Eski ev sahibimin kızını anlatacağım. Kız çok kiloluydu, otuzlu yaşların ortalarındaydı ve kilolu olduğu kadar çok çirkindi de. Öyle ki fındık kadar küçük bir burun, ta gögüslerine kadar olan gıdısı, ucubeleri andıran çok ince dudakları, çil ve lekelerle kaplı yanakları.
Kiloları yüzünden yürüyüşü o kadar komikti ki izleyen gülmeden edemiyordu. Birkaç yıl sonra kırklı yaşlara girecekti ve hala evlenmemişti. Evlenmemesinin sebebi hazır olmaması, kişisel tercihi ya da ekonomik sebepler değildi, sebep tamamen çirkin oluşuydu. Aslında çirkinliğine rağmen bir kaç kez kendine uygun talip bulmuştu da fakat olmamıştı.
Evlenmemesinin sebebi çirkinlik dedim ya aslında tek sebebi bu değildi. Kızın deliliğe varan ruh haliydi. Çok uyumsuz, kindar, kıskanç, korkutucu biriydi. Öyle ki akşam odama girer de bir cinnet esnasında beni boğarak öldürür diye korkardım. Öyle ki her gece yatak odamı kilitler öyle uyurdum. Onun yanından geçerken hırsını alamayıp bana sataşır diye çok korkardım.
Uyumsuz dediğime bakmayın, uyumlu taklidini yapmak da fena değildi hani. Evine arkadaşlarını alır onlarla sohbet eder, bazen bu sohbetlere beni de çağırırdı. Ben de çok korkmama ve gitmek istememe rağmen onunla yüz göz olmayayım diye eşlik ederdim bu sohbetlere. Kendinden kat be kat güzel kız arkadaşlarının dertlerini dinler, erkek arkadaşlarıyla araları bozuksa onlara tavsiyelerde bulunur aralarını düzeltmeye çalışırdı. Ben pek katılmazdım bu sohbetlere, esas kızımızı sinsice gözlemleyen bir dinleyiciydim sadece. Ve şunu fark ediyordum ki bu kız hiç kimseyi sevmiyordu. Eğer cezadan korkmasa kız arkadaşlarını benimle birlikte oracıkta boğmaktan hiç çekinmezdi. Bir tek ben mi fark ediyordum bunu bilmiyorum ama o kızın gözlerinde hainlikten başka bir şey görmüyordum.
Kızlara tavsiyeleri de yalandı hani dostça görünümlü olup aslında kızları sevgililerinden daha fazla koparmaya yönelik tuzaklardan başka bir şey değildi. Fakat uyumsuzluğunu, kötülüğünü belli etmek istemiyordu çünkü yalnız kalmaktan korkuyordu. Çayımıza ya da kekimize fare zehiri katmış mıdır diye düşünmeden edemiyordum bazen. Kötülük dolu bakışlar, nefret ve onun daha da fazlası acı dolu kahkahalar. Evet acı, bu kızın gözlerinde gördüğüm kötülükten daha güçlü bir duygu varsa o da acıydı. İşte o zamanlar ondan korktuğum için kendimden utanır ve onu anlamaya çalışırdım. Bu anlamaya çalışma seansları beni bambaşka alemlere sürüklerdi.
Bu kıza bir silah verin dünyanın yarısını kurşuna dizerdi, zevk ala ala, hiçbir sebep olmaksızın, sırf insanlara, yaşama, bizaat varlık ve güzelliğe olan nefreti nedeniyle. Evet çok çirkindi; tanrı şahidimdir ki bu betimlemeyi yapınca kendimden iğreniyorum fakat gerçeği söylemek zorundayım, öyle ki insan ona bakmaya zorlanıyordu, çay ve keklerini yerken kaç defa mide bulanma seanslarına girdiğimi anlatamam. Ah şu korkum yok mu bana bu ucubenin yaptığı şeyleri de yedirip içiriyordu. Aynı zamanda kötüydü, Samanyolu galaksisini ateşe verecek kadar nefret doluydu hayata karşı. Fakat acı çekiyordu, bu o kadar belliydi ki daha önce de dediğim gibi onda nefretten daha güçlü bir duygu varsa o da çektiği acıydı.
Kendinden daha güzel kız arkadaşlarını kıskanıyordu, evli mutlu çiftleri kıskanıyordu, sokakta gezen sevgilileri, yaşlı bir adamı, simitçiyi hatta bir kedi, köpek ve şemsiyeyi dahi kıskanıyordu. Hatta bir kere ona fazla belli etmeden yalnızlığına iyi gelir diye neden bir hayvan beslemek istemez diye sormuştum da benimle dalga geçmişti ve ağzımın payını almıştım.
Her şey o kadar basit ki, mide bulandırıcı derecede basit. Bu kızın tüm yaşadıklarının, duygu ve fikirlerinin tek sebebi dış görünüşüydü. Yani yaşama karşı bu nefretinin ve çektiği acının tek sebebinin. Şimdi size ekonomik, sosyolojik, psikolojik, kültürel bir çok sebep sayarım da bunların hepsi yalan olur. Kız çirkindi ve bu onun ruh halini hayatını alt üst etmişti. İbni Haldun coğrafya kaderdir diyor ya ben de bazen bu sözü değiştirerek dış görünüş kaderdir demeden edemiyorum. Evet, onun tek sorunu dış görünüşüydü. Yıllar yılı fiziksel görünüşünden dolayı insanların onu dışlaması, onu beğenmemesi, yaşıtlarının etrafında erkekler pervane olurken onunla kimsenin ilgilenmemesi hatta dalga geçmesi psikolojisini alt üst etmişti. Bırakın dışarının tepkilerini kız aynaya bakınca bile acı gerçekle defalarca yüzleşmiştir. Aklıma Toni Morrison’un En Mavi Göz kitabı geldi, kitapta Pecola adındaki siyahi çocuk tanrıya gözlerinin mavi olması için dua ediyordu. Böylece insanlar onu dışlamayacak ve onu sevecekti.
Tabi her çirkin insan böyle nefret dolu değildi, onlar arasında da hayata karışan, evlenen, mutlu ve başarılı olan yığınca insan vardır. Fakat bunun çirkinliğinin yanı sıra fazla kiloları da başına dertti sanırım. Bu iki ucube karışım esas kızımızı bu hale getirmişti sanırım.
Prenses olmak isterken aynada bir kabus görmek canını çok acıtmıştır sanırım. Onun da hayalleri vardır elbet herkes gibi. O da hayallerinde peri padişahının kızı oluyordur, prensini bekliyordur, Rapunzel gibi uzun sarı saçlı, Cindrella gibi iyi kalpli, Pamuk Prenses gibi elma yanaklı olduğunu hayal ediyordur. Fakat hayal ve gerçeğin çatışkısı hiçbir insanda bu kadar acı bir sonuca yol açmamıştır sanırım. Kim bilir belki hayalinde dünyayı kurtarıyordur ve en iyi kalpli çirkin lakabıyla bir süper kahraman olduğunu tasarlıyordur. Çünkü gözlemlediğim kadarıyla onun en büyük ihtiyacı sevgiydi, sevilmekti. Hani bir erkek onu sevse, öpse, okşas çirkinliğini unutabilirdi belki. Nefret dolu kahkahalarından ta soluk borusundan gelen bir ses duyuyordum, o zaman vücudu taş kesiliyor ve sevgiye olan açlığını iliklerine kadar bas bas bağırıyordu sanki. Sanki onu dipsiz bir kuyuya atmışlardı da o kuyudan kurtulmak için bas bas bağırıyor ve bir şey istiyordu, o istediği şey de sevgiden başka bir şey değildi.
İşte o zaman yüreğim ona karşı merhamet dolar ve bu kötülüğün vücut bulmuş hali gözümde bambaşka bir hale bürünür, onu sevmek, ona merhamet göstermek ve hatta onu kucaklamak isterdim.
Dünyanın adaletsizliğini, güzelliği, çirkinliği düşünürdüm. Böyle değil de gayet güzel vücutlu, güzel yüzlü bir kız olsaydı bu kötülükten esame okunmazdı ondan, buna eminim.
İşte bu basit gerçek, beni sinirlendiriyordu. Seçim diye bir şey yok muydu, daha doğrusu hepimiz önceden belirlenmiş şartların köleleri miydik. Özgür seçim bu şartlar karşısında o kadar zayıf kalıyordu ki, insan özgürlüğünden bahsetmek bana beyhude bir laf salatası gibi
geliyordu.
Bazen ona yardım etmek ister ve hatta dünyanın adaletsizliğine, çarkına çomak sokmak için onunla beraber olmak, onunla sevgili olmayı tasarlardım. Tabi bunu yaparken kendimi
eksiksiz, mükemmel bir kurtarıcı olarak gördüğümü sanmayın. Sadece ona karşı az da olsa bir iyilik yapmak istiyordum fakat bunun devamının geleceğini bilmediğimden ve bu
girişimim daha büyük bir skandala gebe olabileceğinden, bundan vazgeçiyordum.
Çok acı çekiyordu, öyle ki hayatımda gördüğüm en acı çeken insan oydu. Bu bana evrene karşı o kadar iğrenç şeyler çağrıştırıyordu ki, insanın kendine bile itiraf edemeyeceği
iğrençlikler beynime hücum ediyor ve beni doğanın, evrenin nizamı hakkında aydınlatıyordu.
Haince bakışları, kötü kadın kahkahası, dost görünmesine rağmen herkesin arasını bozmaya çalışması hep bu acının sonucuydu. Mevsimler geçiyordu o mutsuzdu, güneş penceremizin camlarından odamızı aydınlatıyordu o mutsuzdu. Yağmur damlaları evimizin tavanından odamızı ıslatırken, arkadaşlarla okey oynayıp onunla dalga geçerken, dünya ekonomik krize yakalanırken, İsrail tekrar ve tekrar Filistin’i işgal ederken o hep mutsuzdu. Ben okuldaki derslerime girerken ya da geceleri evde masturbasyon yaparken o yine de mutsuzdu.
Maturbasyon yaparken aklıma türlü türlü kızları getirip onlarla fanteziler kurarken, bir türlü onu aklıma getiremiyordum. Deniyor ama bu girişimim beni erekte olmaktan alıkoyuyordu. Çirkinliğin, iğrençliğin, sıçmığın çekiciliği diyordum ama nafile bir türlü olmuyordu. Ona gerçek hayatta yardımım dokunmuyor bari düşlerimde adaletsizliğin çarkına çomak sokayım diyordum ama bir türlü olmuyordu.
Yıllar geçti, okulum bitti, o evden ayrılalı çok oldu. Yıllar sonra öğrendim ki 70 yaşında dul bir polis emeklisiyle evlenmiş. İlginç, aslında hayır hiç ilginç değil; bu tiplerin sonu hep böyle oluyor, başka örneklere de denk geldim. Yeni evimin balkonunda sigara içiyorum ve buna pek inanamasam da esas kızımıza mutluluklar diliyorum. Gökyüzüne bakıp türlü türlü düşüncelere dalıyorum. Sigaramın dumanını havaya üflüyor, birilerine bir şeylere kızasım geliyor fakat kime, neye kızacağımı bilemiyorum.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: