Gardenya, umutlar, umutsuzluklar…

Gelir hep bizi bulur beyaz geceler, kara günler.

Söylesene nereden gelir gökyüzüne mavi bulutumsu gülüşler?

Söylesene bana Gardenya,

Birikmiş hüzünlerin gölgesinde sen hangi ağacın altında koruyorsun kendini?

Merhametsiz insanların kapladığı bu karanlık çağda senin dünyanı kimler aydınlatıyor mesela?

Bana yaşamaktan bahset biraz.

Nedir yaşamak?

Yaşamak, aynı anda birinin çok gülerken birinin hıçkırıklarda boğularak ağlaması mıdır?

Birilerinin veda ederken hayata, minik yavruların dünyaya gözünü açışı mıdır?

Kusacak kadar yemek yiyen bir insanın açlıktan midesi sırtına yapışan o mazlumu düşünmemesi midir?

Huzur evine gönderilen yaşlıların hüznünde midir yaşamak?

Hem de adı huzur evi iken.

Yoksa, sevgi evine gönderilen ama hiç sevgi görmemiş çocukların yaşadığı hayat mıdır?

Gardenya, hadi, bana bir şeyler söyle!

Neden en çok çocuklar ölür yeryüzünde?

Bu kadar kirlenmiş kalpler arasında hep böyle kıyaya mı vurur sütten yeni kesilmiş bebeler?

Ve sonra bir çocuk gülüşünde tıkanır sözler, sözcükler boğazımıza.

Oyuncaklar asılı kalır bombadan çökmüş evin tavanında.

Gardenya, kalplere ne lazımdı söylesene bana.

Umut mu yoksa en çok vicdan mı?

Burası dönen bir çarkın fani gerçeği bilirsin.

Ve bunu bildiğin gibi bilirsin ki güneş dünyası karanlık olanlar için de doğar.

Aldatmacasıdır yaşanılan onca hayat ve susturulan haykırmasız bağırışlar.

Adaletsizliğin tohumunu ekmişken biz, kendimiz,

Sularken toprağı haksızlık dolu hayatlarla,

Ne kadar doğru şimdi?

Dalında sallanan bir meyveye umudunu yitirme diyebilmek?

Ama sen yine de umudunu yitirme Gardenya…

Bir Cevap Yazın