Sonbaharın hüznü yüreğine ağır gelmiş, uçmaktan yorgun düşmüş, ömrünün son demlerindeki kelebek, yaralı bir martı ile karşılaştı. “Derman gerek bazı yaralara, yolcu olmadan yolun, mürşid olmadan müridin mahiyeti ne ola, hadi beraber çıkalım yola” dedi. Martının yaralı kanadı kopmak üzereydi, kalkmak için çabaladı fakat kalkamadı. Yaşlı gözleri canının yandığını anlatıyordu. Yaraya baktı yorgun kelebek ve martıya şöyle dedi” hey gidi martı kardeş! Sen ömrünü kayıp bir mektubu bulmaya adadın. Bense kısacık ömrümde koza yapmayı öğrendim. Kimimiz ararız bir ömür, kimimiz bulsak da anlamayız. Sorsam da kendime cevabını bulamam ne uğrunda ne yaptım. Biz kelebeklerin ömrü kısadır sende bilirsin. Siz martıları her gördüğümde iç çekip ahhh! Ne olaydı ben de onlar gibi özgür olsaydım derdim. Şimdi bakıyorum yaralı kanadına da gidilecek yer aynı olduktan sonra, ayrılma vaktinde aynı dert ile hemhal olduktan sonra önemi yokmuş.Sen yaralı kanat ile ben biten ömürle nereye giderim bilmem. Her demde, sonbaharın esen yelinde ecelimin vaktini beklerim. Söyle bana kim daha şanslı?” 

Yaralı martı “ Ey yorgun ömrünün son demlerini yaşayan kelebek! Sen kendini yalnız mı sanırsın? Şu hali  zümrüdüanka ile anlatsam anlar mısın? 

Zümrüdüanka hikayesini bilmeyen yoktur. O, küllerinden doğan, sabrın, inancın, azmin,hayata bakışın timsali değil midir? İbret alana çıkacak dersler vardır onun hikayesinde.Hayata karşı duruşun, mücadelenin, hikmetin, öğrenmenin, aramanın en güzel tasviri vardır. Şimdi bana son olarak ne istersin diye sorsan, şüphesiz zümrüdüankanın aradığı sonsuz diye kuşlara bellettiği, arayışın sırrını bilmek isterdim. Bir efsane bıraktı biz martılara. Kayıp mektup uğruna denize tutsak etti biz martıları.  Maviler arasında süzülüp durduk bir arayışla. Şimdi çok merak ediyorum zümrüdüanka nasıl buldu aradığını..   

Ehh kelebek kardeşim, ben de zümrüdüankanın talebesiydim çok önce… Kuşların hikayesi hep böyledir zaten. Zümrüdüankanın talebesi isen eğer meşakkate gülersin. Daima öğrenirsin öğretirsin. Küllerinden yeniden doğmak için yaşarsın. Yaşarken ararsın sonsuzluğu ve daima merak edersin. O buldu aradığını.” 

Puslanmış dağlara bakıp iç geçirdi ve devam etti anlatmaya yaralı martı. 

Beni neden tutsak etti denize diye sorarsan, ben sabrı öğrenmeliymişim. Öğrenirsem sırrını öğrenirmişim. İşte ben şimdi bu yüzden kederliyim. Kırık kanadımın acısını hissetmiyorum. Ben zümrüdüanka ile karşılaşıp sırrı öğrenemediğime kederleniyorum, sabrı öğrenemediğime kederleniyorum. Öğrenirsen sonun olmaz dedi. Bak şimdi ölüyorum. Demek ki sonsuz değilmişiz biz martılar da..” 

İyi dinle kelebek kardeş! Ben senden hayli yaşlıyım. Akıllılarmış tecrübeden ders alanlar. Öğrenme tecrübenin başa sardığı anmış. Çünkü öğrenme amaçmış, idealmiş. Zümrüdüankanın sonsuzluk sırrı öğrenmek mi diye düşünürüm. Düşünürüm ama sır bu ise eğer ben niye ecelin eşiğindeyim. 

Ben öğrenmek için zümrüdüankanın öğrencisi oldum. Kolay olmadı elbet. Zümrüdüanka o merakıyla öğrendikçe öğrenmek isterdi. Ben yorulurdum o, ‘öğrenmek istersen arayacaksın aksi halde yerinde seken topal kuş gibi kalırsın orta yerde. Kanadın kırılırsa sonsuzu elde edemezsin. Kanadın ne hikmetse onu öğren. Zira öğrenmeye merakın, seni yüceltir. Aramaya başla ve kanadının hikmetini öğren.’ diye nasihatler ederdi. Benim yörüngeden sapmamı engellerdi. Gerçekten arayıp öğrenmek istersen zümrüdüanka sana ders olsun. Öğretmek istersen zümrüdüankanın şefkati sana rehber olsun. 

Yaralı martı ölmek üzereydi. Kelebek yaranın derinliğine çare olmadığını biliyordu. Kendi kendini tedavi etmeliydi çünkü biliyordu ki yara yüreğindeydi. Zümrüdüankanın sırrını o da merak etti ama kim daha önce gözlerini kapatacak diye bekliyordu. Zira biliyordu ki sabrı kendisi de bilmiyordu. Martıyı süzdü. Kısacık hayatı boyunca martılara imrenerek yaşamıştı. Kendisinin böyle bir rehberi olsaydı ne görev verilirdi diye düşündü. Tutsak olan kimdi şimdi? Kendisi kısacık bir hayat verildiğine, onda da sefasını süremeyip koza ile uğraştığına şikayet ederken, martının kayıp mektup efsanesine, tutsak hayatına üzülmüştü. Bunu dile getirdiğinde ise yaralı martı kaşlarını çatıp konuşmaya başladı. 

“Ah kendini bile bilmeyen biçare kelebek! Sen bana tutsak gözüyle bakarsın da hayatın anlamını anlatan yörüngesine bir yıldız gibi kapıldığım zümrüdüankanın talihini görmez misin? Benden dost tavsiyesi istersen, şikayeti bırak da kaybettiğin sırrı anlamaya bak. Sır sana emanet.” dedi ve ecelin getirdiği soğuk teri martılara bıraktı. 

Her hikayenin sonu olduğu gibi kanadı yaralı martının da hikayesinin sonu gelmişti. Yorgun kelebek sonbaharın esen yeline aldırmadı. Her gelenin gittiği ve kendisinin de gideceği hüzün mevsimi bir vedaya daha kapı aralamıştı. Martının sırrını düşünürken aklına tuhaf varlıklar diye nitelediği insanlar geldi. Doğru ya insanlar bir şey arayınca, isteyince hep zirveye tırmanmak isterlerdi. Aradığımı puslu dağların zirvesinde bulabilirim diye düşündü. Nefesinin yetip yetmeyeceğine aldırmadan pervasızca kanat çırpmaya başladı. Yolunun kuytu köşesinde bir ağlama sesi işitti. Gitmekle gelmek arasında kalırken sır her yerde olabilir diye düşündü. Birkaç adım ötede karıncanın ağladığını gördü. Bir süre sükut eyledi çünkü insanlardan öğrenmişti ağlayabilmenin verdiği huzuru.. 

Bir süre bekledikten sonra usulca karıncaya yaklaştı. ”İbrahim peygamberin kara karıncası ne ola halin?” diye sordu. Karınca yaşlı gözleriyle yorgun kelebeğe baktı ve şöyle dedi. “Emanetin verdiği ağırlığın altındayım kelebek kardeş.” Kelebek beklemediği bu cevap karşısında afallamıştı. ”Anlamadım ne emaneti?” diye sordu kelebek. 

“Bir zamanlar kara gökleri binbir temaşa ile seyre daldığım anda kızıla çalmaya başladı gökkubbe. Hayrola diye sorup soruşturdum. Dediler ki ” İbrahim peygamberin davaya adanmış yadigârı! Peygamberin uğruna o yolda ölürüm derdin. Şimdi davanı sahiplenecek karınca kalmamış. Karınca kalmamış kalmamış da sonbaharın son karıncası sen imişsin, senden sonra kara gökler aydınlanmayacak. Sonbaharın esen yeli mavi güne doğmayacak. Gök niye kızıl bilir misin? Martının kayıp mektubunu zaman eritmiş. Son martı ağlayarak can vermiş. Gökler şimdi ağlar durur imiş.” 

Yorgun kelebek nefesi kesilmesine ramak kalmış gibiydi. Karıncanın anlattıkları karşısında daha da yoruluyordu yüreciği.. 

Yoksa ben de mi son kelebeğim? diye düşünmeye başladı. “O halde emanet olan sır karşısında bende ezilmeyeyim” dedi ve karıncadan müsaade istedi,veda edip yola koyuldu. 

Kısacık olan ömrü nelere şahit olmuştu. Martıyı yolcu etmişti sıra kendisindeydi. Neydi bu sır? Sırrın altında kalmak ölümden daha acıydı. Martıyı öldüren de bu sır değil miydi? Martı veda ederken sırrı kelebeğe emanet etmişti. Peki ya kendisi kime emanet edecekti? Tüm canlılar veda ediyorlardı. Aklına sonsuz diye düşündüğü insana emanet etmek geldi. Evet, doğru ya onlar zirve dedikleri dağlara tırmanmayı çok iyi bilirlerdi ve şu an orada bulacağı insanlar olacağından emindi. Böyle düşünerek son nefesinin son demlerinde puslu dağlara tırmanmaya devam etti. 

O yorgun kelebek, sonbaharın hüznüne savrulup meşakkat ile zirveye ulaşmıştı. Evet orada birçok insan vardı var olmasına ama birbirlerini dağdan itmeye çalışıyorlardı. Niçin böyle yapıyorlar diye düşünmeye başladı. Bir süre sonra belki de kendilerince bir eğlenmedir kanaatine vardı.  

Orada bulunan bir çocuk kelebeğe yaklaştı. Yorgun kelebek sırrı ona söylemek istedi. Tam o esnada  Zümrüdüankanın eşsiz tüylerini dağın eteklerinde gördü. O an anladıki insan denen mahlukata sır emanet edilmezdi. O eşsiz zümrüdüankanın farkına varamayan, bindiği dalı kesen insana sır emanet edilebilir miydi? Bazı şeyler vardır ki yağmurun kurumuş çiceğe fayda etmemesi misali farkedilmez ise fayda vermez. ” Bunlar zümrüdüankanın kıymetini, onun sırrını zaten anlamazlar.Sır ben ölsem de benimle kalsın. Puslu dağların zirvesi siz insanlara kalsın” dedi ve sonbaharın son kelebeği de eylül hüznüyle veda etti. 

Ve böylece insan ihtirasları ile zirve yarışına devam etti. Sır ise sonbaharın miras bıraktığı hüzünle kelebeğin yüreciğine emanet kaldı. 

Zümrüdüanka kuşu efsanesi çok duyulan bir efsanedir. Feridüddin Attar’ın eserinden esinlerek yazdığım hikayede asıl öğrenmenin rehber olmadan olmayacağı ve rehberin zümrüdüanka gibi etkin, Tasavvuftaki deyişle kemâle ermiş birinin olmasının ve o rehberin seni yönlendirmekteki etkinliğini;  günümüzde ise aydın insanların, değeri gidince bilinen alimlerin benzerliğini ortaya koymaya çalıştım. Ömrün uzun ya da kısa olmasının mühim olmadığı, asıl hikmetin sürekli arayışta olup, öğrenmeye çalışmanın asıl hayat olduğu ve öğrenmenin sonucunda tecrübelerin oluştuğuna değinmek istedim.

Bazen hayvanlar diyerek küçümsediğimiz varlıkların bile zirveye ulaşmak için, ihtirastan başka şey düşünmeyen insanlardan çok akıllı ve vefalı, liyakatli olduğunu anlatmak istedim. Aynı zamanda sonbaharın Eylül hüznü ile vedaların; Eylül’de yağan yağmurun, vedalardaki gözyaşlarına vurgu olmasını  temenni ettim. Birçok yazarın da dediği gibi hüzün ayı, veda ayıdır Eylül ayı.. 

Reklamlar

By Nafia Anköz

1999 Adana doğumlu. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi 4. sınıf öğrencisi. Yazar/şair. ..🖊

Bir Cevap Yazın