Hypra, Sayrifeylesof

— HYPRA: Her zaman aklıma takılan bir konuyla başlamak istiyorum: toplum ve birey ilişkisi. Hepimizin hayatını kesin olarak ilgilendiren bir konu bu. Çünkü hepimiz birer bireyiz ve hepimizin kendimize özgü bir karakteri var ama aynı zamanda hepimiz bir toplum içerisinde yaşıyoruz ve kaçınılmaz olarak belli bir kültürün etkisi altındayız. Burada beni en çok ilgilendiren nokta ise bireysel özgürlüğümüzün yaşadığımız toplumdan bağımsız olmayışı.

Şimdi sana sormak istiyorum: Bu ülkede yaşayan bir insan olarak özgür olduğunu söyleyebilir misin? Sence bir insanın bireysel özgürlüğü ne ölçüde topluma ve dışsal koşullara bağlıdır, ne ölçüde kendi iç dünyasına bağlıdır? Yani sana göre özgürlük nedir? Bir insana ne zaman özgür diyebiliriz?

— SAYRİFEYLESOF: Öncelikle soruların için teşekkür ederim. Çok güzel bir konuya değinmişsin. Birey ve toplum ilişkisini irdelemeyi ben de fazlasıyla önemsiyorum.

Bu ülkede özgür olduğunu söylemek bir bakıma kendini kandırmaktır. Çünkü despotik bir rejim altında kimse özgür olamaz, özgürce konuşamaz, özgürce eyleyemez, kendine yabancılaşır, hatta kaypaklaşabilir bile.

Bir insanı bireysel canlı olarak ele almak gibi hatalı bir varsayıma çoğu zaman hepimiz düşüyoruz. Hâlbuki toplumsal varlık olarak varlığımızı idame ettirdiğimiz bir uzamda bireysellikten bahsetmemiz mümkün değildir. Ancak tekillik içinde çokluklardan bahsedebiliriz -yahut farklılıkları olumlamayı.

Özgürlükten gerçek anlamda bahsetmemiz için dışsal koşulları dönüştürmekten başka bir çaremiz yok gibi görünüyor. Yoksa bir Stoacı gibi içselliği önceleyip kendimizi özgür olduğumuza inandırarak kendimizi kandırmış oluruz. Dışsallaşmamış bir özgürlük, özgürlük değildir.

— HYPRA: Sanırım bu noktada özgürlük kavramını negatif ve pozitif özgürlük olmak üzerine iki ayrı açıdan değerlendirmeliyiz. Negatif özgürlük, senin de açıkladığın gibi, bir insanın içinde yaşadığı ortamın dış koşullarına bağlı olan özgürlüğüdür. Yani dışarıdan bireyin varlığına yönelik ne kadar baskı varsa insanın özgürlüğü de o ölçüde kısıtlanmış demektir. Burada anahtar soru, bireyin istemediği şeyi yapmama iradesine sahip olup olmadığıdır. Örneğin, ben bu toplumda uymam gerektiğine inanılan normlara uymak istemiyorsam ve gerçekten de bu normlara uymadan bağımsız bir şekilde yaşayabiliyorsam negatif anlamda özgürüm demektir.

Ama bir de işin diğer boyutu var: pozitif özgürlük. Pozitif özgürlük anlayışına göre kimse bana bir baskı yapmasa da, hatta dış ortamdan gelen hiçbir baskı unsuru olmasa da ben özgür bir birey olmayabilirim. Eğer insan kendi iç potansiyelini ortaya çıkaramıyor ve arzularını gerçekleştiremiyorsa, dışardan bir baskı altında olmasa bile özgür sayılmaz. Çünkü iç dünyamızda psikolojik dirençler yaratarak kendi kendimizin özgürlüğünü engelleyebiliriz. Ama pozitif anlamda özgür olup olmadığımızın toplumsal ve siyasi durumla bir alakası yok; bu daha çok bireyin kendi iç dünyasında tartışması gereken bir konu gibi görünüyor. Bu açıdan Stoacıların da siyasi ve toplumsal durumdan ziyade insanın iç dünyasıyla alakalı problemleri çözmekle ilgilendiklerini ve temel görüşlerinin de “insanın kontrolü dışındaki şeyleri umursamaması gerektiğine” dayandığını söyleyebiliriz.

O halde bence özgürlüğümüz konusunda net bir sonuca ulaşabilmek için sormamız gereken soru, dış dünyamızın hangi ölçüde bizim kontrolümüz altındayken hangi ölçüde kontrolümüz dışında olduğudur. Örneğin, hayatımızı bariz bir şekilde etkisi altına aldığını her geçen gün daha da hissettiğimiz siyaseti bireysel olarak ne ölçüde etkileyebiliyoruz? Milyonlarca insanın körü körüne bağlandığı dogmatik ideolojilerin peşinden sürüklendiği ve tek amaçlarının karşıt görüşteki grupları yok etmek olduğu bir siyasi ortamda yaşadığımızı da unutmayalım. Böyle bir ortamda bireylerin bilinçli bir politik harekette bulunma iradelerinin neredeyse tamamen kısıtlanmış olduğunu hissediyorum.

— SAYRİFEYLESOF: Politik olarak özgürlüğümüzü kısıtlayan her fenomeni ezip geçmek gerekir. Baskılara boyun eğmek zorunda değiliz. Bugüne kadar itaat etmeyi erdem olarak telkin eden öğretiler bizi pasifleştirmekten ve yazgıcı hâle getirmekten başka bir şeye yaramadı. Artık bunu tersine çevirmek gerekiyor. İçkinlik düzlemi içerisinde felsefi (teorik) ve politik (pratik) mücadeleye girişmemiz gerektiği kanısındayım. Her ne kadar dogmatik ideolojiler (din, devlet, aile, polis) bizi dışsal olarak esiri altına alsa bile, etik ve politik bir mücadeleyi gerekli kılıyor. Eğer insanlığın sığlığına karşı içe kapanmaktan başka bir şey yapmazsak, olduğumuz yerde sayarız. Sonunda kendimizi özgür olduğumuza inandırmak zorunda kalırız. Siyasi praksisi etkin öznelerin potansiyeli olarak önemsiyorum. Çünkü her yerden bir kısıtlama içerisindeyiz. Devlet olmasa din, din olmasa aile vb. dışsal fenomenler. Bunlardan mutlak anlamda kurtulmanın bir yolu var mıdır, bilemiyorum. Bir devrim olsa her şey çok güzel olacak hayali de beni ikna etmiyor. Ben daha çok Guattari’nin Moleküler Devrim eserindeki devrim tahayyülünü kendime yakın görüyorum. Çünkü ekonomik sömürüye karşı olduğu gibi cinsel sömürüye de karşı çıkıyor. İşçilerin, öğrencilerin, feministlerin, Lgbti bireylerin, ekolojistlerin kolektif mücadelesini, yani tekilliklerin çokluk içinde köksapsal bir arzu örgütlenmesini savunuyor. Bu beni çok etkileyen bir örgütlenme biçimiydi. Çünkü hiçbir yapay yeryurda (devlete, partiye) yer vermiyordu. Onun devrim teorisini klasik anarşistlerin devrim teorisinden daha etkili bulduğumu da söyleyebilirim.

— HYPRA: Sence dünyada var olan siyasi, ekonomik ve diğer tahakküm şekillerinin kaynağı ve nedeni nedir? Örneğin, senin dünyayı değiştirebilecek bir güce sahip olduğunu varsayalım, bu sorunu nasıl çözmeye çalışırdın, neler yapardın?

— SAYRİFEYLESOF: Tekil olarak bir şey yapamazdım. Öncelikle bunu söyleyerek başlayayım. Örgütlenme şart gibi görünüyor. Ama bu örgütlenme hiyerarşik bir örgütlenme değil, hatta parti örgütlenmesi de değil, arzu örgütlenmesi olabilir ancak. Yani, toplumsal bir görüngü olan devrimci bir arzu örgütlenmesi. Devlet, din ve aile gibi kurumların imhasıyla özgür bir otonom bölge kurulabileceği kanısındayım. Bizi tekil ve çoğul olarak kurumlara bağlayan, zihinlerimizi kirleten, yasaklar koyan, özgürce edimde bulunmamızı engelleyen dışsal nedenler o kadar çok ki bunu devlete indirgemek mümkün değil. O sadece makro düzeyde varoluşunu sürdürebiliyor. Mikro düzeyde diğer saydıklarım yer alıyor. Kapitalizmi tamamen imha etmek gerekiyor. Çünkü kapitalizm, kâr ve denetim mekanizması üzerinden burjuva takımının ekonomik varoluşunu büyüten, toplumu değil de kapitalist azınlığı zengin eden bir sömürü aygıtından başka bir şey değildir.

— HYPRA: Devlet’in varlığını baskı ve zorbalığın en büyük kaynaklarından biri olarak görüyorsun. Ama devlet dediğimiz şey, bir milletin üzerinde yaşadıkları belli bir toprak bütünlüğüne bağlı olarak aralarındaki karmaşık ilişkileri yürütebilmek için oluşturdukları toplumsal teşkilat değil midir? Yani, ben devletin varlığına baktığımda insanların bir medeniyet kurabilmek için ihtiyaç duydukları bir şey görüyorum -ki bu yüzden dünyanın her yerinde kabile olarak yaşamayan bütün topluluklar mecburi olarak bir devlete bağlı olarak yaşıyorlar.

Anarşistler ise devletin ortadan kaldırılması gerektiğini söylüyorlar ama ben bu görüşü savunanlardan devlet olmadan bir toplumun nasıl var olabileceğine ve karmaşık işlerini nasıl yürütebileceklerine yönelik yeterli bir açıklama yaptıklarını görmüyorum. Yani, aslında özetle şunu söylemiş oluyorlar: “Birçok sorunun devletten dolayı ortaya çıktığını görüyoruz, o halde devlet ortadan kaldırılmalıdır.” Bu düşünce bana hiçbir sorunu çözmeyecekmiş gibi görünüyor. Çünkü şu anda devletin olmaması gibi bir alternatifimiz zaten yok, varsa bile kimse bize bunun nasıl mümkün olacağını açıklayamıyor.

Bana kalırsa, gerçek sorun devletin varlığından ziyade devletin yönetim şeklindeymiş gibi görünüyor. Çünkü dünyaya baktığımızda “iyi” olduğunu söyleyebileceğimiz devletlerin de var olduğunu görürüz. Yani, dünya baskıcı faşist ülkelerden ibaret değildir, özgürce yaşadığını söyleyebileceğimiz toplumlar da vardır. Devletin her yerde kötü olduğunu iddia etmek, dünyayı bütünüyle göremeyen sınırlı bir bakış açısı olmuyor mu? Sen konuya hiç bu açıdan bakmayı denedin mi?

— SAYRİFEYLESOF: Devletin varoluş amacı bir medeniyet kurmaktan ziyade hükmetmek üzerine kuruludur. Yani, devlet ıslah edeceğimiz bir makine yahut bir ide değildir. Devletin başında filozof da olsa cahilin teki de olsa, eninde sonunda baskıcı bir makineye dönüşme potansiyeli taşır. Keza Kant bile filozofun devleti yönetemeyeceğini çünkü aklın muhakeme kabiliyetini bozacağını ifade ediyor (bkz. Ebedi Barış Üzerine Felsefi Deneme).

Anarşistler, özellikle Kropotkin gibiler devlet makinesinin ahlâki olarak insanları yozlaştırdıklarını çünkü baskıyla işlediği gibi aynı zamanda sömürüyle işleyen bir makine olduğunu ifade ediyorlar. Bu görüşü savunanlar, devletin yerine toplumu koyarak aslında toplum ile devletin ikilik oluşturduğu saptamasında bulunarak, sanılanın aksine yanlış bir çıkarım yapmıyorlar. Çünkü devletin sömürü ve baskı mefhumlarıyla idame ettiren bir aygıt olarak görüp komünizme, yani sınıfsız topluma geçmeyi amaçlıyorlar.

— HYPRA: Peki, bir devlet olmadan güvenliğimizi nasıl sağlayacağız? Ticari anlaşmalarımızı neye göre yapacağız? Suçluları hangi hukuk sistemine göre yargılayacağız? Dünyadaki diğer toplumlarla neye göre ilişki kuracağız Dış güvenliğimizi nasıl sağlayacağız? Çevre ve belediyenin yaptığı işleri kim yapacak? Üretim ve tarım işlerimizi nasıl düzenleyeceğiz? Sanırım lafı uzatmama gerek yok. Kısacası devletin varlığı ile yapabildiğimiz bütün bu işlerimizi devlet olmadan nasıl ve neye göre yapacağız?

— SAYRİFEYLESOF: Yapmayacağız.

Konuşmacıların Twitter adresleri: @sayrifeylesof @hypra_akif

Editör: Simge Armutçu ( @simgearmutcu )

Reklamlar

Bir Cevap Yazın