Hani için içine sığmaz da sanki her şey senin için yaratılmış gibi adeta kendini Dünya’nın merkezinde hissettiğin anlar vardır..  Ya da bedenin bir kafesteymiş de biri gelip usulca seni salıvermiş gibi… Kocaman süslü kanatların varmış, tüm gökyüzü ahalisi sana hayranmış da senin süzülerek uçmanı bekliyormuş gibi, bembeyaz bir kuğuymuşsun da beyazına siyah değmesin diye derinlere inmiyormuşsun gibi hissettiğin bir an oldu mu? Umudunu hiç yitirmeden hayallerinin gerçekleşeceği günü bekledin belki de. Ben hep bekledim. Düşüncelerimi maviye boyadım, kalbimi kırmızıya…  Beyazı da sevdim siyahı da ama en çok yeşili, hani şu gövel ördeğin başının yeşili,

Renksizliğe tahammülüm yok! Ama işte siyah da mühim.

 Gökkuşağı gibiydim hep, renklerimi canlı tuttum, İnatla vermedim kimseye bir mavimi bir de beyazımı. Hayallerime tutundum, basamak yaptım kendime umutlarımı ve ilmek ilmek ördüm çocuksu düşlerimi. Düştüğümde kendim kalkmayı öğrendiğimden beri bu başım hep dik. Keşkelerim de var benim iyikilerim de… Hepsini sevdim yanı başımdan ayırmadım, onları düşündükçe nerede yanlışa düştüğünü anlıyor insan. Ve ben hep konuştum, dilimin döndüğü her şeyi ama benim sustuklarımda vardı kalbimin katran kesilmiş noktalarında; lakin kilit vurmadım onlara bir gün dilim onlara da dönecek elbet diye...

 Çok sık kapandım gönlüme, Benim gönlüm ürkek değil korkak hiç değil fakat hassas, öyle ki; çabuk incinir, hapseder tüm kırgınlıklarını ama ölse eğilmez, kemik gibi zor kırılıyor lakin kırılınca da kaynaması zaman alıyor be azizim…

Buz dağının görünen kısmı dışımdı, görünmeyen kısmı ise içim.

Bir şehir gibiydim, uzaktan; ışıl ışıl pek cafcaflı… Fakat içine girince hem nasıl karışık… Bir yanı gündüz diğer yanı gece, hem ağlayan yanları var, hem gülen yanları. Bir pencereden bakınca kaynayan kazanlar, diğer pencerede serin sular, dingin ormanlar. Hiçbir şeyin uzaktan göründüğü gibi olmadığının, olmayışının timsali idi İstanbul öyle ya… Bir şehir olsam İstanbul olurdum. Ateş de su da O… Yara da merhem de O… Kış da yaz da O… Hani nasıl anlatsam; bir şehir gibi hem kalabalık hem de yalnız.

Sahi, en büyük yalnızlık kalabalığın içinde olan değil miydi?

  İşte bundan ibaretim, bu kadarım. İnce sızılarıyla yaşayan bir kadın, sonbaharın eylülü, gökyüzünün yağmuru, yeşile vurgun ve maviyle sevgili… Ölçüsüz ve çok seven, Akıllılık ve delilik arasındaki o ince çizgide gidip gelen…

Söylesenize bir bedende kaç şahsiyet olur?

Reklamlar

By Vareste

Bir Cevap Yazın