silhouette of trees and mountain

‘Bir kez her şeye geç kalmış gibi hissediyorum’ dedim. Masada kaç kişiydik, beni kimler dinliyordu, bilmiyorum. Duysunlar diye de söylemiyordum bunları. Zaten biz bu saatlere kadar kaldıysak, kimse birbirini dinleyecek durumda olmuyordu. Anca yalancı bir tebessüm tutturur, her cümleyi anlarmış gibi başımızı sallardık. Herkes kendi yalnızlığına gömülürdü ama eve gitmek için de erken olurdu bu saatler. Niye hep beraber olmayı seçerdik, hiç bilmiyorum. Alışkanlıktı muhtemelen, kimsenin birbirini çok sevdiğini de sanmıyorum bu kalabalığın içinde. Ben mesela, yalnız başıma gidip bir mekânda oturmayı sevmem. Sanki sahneye çıkacakmışım gibi gelir. Tanımadığım insanlara, mutlu ya da dertli birini oynayacakmışım da hepsi beni eleştirmek için dişlerini bilemiş, bekliyorlarmış gibi hissederim. Elimi ayağımı nereye koyacağımı bilemem. Üstümde eğreti duran bir tavra bürünür, onu da beceremem. Müsamere çocuklarının ezberini unuttuğunda, korkulu gözlerle anne babasını araması gibi bildiğim bir yüz ararım, kusurumu hoş görecek. O yüzden tanıdık biriyle -yakın olsun, olmasın- dışarı çıkmak daha iyi gelir bana. Genelde ben anlatırım zaten, dinliyormuş gibi yapsınlar yeter.

Hep aynı mekâna geliriz.  Bir dükkânı ortandan ikiye bölüp bir kısmını bar demişler buranın, ben olsam kırk şahit isterdim bunu diyebilmek için. Salaş deseniz değil, çirkin deseniz değil hepsinden uzakta kalmış bir yer. Bir şeyin çirkinliğini değerlendirmek için bile bir vasfını ele almak lazım. Burada sadece oturulup, içilen bir yer olmaktan başka mekân namına bir vasıf aramayın. Sahibine göre ‘otantik’ bir hava katılmak için alınmış hasır tabureleri kıçınızı ağrıtır bütün gece. Ben ‘yine mi oraya’ diye söylenirim her buluşmanın başında. Diğerleri de koro halinde ‘hesaplar sendense başka yere gidelim paşam’ derler. Kimimizin parası olmaz daha iyi bir yere gidecek, kimimizin de vardır; harcamak istemez. Velhasıl herkesin bu ucube yerden memnun olacak sebepleri vardır. İyi buldum bunu, ’Ucube’ en güzel bu kelime tanımlar herhalde burayı. Benim için de büyük zahmet şimdi. Başka yerler biliyorum; tertemiz masa örtüleri, güler yüzlü garsonları ve minderli sandalyeleri olan. Ama kimle gideceğim oralara! Temelli bir değişim lazım onun için. Yeni insanlar tanımak gerekir, bu çirkinliklerden benim kadar tiksinecek. Aynı zamanda minderli koltukta oturmanın da lüks olmadığını, insanın en başta kendine saygısı olması gerektiğini savunacak. Aynı şeylerden zevk alan kaç tane insanız ki şunun şurasında! Bir de binlerce olsak ne yazar birbirimizi tanımadıktan sonra. Bakıyorum böyle dernekler kuruyor insanlar; kuş severler, bilmem nereliler, avcılar, toplayıcılar, bir ortak ad buluyorlar kendilerine. Benzer bir yanları oluyor, yabancılık çekmeden hemen kaynaşıyorlar. Ben yoruluyorum tanımaya, anlamaya çalışmaktan. Öyle atıp tutmak da istemiyorum, çok insan tanıdığımdan, herkeste kötü bir yan bulduğumdan falan değil yorgunluğum. Keyif aldığım şeylerden de vazgeçebiliyorum. En sevdiğim tatlıyı yedi yıldır yemedim mesela. Diyette falan da değilim, aklıma gelmiyor, ilgimi çekmiyor artık. Aslında vazgeçmiş olduğumu bile sonradan fark ediyorum. Bir daha hiç arzulamıyorum o şey her neyse. Ben bir dernek kursam adı ne olurdu acaba? diye düşünüyorum. Beni tanımlayan özelliklerin başkalarında bir karşılığını bulamıyorum sonra. Bu bana uyumsuz, dışarıda kalmış hissettiriyor. Bir şeyler yapmak istiyorum bunu değiştirmek için. Onlara da bunu anlatıyordum işte, ‘Ben şimdi değişmek için bütün alışkanlıklarımdan vazgeçeceğim diyelim. Yeni bir düzene gireceğim, niçin?’ Bunun bile bir cevabı yok. Onlar da dinlemiyor zaten beni. ‘Neyse hepsi zor iş’ diyorum. Boğuk bir ses geliyor yine korodan; ‘Doğru!’ Yarı uyur yarı uyanık hepsi, başları birbirlerinin omuzlarına düşüyor. Yine de ayrılmak istemiyorlar. Neden? Kimsenin konuşulanla ilgisi yok. Onlara da benim gibi bir uğultu geliyor sadece dinlerken. Bu iyi bir şey, ben uyurken de müzik dinlerim mesela. Hiç uykuya dalma sıkıntısı çekmem, bu sayede senelerdir rüya bile görmedim. Televizyon sesiyle uyuyanlar da var. Evde ilk defa yalnız kalanlar der ya genelde; ‘ses olsun, yoksa uyuyamam’. Müzik ya da film; kurgulu, başı sonu belli şeylerdir ama fikirler öyle mi? Bir başlarsınız birini dinlemeye alır bambaşka bir yere götürür sizi. Hele uyumadan önce geldiler mi en kötüsü; yatağın içinde ne zaman sabah ettiğinizi anlayamazsınız. Bütün geceden geriye huzursuz bir his kalır, ertesi gün bir de onun yorgunluğunu çekersiniz. Bazıları bir gözünü yarım açıyor beni dinlerken, onlar da aynı dertten mustarip çünkü. Biraz zorlasa anlayacak ne demek istediğimi, birbirimizi öpüp sarılacağız. ‘Hay ağzın bal yesin, ulan ben de bunu yaşıyorum işte, çok güzel ifade ettin’ diyecek. Ortak bir paydamız peyda olacak, biz de bilinçli ebeveynleri gibi davranacağız bundan sonra. İnsanlığa faydasız bilimlerle uğraşan iki bilim insanı gibi, bulduğumuz şeyle gurur duyacağız. Son günlerde bende de çok fazla oluyor bu; dilimin ucuna geliyor da söyleyemiyorum çoğu şeyi, günlerce düşünüyorum sonra, tamamen unuttuğum zamanlarda, özellikle de çok alakasız zamanlarda bir anda hatırlayıveriyorum. ‘Hayda, şimdi ne yapacağım ben bunu’ diyorum. Bütün önemini kaybediyor ben onu hatırlayana kadar. Onun gibi; bir şey hissediyorsun ama cümlelere dökmemekte ısrar ediyor kendini. Kaybolmuyor da! Alttan alta ‘ben buradayım’ diye hep hatırlatıyor. Duymazdan gelmeye çalışıyorsun, daha da sinirleniyor. ‘Sıkıntı’ diye geçiştiriyoruz çoğu zaman. Başkalarını nasıl atlattıysan o güne kadarki onu da atlatmaya çalışıyorsun. Bir meyhanede arkadaşlarla içiyorsun mesela, ya da bir kitap okuyorsun. Bir bakıyorsun senden başka biri de aynı şeyi yaşamış. Bir isim de vermiş ona. Tam olarak senin sıkıntınla uyuşmuyor ama ana konularda mutabık olabiliyorsan ‘He işte! Bende de var aynı sıkıntı’ deyip rahatlıyorsun. Su yüzüne çıkardığın için kendini salıyorsun. Yine de bazıları hiç gün yüzüne çıkmamalı. Tanıyınca daha beter hale gelebiliyorlar. Teşhis koyulmamalı, sıkıntı olarak kalmalı onlar. Çareleri yok çünkü, istediğin ritüeli yap, yeni hobiler edin, yeni arkadaşlarla tanış; teşhis konuldu mu çöküyor hayatının ortasına. Karabasan gibi bir kez yakalasın yeter, nefes aldırmıyor bir daha. İki dakika hiçbir şey düşünmeden oturmak, hayatının en elzem meselesi oluyor sonra. Çalışırken, gülerken, yolda yürürken, gazete okurken, sevişirken, her yerde gösteriyor kendini. Yaptığın neyse anlamsızlaştırıyor bir anda. ‘Ben buradayım, niye başka şeylerle ilgileniyorsun? Benden önemli bir şey var mı hayatında?’ diyor durmadan. Kuyruğu sıkıştırıp tıpış tıpış dönüyorsun onun yanına. Aslında seni beni aşıyor. Sen, onun kendini ifade etmek için kullandığı vücut oluyorsun sadece. Bütün sıkıntılar anlamsızdır ama anlamsızlığın en büyük sıkıntı olduğunu anlıyorsun. Bakınca insanın ulaşacağı en yüce mertebe gibi görünen bu yer, yaşarken uçurumun dibinde hissettiriyor. Güvenebilsek kendimize belki barışılabilir onunla. Cesaret lazım böyle bir gücü kontrol etmek için. Biz ne yapıyoruz? Onun bizi kontrol etmesine izin veriyoruz. Sonra bir yerlere tutunmaya çalışıyoruz romantik romantik. Acılar, ıstıraplar yaratıyoruz kendimize. Babasına benzememek için yemin eden çocuklar gibi o ne derse tersini yapmaya başlıyoruz. Her defasında ‘ben demedim mi sana’ deyip kendiyle böbürlenmesine izin veriyoruz.

Bu geç kalmışlık hissimin de nereden geldiğini şimdi hatırladım. Bu sıkıntı bana ilk geldiğinde daha çok toydum. ‘Madem öyle, anlamsız her şey, ben de günümü gün ederim bundan sonra’ dedim ilk tanıştığımızda. Öyle bir rahatladım ki, etrafımdaki herkes hayatlarında benim kadar tasasız birine daha rastlamadıklarını söylüyorlardı. Yıllar böyle geçti gitti. Sonra bir gün kaybettiğim bir şeyi aslında önemsemeye başladığımı duydum içimde. Geri döndürmek için bir şey yapmam lazımdı. Neyi denesem geçti artık.  ‘O gitti artık bari şu kalsın elimde’ diye neye saldırsam boşa çıktı sonra. Her şey için geç olduğunu hissettim. Bunu fark edince de pişmanlık duymaya başladım. Eyvallah, kabul etmiştim daha erken yaşlarda anlamsızlığı ama bununla o anda ne yapacağımı bilemedim. Ona rağmen yaşamadım, ona taptım. Tek tanrılı en hafifletici dindi anlamsızlık. Beni de anlamsızlaştırmasına izin verdim. Şimdi ne yapıyorum; ona rağmen bir anlam arıyorum, hiç ilgilendirmiyor beni onun dediği. Bir insanı anlamdan ayrı düşünemiyorum. Bu mekâna o yüzden geliyorum. Beni en iyi anlayan insanlarla oturup onları anlamaya çalışıyorum. Tabi arada kendisini hatırlatmasa olmaz. Olsun alıştım artık, kulaklarımı tamamen kapatıyorum. İnsanları dinliyorum uzaktan gelen müziği, kavga edenlerin seslerini, az ilerimizden geçip giden tramvayın beni rahatlatan gürültüsünü, garsonun ‘geliyor hemen’ deyişini. Bu mekânda yaşıyor, bu anı dinliyorum.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın