Her gün olduğu gibi rutin bir gündü. Muhasebe ofisindeki işinden çıkmış evine dönüyordu, tamamen zoraki çalıştığı o ofisten… Metro istasyonu her gün olduğu gibi ağzına kadar doluydu.
Tren hattına inerken, gözü aynaya takıldı. Aynada uzun uzun kendine baktı. Baktıkça kaybettiği gençliğini anımsadı. İçinden derin bir ah çekti. “Ahhh,” dedi, “benim eskiden ne güzel sırma saçlarım vardı, belime kadar uzatmıştım. Ne güzel bakardım badem gözlerimle. Hani şimdi nerdeler? O kaybettiğim gençliğim nerde?” Aklına takılan bu ve bunun gibi düşüncelerle trene doğru ilerledi. Gelen ilk trene bindi.
Geçmiş, yine takılıp kalmıştı aklına, senelerdir çıkamıyordu. Bir çıksa rahatlayacaktı. Önce yirmi senede kaybettiği her şeyi anımsadı, sağlığı, gençliği ve ailesinden kalan tüm mal varlığı. Uzun bir ah çekti yine içinden. “Nerede o pürüzsüz cildim, inci dişlerim?” Oysa şu anda ağzındaki dişlerin yarıya yakınını kaybetmişti…
Farkında değildi geçen zamanın. Yirmi sene önceki Sercan ile şu günkü Sercan aynı olmadığı gibi, yirmi sene önce onu uyuşturucu ortamında enayi yerine koyan, kurnaz arkadaşları da şu gün aynı insan değillerdi ama geçmişinde yaşadığı travmalardan bir türlü kurtulamıyordu. Aklına sürekli eski günlerde yaşadıkları geliyordu ve şu anda aklı ordaydı hâlâ.
***
Geçmişte yaşadığı kötü anılarını düşünürken, metroda oturduğu yerde zıplayarak, boşluğa karşı çığlık attı.
-Yeter lan, gitmiyorum. Yeter! Yeter! Neden hep ben gidiyorum alışverişe? Hep beni enayi yerine koyuyorsunuz!!!
Aklına takılan kötü ana dalıp gitmişti. O anı yaşıyor ve veremediği cevabı, yirmi sene sonra boşluğa karşı veriyordu. O gün olanlar:
Yine her günkü gibi rutin bir uyuşturucu kullanma günüydü. Yine hiç sevmediği insanların yanına gitmiş ve kendini bile bile kullandırmıştı. Sevmediği insanların yanına gitmişti çünkü kendi başına gidip uyuşturucu bulamıyordu. Sevmediği insanlara katlanması bir yana, herkes on koyuyorken, kendisi yirmi koymuştu yine.
Esas sorun para da değildi, bulunduğu ortam da. Esas sorun uşak olarak kullanılmasıydı. Herkes otururken kendisi çalışıyordu. “Sercan, git marketten şunu al.” “Sercan, git şuradan bunu getir.” Arkadaşı Ahmet, yine bir iş buyurmuştu. Tostçuya gidip, tostları alma görevi ondaydı. Ancak Akşam başladığından beri ilk değildi bu. Öncesinde de iki defa markete yine o gitmişti ve sürekli ayak işlerini yapıyordu. Gitmek istemediğini söylediğinde ortamdaki herkes ona yüklenmeye başladı. Onu o ortama sokan arkadaşı Ahmet, sinirlenerek atıldı:
-Ne demek gitmem ya? Gideceksin işte.
-Neden hep ben yapıyorum ayak işlerini?
-Geçende de ben yaptım!
-Dalgayı almaya biz çıktık roman mahallesine.
-Gitmek istemiyorum. Bu sefer de siz gidin.
-Gideceksin ya!
-Ya, her sefer ben gidiyorum.
-Başka zaman da başkası gider. Sen yokken Erman gidiyor her seferinde.
-Hayır, neden her seferinde ben yapıyorum bu işleri?
-Geçen sefer Erman gitti.
-Gitmem bu sefer.
-Ama biz gider alırsak yersin öyle mi?
Ne kadar istemese de bu sefer alışverişe yine o gitmişti. Hatta paranın da yarısından çoğunu yine kendisi koymuştu. Tıpkı öncesinde olduğu ve sonrasında olacağı gibi… O an, vermediği bir sürü cevap vardı. Bunlar aklına yirmi sene sonra geliyordu. Geliyordu ama ne cevabını vereceği ortamdaydı ne de o insanlar karşısındaydı. İçinde birikenler yara yapmıştı ve metronun ortasında istemsizce boşluğa karşı haykırıyordu:
-Gitmiyorum lan, gitmiyorum. Tek ben mi enayiyim? Kendi başıma cigaralık bulamıyorum diye beni kullanıyorsunuz. Her defasında ben yapıyorum ayak işlerini. Ben olsam Erman da gitmeyecekti değil mi? Her sefer ben yapıyorum bu ayak işlerini. Ortamın enayisi benim değil mi? Yeter artık sizden de, cigaralığınızdan da, uyanıklıklarınızdan da usandım.
Boşluğa karşı el kol hareketleri yaparak sözlerini destekliyordu. Sanki o an, o ortamdaymışçasına…

Ardından aklı bir başka anısına gitti. İstemediği hâlde her akşam motoru ile herkesi tek tek evine taşıyordu. Taşıyordu ve benzini de kendi cebinden karşılıyordu. Bir gün olsun formaliteden de olsa “al kardeşim şu parayı, her gün bizi taşıyorsun kendine benzin koy” deseler yaptığı hamallığı da kendisine sorun etmeyecekti belki ama benzin parası almadığı gibi kafası trilyonken, hiç istemeden arkadaşlarına hamallık yapıyordu. Üstüne bir de kendi elinde motor olmadığı zamanlarda kimse onu taşımıyordu.
Bir gün, yine Sercan’ın evine gelmişlerdi. O sıralar annesi Eskişehir’de olduğu için her gün onun evinde ortam yapıyorlardı. O gün, diğer günlerden farklı olarak duş almıştı ve saç kurutma makinesi olmadığı için de uzun saçları yaştı. Annesi Eskişehir’den arayarak, tembih etmişti her gün yaptığı gibi.
-Oğlum, sakın duştan çıktıktan sonra motora binme, en az bir gün bekle. Hasta olursun bak, menenjit olursun.
Evinde duş aldığı o akşam uyuşturucu ortamına takılmayacaktı ama içeride televizyon izlerken aniden kapısı çaldı. Kapıda, arkadaşı Korhan vardı. Her gün ortamda beraber uyuşturucu kullandığı, kurnaz bir arkadaşıydı Korhan. O akşam, ortama takılmamayı kafaya baştan koymuştu ama arkadaşı zahmet etmiş kapısına kadar gelmişti. Arkadaşına ayıp olması bir yana, kafasını yine iyi edecekti. Ne kadar “bu akşam içmeyeceğim” dese de içten içe canı istiyordu. Arkadaşı Korhan’a en baştan söylemişti:
-Bak bu akşam seni bırakmayacağım. En baştan anlaşalım. Kabul edersen motoru veririm, Ahmet bırakır. Sonra motoru buraya bırakır, kendi evine yayan döner veya burada kalır.
-Bakarız.
-“Bakarız” yok. Bak, kesin karar ver. Seni bırakmam bu akşam söyleyeyim.
-Ya, bakarız dedik.
-Veya burada kalırsın.
-Ya oğlum, ne uzattın! Bakarız bir çaresine.
Saatler geçti, esrarlı sigaralar içildi ve Korhan, Sercan’a seslendi:
-Sercan, bak kurudun. Beni bırakırsın eve.
-Yok, bırakamam, duş aldım.
-N’olacak, oğlum? Kurudun işte.
-Hasta olurum.
-Olmazsın. Bırakırsın işte.
Ahmet, hemen atıldı:
-Bu adam tam bir şerefsiz. Ben hasta olmayayım da arkadaşlarım yürüsün gitsin diyor. Yani “siktir git” demeye getiriyor.
-Sen bırak o zaman.
-Ben neden bırakacağım? Ev senin, motor senin. Taşımak senin görevin.
-Ben hasta olurum. Bak, saçlarım yaş.
-Ben evime gelen arkadaşlarıma, böyle “siktir git” diyemem. Ben hasta olsam, iki elim kanda olsa dahi arkadaşımı evine bırakırım.
Korhan, Ahmet’e dönerek:
-N’apıcaz?
-N’apıcazı yok! Adam, bırakacak seni.
Uzun süren bir tartışmanın ardından Korhan, zorlaya zorlaya da olsa Sercan’a taşıttırmıştı kendini. Ertesi gün ise Korhan’ın adı insafsıza değil, Sercan’ın adı şerefsize çıkmıştı arkadaşını taşımadığı için. Konu, ertesi gün de kapanmamıştı. Saatlerce tartışıldı. Arkadaşları, Sercan’ın hasta olacağını değil, şerefsizlik yaptığını söylüyorlardı. Sercan’ın saçlarının yaş olması değil, Korhan’ın yarım saat yürüyerek evine gidememesini problem ediyorlardı. Oysaki bugüne kadar Korhan, kendisini hep taşıtmıştı ama motorun içine bir litre benzin dahi koymamıştı ve artık bunun zorunluluk olduğunu düşünmeye başlamıştı. Kendisini taşıttırmadığı anda ise ortamda ciddi bir sorun meydana gelmişti. Bunları düşündü Sercan, nasıl kullanıldığını düşündü senelerce, veremediği cevapları düşündü… Düşündü ve boşluğa karşı bağırdı.
-Yeter lan! Yeter! Bir siz mi uyanıksınız? Yeter! Her akşam, seni evine götürüyorum zorunda olmadığım halde. Daha motora bir litre benzin koymadın. Onu geçtim ben, sana geldiğimde sende motor olduğu halde beni taşımadın, yürüttün. Başkasında motor olduğunda beni taşımıyor ama bende olduğunda ortamın hamalı oluyorum.
Bağıra bağıra bunları söyledi Sercan, metronun ortasında. Arkasından bu olayın akabinde yaşanan bir başka kötü anısını hatırladı.
Yine duş almıştı ve arkadaşlarına “gelmeyin kimseyi taşımam” dediği halde arkadaşları evine gelmişlerdi o akşam. Bu sefer, Sercan’ın onları taşımayacağını kabul ederek gelmişlerdi. Ahmet, Korhan’ı taşıyacaktı Sercan’da emanet duran motorla. Sonra da motoru geri getirecek, kendisi evine yayan dönecekti.
O akşam, ortamda ciddi bir gerginlik vardı. Sebebi belliydi tabii ki. Ahmet ve Korhan, Sercan’a surat asıyorlar ve sürekli üstüne gidiyorlardı.
Sercan, evine sınırsız internet bağlatmıştı film indirmek için. O dönem, Türkiye’de internet bant hızı oldukça düşüktü. Bir filmin inmesi bir günü buluyor, belki geçiyordu. Korhan, geldiğinde Sercan’ın film indirmesine izin vermiyor, internetten kendi dinlemek istediği müzikleri açıyordu her akşam.
Birkaç defa Sercan, Korhan’ı uyarsa da Korhan bağırarak Sercan’ı susturdu. Evin de internetin de gerçek sahibi gibiydi. O akşam, Sercan’da kendisine asılan suratlar karşısında iyice gerilerek, artık hakkını aramak için çıkıştı.
-Korhan, yeter artık. İnternetten film indiriyorum ben. Parasını ödüyorum ama kendim kullanamıyorum internetimi.
-Suss bi yaa suss. Biz müzik dinliyoz. Bana ne senin indirdiğin filmden? İndirme! Bana ne?
Ahmet, oradan atıldı:
-Bak, insanları nasıl geriyorsun gördün mü? Hep sen yaratıyorsun gerginlikleri.
Ardından Korhan,
-Bu müzik hoşuna gitmiyor mu şimdi?
-Ben film indirmek istiyorum. İnternete bu yüzden para ödüyorum.
-Sen geri zekâlısın. Bu müziği anlamaya kapasiten yetmez.
Ardından Ahmet ve Korhan, Sercan’a hakaretler yağdırmaya devam ettiler. Sadece hakaretle de kalmadı, kafasına ve suratına şamar atarak eğlendiler. Bu böyle tüm akşam devam etti ancak Sercan, hiçbir karşılık veremedi. Biliyordu ki karşılık verirse kendi başına uyuşturucu bulamayacaktı bir sonraki akşama.
Metroda bunları düşünürken yine veremediği cevaplar diline dolandı. Sercan, veremediği cevapları boşluğa karşı var gücüyle haykırdı düzensiz bir sıra halinde…
-Yeter lann, sikerim sizi de cigaralığınızı da! Siktirin gidin lan evimden! İstemiyorum sizi de cigaralığınızı da. Ne ortamı germesi lan şerefsiz? Sen benim internetimi gasp ediyorsun. Evime geldin diye her şeyi gasp etmeye hakkın mı var? Siktirin gidin lan evimden! Lannn! Hem suçlusun hem güçlüsün. Ben bu internete siz saatlerce müzik dinleyin diye para ödemiyorum. İnternetten film indirmek için para ödüyorum. Vermiyorum lan motoru falan da. Yürü git evine. Yok, motor falan. Hadi, siktir git!
***

Sercan, bu şekilde çığlıklar atarken bir şey fark etti. Metro bomboştu, kimse yoktu. İstanbul gibi bir metropolde, özellikle iş çıkış saatinde metronun bomboş olması imkânsızdı. Neredeydi şu anda? Kalabalık, insanlar neredeydi? Kimse neden ona bakmıyor veya susturmuyordu çığlık atarken?
Bir anda baktı ki her tarafta hınca hınç insan dolmuş. N’oluyor demeye fırsat kalmadan onlarca insan onun üzerine yürüyor. Hemen kapıya doğru koştu ama metro hareket halineydi. Bir köşeye pustu. İnsanlar onun üzerine yürümeye devam ettiler ve köşeye sıkıştırdılar.
Sercan, kuvvetli bir çığlık attı. Ardından yalvarmaya başladı…
-Yapmayın! N’olur, yapmayın!
***
Sarsılarak kendine geldi Sercan. Suratında, yediği tokadın hafif acısını hissediyordu. Etraf dönüyordu ve yarı karanlıktı. Üzerinde beyaz önlük olan birisi, elinde iğne ile üzerine geliyordu. Üzerinde işçi önlüğü bulunan birisiyse kendisini iki kolundan kavramıştı. Başka biri de elindeki su bardağını ağzına doğru nazikçe uzatıyordu.
Üzerinde önlük olan kişi, iğne yapmaya gelirken nazikçe seslendi.
-Geçti Sercan, geçti.
-N’oldu? Neredeyim ben? Bu insanlar benden ne istiyor? Neden hep eskiyi düşünüyorum?
-Travma geçiriyorsun Sercan. Kimse yok burada bizden başka. Rahat ol, sıkma kendini. Rahat bırak bedenini. Derin bir nefes al hadi.
-Metrodaydım. Buraya nasıl geldim?
-Yine halüsinasyon gördün Sercan. Hastanedesin bir aydır.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: