalar da olmuştur. Doğal sınıf nominalizmi, benzerlik nominalizmi ve trop teorisinin bu konuda özel görüşleri vardır.[8]  Feibleman materyalizmi ve nominalizmi mutlak olarak birbirine bağlar ve ikisinin de maddenin birincil merkezine ait olduğunu, onların da tikelerden oluştuğunu söyler.

Pozitivizm, Mantıkçı Pozitivizm ve Dil

Aydınlanma sonrası dil araştırmaları Batı felsefesinde pozitivist-mantıkçı madde/nesne merkezli bir alana konumlanmıştır.[9] Mantıkçı pozitivizm, Auguste Comte‘la birlikte metafiziğin dışlanması ve madde merkezli bakış açısı ile Batı’da dil felsefesi, dilin araştırma alanı felsefenin merkezinden uzaklaşarak bilime konumlanmıştır. Bu mevcut dil araştırma paradigma değişimleri Platon ile başlayan, hatta mitolojik dil köken araştırmaları ile günümüze uzanan bir felsefi serüvendir. Mevcut düzlemde pozitivist-mantıkçı filozofları şöyle sıralayabiliriz:  Moritz Schlick, Rudolf Carnap, Otto Neurath, Waismann, Philipp Frank, -felsefesinin ilk döneminde- Ludwig Wittgenstein, Hans Reichenbach, Hempel, Ayer ve son olarak Quine.

Pozitivist söyleme göre metafiziğin elenmesi ve ayıklanması iki şekilde gerçekleşebilir: Birincisi mantık analizi, ikincisi ise dil analizidir. Dilin içerisinde bulunan metafiziksel kelimelerin, hiç, Tanrı ya da Tin, Töz gibi kelimelerin bir karşılığının olmadığını ve dilin gündelik yaşamda kullanılırken de mantıksal işleyişe göre kurulması gerektiğini söylemişlerdir. Hatta Wittgenstein, Kant’ın aklın belirli kategorilere ayırması ile aklı metafizikten kurtarmaya çalışmasını ve transandantal mantığın yansımalarını dilin mevcut sahada sınırlandırılması ile yapmaya çalışmıştır diyebiliriz. Mantıkçı pozitivistlere göre metafizik kelimeler boş anlamlardan ibarettir. Onlara göre nasıl ki felsefe metafizikten kurulduğu kadar analitik de olabiliyorsa dil de buna paralel bu anlamsız anlamlardan kurtulmalıdır. Pozitivizme göre analitik olarak metafiziğe yol gösteren dilin mevcut yanlış kullanılmalarını (hatta Hume metafizik önermelere safsata diyecektir) önlemek için mantıksal sistematik bir eleştiri geliştirmişlerdir.

Pozitivist söylemin anlam anlayışına yol gösteren iki dil felsefecisi vardır: Wittgenstein ve Frege. Onlara göre bir cümlenin anlamlılığı o halin olgusal gerçekliği ile açıklanmak durumdadır. “Portakal pembedir” durumunu ancak o realite çerçevesinde olgusal gerçekliğiyle mutabakat ile mümkün olabilir. Yani, bu cümleyi kurduktan sonra bu cümlenin dış dünyada gerçek olabilmesi için olgular dünyasında kendi ontolojisini var etmesi gerekmektedir. Anlamın doğrulanabilirliği bakımından etik, estetik, teolojik önermelerin ya da kelimelerin, metafizik yargıların realitik düzlemden uzak olduğunu söyleyecektir. Frege’ye göre bir cümlenin doğrulaması hangi şartlar içerisinde gerçek olduğunun bilinmesi ile koşullandırılmış ve analitik bir formülasyon ile dil sınırlandırılmıştır aslında.

Pozitivist dil anlayışına göre metafizik cümleler/önermeler sözde önermeler hükmündedir. Çünkü yukarıda bahsettiğim Frege’nin formülasyonu ile dış dünyada karşılığının olması gerekmektedir. Ayer de Wittgenstein’dan etkilenerek Frege’nin doğrulama formülasyonunu desteklemiştir; bir kişinin dışarıya sunduğu önermenin doğrulanması gerekmektedir. Eğer bu gerçekleştirilemezse safsata hükmündedir. Carnap ise teolojik, metafiziksel ve poetik ifadelerin iki anlamsallıktan biri olan heyecansal ibareler olduğunu, bunların doğrulanabilir ya da yanlışlanabilirliğinin mümkün olmadığını öne sürmüştür. Carnap şiddetli ve radikal bir şekilde Heidegger’in “Metafizik Nedir?” metnini “Dilin mantıksal analizi yoluyla metafiziğin aşındırılması” metniyle eleştirir. Carnap burada basit bir örnek vererek Heidegger’i eleştirir: “Dışarıda kim var?” sorusuna “Yağmur var” denildiğinde makul geçerli bir cevap verilebilir fakat cevabımız “hiç” olursa o zaman bu tamamen olguların dışında absürd/saçma bir cevap olacaktır. Pozitivist dil anlayışı ise göndermeci anlam yaklaşımını doğrulama ilkesi gereği daha dar bir perspektiften almaktadır diyebiliriz.

Dil araştırmaları açısından yapılan değerlendirmeler ışığında pragmatik anlam anlayışının günümüze ışık tuttuğunu düşünüyorum. Pragmatik anlam anlayışına göre 1930’larda ve 1940’larda filozoflar dilbilimsel birimlerin anlamlarını, konuşmacıların belli kullanımları için bir potansiyel olarak görme eğilimindedirler.[10] Mantıkçı pozitivist söylemi eleştiren Austin bir şey söylemek bir şey yapmaktır” ilkesi ile pozitivizmin doğrulama ilkesine karşı kritik yapmıştır. Austin mantıkçı pozitivizmi eleştirmekle beraber akımdan tamamen kopmamıştır. Ona göre 3 adet söz eylemi mevcuttur:

1- Seslendirme eylemi

2- Dillendirme eylemi

3- Anlamlandırma eylemi

Bütün bu segment eylemlerin üst bir alanda toplandığını belirtmiş ve buna da söz eylemi demiştir. Söz eylemini de dış dünyada eylem-söz olarak kullanırız. Bunu 5 kategoriye ayıran Austin aslında pragmatik bakış açısıyla davranışçılardan ayrılarak bir söz eyleminin gerçekleştirilirken eylemin daha önceden var olduğunu ve anlamı ortaya koyarken davranış biçimimiz ile gerçekleştiğini söylemektedir.


[1] DELİCE, Engin, Felsefenin Dili ve Felsefede Dil, Ondokuz Mayıs Üniversitesi Eğitim Fakültesi Dergisi, no:2 (2009) s.440.

[2] Höffe, 2008, s.397

[3] DURSUN, Onur, Aklın Yolu İki: Natüralizm ya da Konvansiyonalizm: Platon’dan Rousseau’ya Dilin Kökeni ve İşlevi Üzerine Bir Soruşturma, S:5(2019) s.222

[4] DURSUN, Onur, Aklın Yolu İki: Natüralizm ya da Konvansiyonalizm: Platon’dan Rousseau’ya Dilin Kökeni ve İşlevi Üzerine Bir Soruşturma, S:5(2019) s.223

[5] Nominalism, Realism, Conceptualism, Maurice de Wulf. Bu sözlük maddesi için bkz. The Catholic Encyclopedia, Vol. XI. Transcribed by Drake Woodside, Atom M. Eckhardt and Yaqoob Mohyuddin, 1911. New York: Robert Appleton Company. The New Advent CD-ROM. Çevrimiçi adresi: http://www.newadvent.org, 13.03.2011.

[6] ALTINÖRS, Atakan, 50 Soruda Dil Felsefesi, Bilim ve Gelecek Kitaplığı Yay. Kadıköy, 2015, s.97

[7] DURSUN, Onur, Aklın Yolu İki: Natüralizm ya da Konvansiyonalizm: Platon’dan Rousseau’ya Dilin Kökeni ve İşlevi Üzerine Bir Soruşturma, S:5(2019) s.236

[8] D. M. Armstrong, a.g.e., s 14-18

[9] ALTUN, Mustafa, Dil Araştırmaları Üzerine Bir Değerlendirme, (2009)  s.1

[10] BAYKENT, Ufuk Özen, Dil Felsefesinde Anlam Sorunu, International Journal of Social Science (2017) no:56 s. 505

Reklamlar
One thought on “RÖNESANS SONRASI DİL ARAŞTIRMALARI”
  1. isim form değil, il nome non è forma, i filosofi logici devono dimostrare le cose che dicono, i filosofi ragionano con la propria testa, gli insegnanti di filosofia con quella dei libri, la logica del nominalismo è “il nome è forma”, se il nome è forma la forma è nome ed il nominalismo è formalismo, la tua intuizione di identità tra nominalismo e materialismo è esatta ed ora anche dimostrata. Dio è un nome senza forma, un a priori Kantiano, il resto è politica e controllo delle masse e questi non sono affari nostri. To be or not to be, that’s the questioni. Ho letto molte interpretazioni di filosofia e le tue, per quanto non dicano niente di nuovo, sono fatte davvero bene.
    Il nominalismo nega la forma, se non è forma è nome quindi il nome è forma.
    Sto studiando la lingua turca, mi piacerebbe sapere se il dialetto (ho scritto dialetto) parlato ai confini con la Grecia ed a Cipro tende a identificarsi con il dialetto greco e lo stesso i dialetti greci con il turco.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: