woman in black dress holding balance scale

Gece tüm ihtişamını alıp, bilinmeyen diyarlara yol alırken, gün iyiden iyiye ışımaya başlamıştı. Artık ötelerden, berilerden pazara çıkacakların hazırlıkları, namazdan dönen cemaatin sesleri duyuluyordu. Kadı Efendi, uykusuzluktan şişen gözlerle perdeyi araladı. Gönlünde ki huzursuzluk, yüzünden belli oluyordu. Gece dehşetli bir rüya görmüş, rüyanın tesiri tüm vücuduna nüfus etmiş, sonrasında da uyuyamamıştı. Sabaha kadar ibadetle meşgul olmuş, arkasından sabah namazını eda etmiş, bir parça uyuyabilme isteğiyle tekrar kendini tekrar yatağa atmıştı. Lakin ne uyuyabilmiş ne de kalbini sıkıştıran düşünceler dağılmıştı. Yataktan kalkarak, oda içerisinde yürümeye başladı.

Kadı Efendi, ahali içerisinde çok sevilen, itimat duyulan bir adamdı. Yaptığı her işte, adalet ölçüsü vicdanı olurdu. En belalı suçlularda dahi, o suçluyu suça iten sebepleri en ince ayrıntısına kadar araştırır, vereceği hükümleri kendine verirmiş gibi alırdı. Onun için önemli olan insandı. İnsan olmazsa, beşeriyet olmazdı. Tüm kainatın var olmasının tek sebebi, beşeriyet idi. Ve kadı efendi, en azılı suçluların dahi keyfi olarak, suç işlemediklerini düşünürdü.

Küçük yaşta, büyük akıl hocaları olmuştu. Girdiği her mecliste önce bakışları ardından sözleri dikkat çekerdi. Babası da bir alimdi fakat bunu çok az insan bilirdi. Çocukluk yıllarında bile arkadaşları arasında verdiği hükümlerin, mest edici sonuçları dillere pelesenk olmuştu. Alimlerin telkinleriyle en nihayetinde kadı olup çıkmıştı. Genç yaşına rağmen mesleğinde hızla ilerlemiş aldığı kararlar, imparatorluğun merkezine kadar duyulmuştu. Tüm bu başarılarına rağmen mütevazi sade bir hayatı vardı. Hiç bir yerde ayrıcalıklı olmaya tahammül edemizdi. Pazar da dahi meyvenin en çürüğünü alır, taze ekmekten kaçınırdı. Nerede kendisine bir övgü gelse, içinde bulunduğu meclisi ivedilikle terk ederdi. Ona göre en büyük lütuf doğru verilen karardan doğan ve insanı vicdanen rahatlan sonuçlardı.

Fakat evvelsi gün görülmeye başlayan ve bütün ahaliyi heyecana gark eden davanın mesuliyeti uykusunu kaçırmıştı. Yanlış hüküm vermenin korkusundan rüyaları ıstıraplı kabusa dönmüştü. Esasen dava oldukça basit görülüyordu. Fakir bir oduncu, genç ve güzel karısını kıskançlık yüzünden öldürmüştü. Fakat oduncu, söylenenler karşısında yalnızca ağlamaklı gözlerle etrafa bakıyordu. Bir de üstüne üstlük, şahitler de ikiye bölünmüştü. Bir kısmı oduncunun efendiliğinden, iyiliklerinden dem vururken, diğerleri kesinlikle cinayeti işleyenin oduncu olduğunu iddia ediyorlardı. Kadı Efendi, gözlerini ne zaman kapatsa duruşma salonu gözlerinin önüne geliyordu. Hararetli bir kalabalık, önlerinde duran askerler ile elleri bağlı, alnı buram buram terleyen, uykusuzluğu yüzünün her zerresinden okunan, yamalı bir elbise ile korku dolu gözlerle etrafı izleyen, her katil nidasında biraz daha titreyen bir adam duruyordu. Sorulan soruları iki ya da daha fazla tekrar ettiren, her söze girişinde tonlarca yükün altında eziliyormuş gibi konuşan bu zavallı adam, kadı efendiyi oldukça rahatsız etmişti. Vicdanının bütün noktaları, karşısında duran bu bedbaht adamın masum olduğu konusunda kendine baskı yapıyordu. Saatler ilerledikçe, vücudunda bulunan kan beynine baskı yapmış, şakakları patlayacak gibi olmuştu. Nihai kararı açıklamayı erteledi.

Gün ışımış, aşağı katta kahvaltı hazırlıkları başlamıştı. Sokakta satıcıların nidaları duyuluyordu. Kadı Efendi ise hala hazırlanmamıştı. Bir yol arıyor, neticeye ulaşıp yüreğini sıkıştıran baskılardan kurtulmak istiyordu. Ani bir karar ile hasta olduğunu ve davalara bakmayacağını bildirdi. Haberi gönderdikten hemen sonra yıldırım hızıyla giyindi ve avluya indi. Kimseye bir kelam etmeden atına atlayarak, şehrin dışına, yalnız kendi bildiği bir kayalığa doğru şimşek gibi yol almaya başladı. Öğle vakti ermeden istediği yere varmıştı. Atını bir ağaca bağladıktan sonra, önündeki uzun yokuşu derin derin soluyarak tırmanmaya başladı. Bir eli kılıcında öteki ile alnında biriken damlaları siliyordu. Bir vakit yürüdükten sonra, varmak istediği yere gelmişti. Burası bir simyacının iniydi. Çoğu onun meczup olduğunu düşünse de, kadı efendi kendisini pek severdi. Ara sıra simyacının yanına uğrar, kainat ve yaratılış hakkında uzun uzun sohbet ederlerdi. Yalnız bugün gelmesinin sebebi bambaşkaydı. Simyacı, Kadı Efendiyi görünce şaşırdığını saklayamadı. Kadı Efendi’de konuyu hiç bekletmeden açtı. Simyacı, konuşma bittikten sonra, bir aşağı bir yukarı yürümeye başladı. Elleri çenesinde, gözlerinden düşünceli olduğu anlaşılıyordu. Ara sıra çalışma masasının başına geçiyor, tekrar kalkıp yürümeye başlıyordu. Meraklı bir çocuğun bakışlarıyla Kadı Efendi gözlerini ona devşirmiş, attığı her adımı takip ediyordu.

“-Bana biraz zaman lazım!” dedi simyacı. “-Günahı senin boynuna!”

Kadı Efendi bir anda ferahlamış, dalgın düşüncelerden sıyrılmıştı. “-Allah affetsin…” diyebildi sadece.

Muazzam bir kalabalık iki kişinin idamını izlemek için toplanmıştı. Kadı efendi de, bastonuna tutunarak idamın gerçekleşeceği alana gelmişti. İdamlıklar, ağlar halde durmadan küfür ediyorlardı. İdamlar gerçekleşmeden önce, Kadı Efendi tüm olanları anlatmak için merdivenlere doğru yürümeye başladı. Zorlandığını fark eden halktan hemen iki kişi yetişerek yardımcı oldular. Alana çıktıktan sonra soluklanarak, söze başladı.

“-Bizler, bütün kainatın var olmasına sebebiyet veren beşerleriz. Lakin, doğada dahi bazıları bazılarından farklı olarak var edilmiştir. Benim gibilerse, adaleti yerine getirmek gibi hem kutsal hem de ezici bir görevle vazifelendirilmiştir. İçinizdeki en bedbaht insan benim! Bunun sebebiyse halkın arasında nifağın çıkmasını engellemek, fitneyi bitirmek, halkın birliğini ve dirliğini gözetmek ve korumak için karar almak ve hayatı idame ettirmek gibi ateşten urganı sırtlanmışımdır. Ben, davası önüme geldiğinden beri oduncunun masum olduğuna kanaat etmiştim. Fakat şehadet edenler arasında ki ihtilaftan ve oduncunun derdini anlatamamasından kati bir sonuca varamamıştım. Bunun için simyacıya başvurdum. Onun bünyesine tesir edecek bir ilaç hazırlattım ve onu dinledim. Bana, tüm hakikati anlatmaya başladı. Kendisi aleyhinde şahitlik eden ve birazdan idam olunacak olan iki delikanlının karısına karşı türlü aldatıcı oyunları olduğunu, fakat hanımının ehli namus biri olarak yaşayıp yüz vermediğini anlattı. O andan itibaren, hadise bambaşka bir boyut kazanmıştı. Suçladığı adamları buldurdum. Tesadüf ya, şehir çıkışında bulundular. Yanlarında yüklüce yiyecek ve bir miktar para bulundu. Suçlarını itiraf etmeleri de kısa bir vakit aldı. Öteden beri fakir oduncunun, genç hanıma yanaşmaya çalıştıklarını itiraf ettiler. Hadisenin yaşandığı gün; oduncunun evden çıkmasını bekledikten sonra, evi basarak zavallı kadıncağıza saldırdıklarını, kadının ağzını kapamaya çalışan gafilin, elini ısırarak kendini kurtardığını, o esnada diğerinin kadıncağızı durdurmak için bıçak çektiğini, bunun üzerine kadının iffetini koruma içgüdüsüne dayanarak bıçağın üzerine atlaması sonucu, yara alarak orada can verdiğini itiraf ettiler.’’

Kadı Efendi’nin sözleri halk içerisinde büyük bir homurdanmaya sebebiyet verdi. Kadı, elini kaldırarak sessizliği sağladı.

‘’ -Kadınlar, bizlere birer emanettir. Onlar, bizim analarımız, yarenlerimizdir. Bu sebepten, namusuna göz diktikleri kadını katleden canileri aynı akıbete uğramak suretiyle cezalandırıyorum! Aranızda benim halimi merak edenleriniz olabilir. Bedbaht oduncuyu konuşturmak için, simyacıya hazırlattığım karışımda bir takım yasaklanmış maddeler vardı. İçen kimse, bundan bir haber olduğu için be bende buna şahit olduğum için ceza alma durumu söz konusu değildir. Lakin ben, bunu ona rızası dışında içirdiğim için, suçluydum. Ve simyacı, o da yasaklı maddelerden böyle bir karışım yaptığı için suçluydu. İkimizde cezamızı yüzer değnek sopa ile aldık. Fakat aldığımız cezanın bir masumunun hayatını kurtarması en büyük tesellimizdir. Ben adaleti sağlamak için hükmü olmayan bir iş yaptım. Bundan mütevellit artık kadılık görevimi bırakıyorum. Kalbine şeytanlık ilişenin, adil olması beklenemez.”

Kadı efendi nefes nefes merdivenlerden indi. Şaşkın gözlerle halk bir idam alanına bir de aralarından geçip giden adama bakıyordu. Akşam ezanı okunmaya başlamıştı. Kadı Efendi başını gökyüzüne kaldırdı. Vicdanının rahatlığı yüzündeki tebessümden okunuyordu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: