Üşüyorum…
Beynimin içinde beni tutarsız şeylerle meşgul eden düşünceler ırak kaçtı
Soluyamıyorum ve bununla birlikte yersiz, arsız düşünceler gırtlağımı bırakmıyor
Etraf besbelli dokunsam porselen gibi dağılır ama saf beyazlık ruhumu çıldırtıyor
Ne yapacağımı bilmiyorum sanki, şey, bir şeyler beni susturuyor
Şah damarımdan beynime sızan ince bir ses birden huzur salıyor kalbime
Rahatlıyorum, burnumun ucunda soğuk koku, tarifsiz…
Tarif edemiyorum, doktorlar bir kaç güne düzeleceğimi boynuma gerdan etseler de
Oda arkadaşıma göre “ne mübarek adam” mışım, alay ediyor denyuz
Bizi buraya tıkamalarının bir sebebi var herhalde
Ki olmazsa bir sebebi, hiç hayatımda yapmadığım kadar kıyamet koparırım
Evet ben, yaparım, eh işte yapmaya çalışırım…

Üşüyorum…
Dibimdeki elektrikli soba bu kadar muhalefet yanarken içimden geçen ney?
Yalandan dişlerimi birbirine vurayım da “üşüyor” desinler
Ha az ötede bağırma koptu kulağım bir çınladı var ya
O beynimin dalgalarında kundaklık zamanlarım ninni okuyor
Nenni, nenni; durdum, bekledim beynimden o esnada kupkuru buz gibi soğuk su dökülüyor
Sağım da babamın ayakkabı tezgâhı, solumda o kanlı manzara…
Evet, dilim damağıma dolanıyor ve şaşkın şaşkın bakındığım tavanda amcam bakkalı açtı
Baktım kaldım, damarımda rahmetli dedemin aziz kanı dolanırken sadece bakındım
Birini seviyordum gelinlikle çıktı geldi karşıma, hakikaten de…
Saat kaç, dünya battı mı, ay doğdu mu, kim bilir ne oluyor dışarıda…
Porselen duvardan çocukluğum geçti ilgilenemedim…

Herhalde bir kaç ayı geçer gibi kapı açıldı buyur ettiler
Kahverengiden dem almış belediye bankında…
Neyi, nasıl telaffuz edeyim bilmiyorum ama gırtlağımızdan en ufak kin…
Duvarı kireç tutmuş hastanenin arka mahallesinden dolanan eski yük treni
Yaprağında sevgisi sararan koca bir çınar
O parkın tam karşısına bir set kurdum
O kahverengi bankta gelecek düşündüm, asır geçti
Ah yaylalar burnumda tüttü arasında birbirimizi ne çok severdik
Sayfası eski, yazısı küçük, yaprağı yırtık anılarda kaldı bunlar
Babamın ceketine annemin kokusu sinmiş, annemin tenine babamın baharları
Nasıl diyeyim, tamam kusura bakma
Bir hararetli krizimde neler gizli?

Aldırmıyorum…
Yemekhanede Ragıp’ın kızı Oya ile görüşüyoruz
Evet ismi oymuş, anlının tam orta karışında nur gizli
Boğazından göğüs boşluğuna inen vurgun bir hayli daha belirgin
Beynimi susturamazken gözlerim gözlerinde demlendi
İki kapılı bir hayatta ne zaman hayat bize güler bilir misin?
Kapının ardından bir koca bıyık belirdi ki “bugün yarın belirir” derdim
Oya’nın salyalı dudaklarında var oldum
Göğüs kafesinden geçen tatlı telâşlı Küçükçekmece tren istasyonu
Genzimi yakan bir “satılık” İstanbul Marlborası
Karışmayın beraber dikildiğimiz pencerenin sefasına
Oya’nın gamzesinde ben öldüm…

Hastanenin bahçesinde 20li yaşlarında ki babam tahta kurup pazar eyledi
Ondokuzlu yaşlarda, iki göz kapağı arasından bir memleket damlayan annem gölbaşında kederini yıkadı
Henüz kundakta ki geçmişim büyümeye çalışıyor
Etme geleceğimi ver onu bana
Oyadan ayrı düştüm bir cihan boydan
Gidemem beyazlar kör etti beni
Gelemem henüz gelemeyen gelemedi ben bin bir türlü gidemem
Ne istersin bedenimden çıkmak isteyen sefil ruhum?
Bana durup hiç anlamadığım övgülerden diyeceksiniz
Benim adım besbelli Mustafa Cemal
Benim isteğim besbelli “Oyadır” derdim
E bir kabir olsun bari

Ragıp, Mustafa Cemal, Oya bir kenara dursun
Bir imanlı insan 7 düvele dolanmış eksik kalmış
Bir derviş kalkıp bu yana durmuş öteki taraf günün kör belasından nasibini almış
Padişah Halil İbrahim soframa buyur ettiğinde daha bu coğrafyalarda yokluk yoktu
Şu uçsuz bucaksız denizlerin ardında ne turnalar uçtu
Damarımda ki kan birikmeden toprak beni geri saldı
Olmadı, beceremedim veya becermek istemedim
Oturdum bir köşeye içimi birebir döktüm
Kalktım döndüm şu tarafa ve ölümü gördüm
Ve bir daha çömelip göçtüm evrenin en tenha yollarına
Soluğum kesildi, var olamadım, yok bulamadım
Vay ben olamadım, olamıyorum, olamayabiliyorum…

Oya bir bahar günü sert soğukta nasip oldu bana
Sokakların bilinmemezliğinde dolandım
Şuursuzluğun kalbinde attım
İflağımın kupkuru çöllerinde arandım
Buraların dervişi de yok yol soralım
Ne yapacaksam bir de şöyle varayım
Şu camda ki yansımam yâre benzer
Şu arkamda ki perde çok düşman benliğime
Kime göre, niye, ne zaman ben ben olayım?
Kime “eyvallah”, kime “aman Tanrım” , sokağın köşesi nereye gidiyor?
Etme bülbül dengem kaçıyor…

Babamın benim yaşta kurduğu tezgâhta
Çimenin ökçesinde bir kuru ekmek bir derman yoğurda darılırken
O ufakça boyun serzenişinde, bir garip…
Bakalım şiirde daha bahis konusu ne olacak?
Pas tutan hastane kapısında kahve yudumlarken bardakta yarin dudaklarını hissettim
Nasıl bir hoş oldum aynısını bilen varsa tarif etsin
Tarifin telaffuzu zorsa bir bal dudakta sarhoş olalım
İmkân varsa, çare varsa, var varsa, yok yoksa
Babam benim yaşlarda bu sokaklarda sevdiğini beklerdi
Annem bu yaşlarda bekleyene gelirdi
Bekleyip gelenlere gelebilecek gelirdi
Vay ben olamadım, olamıyorum, olamayabiliyorum, olabilecek miyim?

Ragıp şu aynada göründü
Deli divane sebepsiz gülüyor
Oya şu sol köşede göründü, oturuyor, gülümsüyor, ağlıyor
Kulağımı sağır edecek bir çınlamaya toplandık
Benim karşımda sersemce gülen Ragıp
Şuur mevkisinde cehenneme masumca gülen Oya
Oya kalbin en derin köşelerinde benim dirilişim
Evet efendim ben nacizane Mustafa Cemal
Karanlığın zifirisinde tutsak berduşt
Girizgâhta mahvolan garip, sırtımda kırbaç izleri
Evet şu gökten inen melek de kimin misafiridir?
Noktası, virgülü yok bu işin.

Aykut Barış Çelik

Reklamlar

Bir Cevap Yazın