Hayata geldiğimiz anda başlamışız  mücadeleye. Bir ailen varsa ne kadar şanslısındır, bunu o zamanlar anlamazsın tabi. Yaş aldıkça öğrenirmişsin. Hayata değer, değerlerimizi öğrendiğimiz adresmiş baba evi. Hep birlikte, her zorluğa, varlığa da yokluğa da kaşık sallamışız.
Nasıl karışırdı kaşık sesleri birbirine. Mutluluk bazen bir bardak çayda, bazen bir kuru bir dilim ekmekteymiş.
Ne kadar az eşya varsa o kadar çok hatrı sayılır dostluklar varmış. Anlatılan masallarda hayâl dünyamız nerelere alıp götürürdü bizi. Herşey o masallardaki gibi değilmiş. Büyüyünce anladık. Herkes payına düşeni yaşayacakmış.
Yerine koyabilinen eşyalarmış. Bozulanın,  kırılanın yerinde yenileri yer aldı. Ya toprağın altına koyduklarının yerine?
Uzaklığı anlatırken “taaa orda” bir yerde dermişiz.
Ama içimizin yangını tam da yürekteyken.
Anlatılır mı uzak?
Kimi yaşarken ölürmüş, kimi gerçekten. Birbirimizi üzmek için harcadığımız çabayı anlamak için harcasak. Ölümlüyüz.
Neticede;
Bazen bir yalanın, bazen bir doğrunun peşinde koşmuşuz.
Bazen bir sır vermişiz, bazen sır olmuşuz.
Bazen çok kalabalık, bazen tek kişi kalmışız.
Bazen hikâye, bazen şiir.
Bazen ağlayan, bazen gülen.
Bazen kağıt, bazen kalem.
Bazen çıkmaz sokak.
Bazen dünyaya sığamamışız.
Bazen kaybolmuşuz.
Bazen uçurum, bazen yol olmuşuz.
Kanatlanmayı bilmişiz.
Düşmelere inat.

Bir Cevap Yazın