Bitmesin dediği ‘’Çile’’, en içli zaman da Müjgân’ı aleviyle kavurmuştu. Kahroluşunun ispatıydı acı hatıraları. Ne yağan yağmur, ne de geceyi örten beyaz ölüm dindirememişti onun acısını. Ruhunun derinliklerinde yaşadığı kıyamet ‘‘Benden’’ soyutlamıştı.

İki kişiye yer yoktu o bedende. Kaderin nasipsiz mevsiminde öncesini, sonrasını düşünmeden ve hatta düşündürmeden azatlı kölesi ilan etmişti hislerini. Yüreğinde pranga, bileklerinde kelepçe, boynun da zincir, gelmesen de götürürüz demişti. Söz muratsızca satılmış, kelam dağlar altında kalmıştı. Şimdi tepeden tırnağa yangın yerine dönmüştü Müjgân, çileye dönüşmüştü. Duyulmaz çığlıkları vardı onun. Zulüm ensesinde her an varlığını hissettirirken, O aşk uğruna ateşe koşan pervaneler misali çileye adamıştı tüm varlığını. Şimdi en koyu karanlık O’ydu, en deli feryat O, en çılgın nehir O. Gezgin kuşlar misali alemler kat etmiş, bir çift kara gözde bulmuştu vuslatı. Meftunu olduğu hasret sürgün ilan etmişti ahını. Kalemi kırılmış, var ile yok arasında Araf’ı yaşamıştı hadsizce. Ilık ılık esen rüzgârın kokusuyla ona varmış, gerisin geri itilmişti. Ruhunda yaşadığı keşkelerin alevine tutulmuştu. Nefes alan duygularının bayatımsı rengi birkaç ümit kırıntısının tadını da hapsetmişti. Sığmaz oldu hiçbir yere Müjgan, sığınamaz oldu kimseye. Önce kendini sorguladı:Ben nereye aidim diye. Ardından kendine dahi ait olmadığı gerçeği ansızın yüreğinde belirdi. Yoğun bir sızı hissetti her tarafında. Uçurumda açan çiçekler gibi bağlanmak istedi hayata. Sebep aradı. Kaç vakittir aradığı çile, şimdi onu götürüyordu bilinmeze. Hayalleri onunla tutuşmuş, mahşer ona bulanmış, katıksız solukluğuyla titreyişlerine sirayet etmişti. Taşlamak istedi önce onu. Bağrını parçalarcasına tokatlayarak reddedişini haykırdı. Korumasız kalmıştı şimdi. Tüm korkular topyekun harekete geçmiş, haydutluk edercesine uykularını istila etmişti. Kanının çekildiğine şahit olmuş, keyif aldığı bir acıyla seyre dalmıştı… Hoşçakalı mırıldanan Çile utanır gibiydi. Çekinceli hale bürünmüş, kış güneşi gibi gidişini sırtlamıştı. Öyle bir hazırlanıyordu ki ardından gitmek istese dahi Müjgân yolunu yitirecek bu uçsuz bucaksız girdap da kaybolacaktı. Mum alevinin iç gıdıklayıcı, titrek alevi pervasızca soluklanıyor, acı kokusuyla siniyordu avuçlarına. Öyle karışık duygular içindeydi ki Müjgan gözünde büyüyordu ölüme ektiği günler. Kahrolmuştu. Bu kahroluş suçüstü yakalanışının keşkesiydi. Keşke böyle olmasaydı, keşke her adım ayrılık denen kanlı pusudan çıkışımız olsaydı. Keşke sığsaydık birbirimize. Keşke dünya çırpınsaydı bakışlarımız da der gibiydi… Dağ gecesi kokan yalnızlığı ürkekliğini bilircesine dipsiz aynalara sürüklemişti. Gölgemde izin kalsın demişti sadece. Şimdiyse acı hatıralar şakaklarını kanatırcasına adım adım eritiyordu gözyaşlarını. Çıldırışı bekleyişine sabırsızca haykırıyor. Çığlığı tüm bedenin de yankılanıyordu.Öyle değil mi? demişti öyle değil mi Müjgan?ihanete de gülebilir miydi insan?

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: