Zeynep YILDIRIM

Editör: Aycan Akgül & Simge Armutçu

Özet

Hindistan’ın Sakya Kraliyet ailesine doğmuş olan Buddha’nın, yaşadığı bölge olan Hindistan ile sınırlı kalmayarak, tüm coğrafyalara yayılmış temel öğretilerini ele alacağız. Makalenin I. bölümünde Buddha’yı, bireysel yaşamı üzerinden tanıtmaya çalışacağız. Daha sonrasında makalenin II. bölümünde Buddha’nın temel öğretisi olan Sekiz Aşamalı Yüce Yol’u aktaracağız. Buddha’nın bireysel yaşamında, içinde bulunduğu imkanları bırakarak yaşamında beklenmedik bir kopuş gerçekleştirdiğini göreceğiz. Gerçekleşen kopuş ile Buddha’nın deneyimlediği zorluklardan hareketle oluşturduğu temel öğretilerini Sekiz Aşamalı Yüce Yol üzerinden aktaracağız. Buddha’nın, temel öğretisi olan Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un aktarımı sonucunda insanın yaşamındaki acıları keşfederek onları mutluluğa dönüştürmesine yardımcı olacak temel felsefesini yansıtacağız.

Giriş

Budizm’in kurucusu olan Buddha, bedensel arzularını yenerek Tanrısal olan bilgiye ulaşabilen ermiş, bilmek, bilincinde olmak, uyanış anlamına gelen “Budh” kökünden türetilmiş bir isimdir.

Hindistan, M.Ö. 6. yüzyılda zenginliklerin ve yoksullukların bir arada yaşandığı, görkemli yöneticilerin birbirlerini yok etmek için savaştığı, çelişkiler ile dolu bir ülkeydi. İşte Buddha, tüm bu çelişkiler içinde Sakya Krallığının oğluydu. Erişebileceğinden daha fazlası ile donatılan bir yaşama doğan Buddha, çelişkileri ortadan kaldırabilmek ve tüm insanlık için yaşamdaki gerçeğe, mutluluğa ulaşabilme yolunda prenslik tahtını terk ederek kendini tüm insanlığa adamış olan bir düşünürdür. Uzun yıllar süren bu yolculuğunda meditasyonlar ve ruhsal duyumlarla tabiatın mutluluk ve iyilik dolu kapılarını açacak anahtarı bulmak için yaşamı sona erene kadar çabalamış bir düşünürdür. Öğretileri günümüze kadar gelmiş olan ve birçok insanı etkileyen Buddha’nın, sevgiyi tüm canlılara yayma çabası, iyilikçiliği ve bireysel yetkinliğe olan inancı insanlığın üzerinde etkili olmuştur, diyebiliriz. Onun öğretilerini bir din olarak benimseyen insanlar Buddha’nın ışık tuttuğu yolun bireyin içsel sıkıntılarına çözüm getirecek umut olduğuna inanmışlardır. Bireye, kendi kendisinin ışığı olabilmesini öğütleyen Buddha, tüm insanlığa umut ve mutluluğa ulaşmada inanç kaynağı olmuş, diyebiliriz.

Buddha’nın Bireysel Yaşamı Üzerine

Buddha, tahmini olarak M.Ö. 563/483 yılları arasında yaşamış olan bir Hint düşünürdür. Ailesi tarafından verilmiş olan asıl ismi Siddhartha Guatama’dır. Hindistan’ın kültür ve din tarihi incelendiğinde “buddha” kişi ismi olmasının yanı sıra ‘ergin olan ve yetkinlik aşamasının en üstüne ulaşmış insan’ olarak sıfat gibi de kullanılmıştır. Buddha, kelime olarak; uyanmış olan, aydın olan, anlamlarına da gelmektedir. Buddha’nın kendi yaşadığı zamandan aktarılan net bir belge olmadığından, yaşamış olduğuna dair şüpheler oluşmuştur. Ancak daha sonra kazılar sonucu ortaya çıkan M.Ö. 269-232 yıllarına ait olan, Kral Aşoka tarafından ormana diktirilmiş bir kitabede bilge Buddha’nın oraya geldiğini yazması onun yaşadığına dair kesin kanıtlardan biri olmuştur. Dönemin Sakya kabilesine doğmuş olan Buddha’nın, yaşama gelişi ile bolluk, bereket ve güzellikler getirildiğine inanılmış ve tinsel bir huzur kabileye hâkim olmuştur. Ancak bu durum fazla sürmemiştir. Çünkü Buddha’nın annesi onun doğumundan birkaç gün sonra hastalığa yakalanmış ve ölmüştür. Böylelikle güzellikler yerini acıya bırakmış ve yaşamda süregelen tek gerçekliğin acı olduğuna, güzelliklerin geçici olduğuna inanılmaya başlanmıştır. Siddhartha, annesini kaybettikten sonra yaşamında eksik kalacak sevgi ve şefkati ailesinin diğer üyelerinden ve özellikle teyzesinden görmüştür. Babasının desteği ve özeni ile yetişen Siddhartha, Himalaya dağlarında yaşayan özel bir bilgeden özel eğitim almıştır. 16 yaşına erişmiş olan Siddhartha, bilgelerden aldığı özel eğitim sayesinde sadece kendi yaşadığı coğrafya ile sınırlı kalmayıp zamanın diğer bilgileri ile de donanmıştır. Dönemin Ganj bölgesinde hâkim olan münzevi yaşam tutkusuna oğlunun da kapılmasından korkan baba Suddhodana, Siddhartha’yı Brahmanlardan uzak tutabilmek için evlendirmeye ve bir aile kurmaya yöneltmiştir. Oğlu için seçtiği eş adayı akrabası olan Yashodhara olmuştur. Siddhartha, ailesi ile mutlu bir yaşam sürerken babası onun münzevi bir yaşama yönelmemesi için farklı önlemler almıştır. Siddhartha’nın dış dünyadaki kötülüklerden haberdar olmaması, mutlu bir yaşam sürmesi için sarayın yüksek duvarları arasında dünyanın her türden eğlence ve zevk içeren şeylerini bir araya getirmiştir. Hatta her ayrı mevsim için farklı köşkler yaptırmış, dünyadaki bütün güzellikleri oğlu ve ailesine sunmuştur. Kötülüklerden ve acıdan uzak yaşayan Siddhartha yaklaşık on yılını böyle geçirmiştir. Bu mutlu ve acılardan uzak yaşamda dünyanın sadece içinde bulunduğu güzellikler ile sınırlı kaldığını düşünmüştür.

Siddhartha’nın yaşamın gerçeklikleri ile tanışması, yaşlı ve fiziksel açıdan yetersiz bir adamı görmesi ile olmuştur. Yaşlı adamın görüntüsü onun içinde ince bir sızıntı yaratmıştır. Daha sonraları buna benzer görüntüler ile karşılaşan Siddhartha, içinde yaşadığı yapay denebilecek dünyayı parçalamaya başlamıştır. Bedeni yakılmak üzere taşınan bir cenaze törenine denk gelen Siddhartha yaşamın esas gerçekliği ile, ‘ölüm’ ile tanışmıştır. Böylelikle içinde bulunduğu mutluluğun ve zevklerin her birinin geçici olduğunu, yaşlılığın ve ölümün kaçınılmaz bir yazgı olduğunu anlamıştır. İçinde bulunduğu yasal gücün, varlıkların, tüm zenginlik ve güzelliklerin sonunda bir ‘hiçlik’ barındırdığını düşünmüştür. Böylelikle sahip olduğu yaşama yabancılaşmış ve bunalım içine girmiştir. Dilenci olan bir dervişin görüntüsü ile karşılaşması onun yaşadığı bu bunalıma ışık olmuştur. Çünkü dilencinin görüntüsünde iç dinginliği ve kendine olan güveni okumuştur. İçinde bulunduğu yapay dünyayı yıkmak için bu dilenci dervişin görüntüsünde umudu ve sonsuz dinginliği aramaya başlamıştı. Bu arayış zamanla Siddhartha için kesin bir kurtuluş ilkesine dönüşmüştü. Görüntüsüne kapıldığı ve buhranına ışık olacağını düşündüğü dilenci gibi kendisinin de bir derviş olması gerektiğine karar vermişti. Babasının tüm önlemlerine rağmen yaşamın gerçekliğine doğru yürümeyi seçen Siddhartha, aldığı kararla babasını yeni önlemler almaya itmiştir. Oğlunun Brahmanlara asla katılmasını istemeyen baba Suddhodana, saraydan gitmemesi için önlemlerini arttırmıştır. Ama Siddhartha, babasının ona sunduğu tüm güzelliklerin dışında kendisinin hiç hastalık çekmeden hep genç kalabilmesini, hatta sonsuz bir yaşam sürebilmesini sağlayamayacağını bilmekteydi.

Tüm bunların içinde Siddhartha, tüm insanlık için kurtuluş çareleri bulmaya çalışan bir düşünür olma yolanda ilerlemiştir. Karşılaştığı görüntülerde tüm insanlığın çektiği acılara tanık olduğundan, bireysel endişelenmelerini yücelterek insanlığı acıdan kurtaracak çareler aramaya başlamıştır. Siddhartha insanların toplumda ayrımlaştırılmasına bir açıklama getiremediğinden Brahmanların ve sömürgecilerin oluşturduğu yaşam tarzını yadsıyarak yaşamın içindeki haksızlık ve çekilen acıya çözüm getirebilmek için heyecana kapılmıştır. Artık 29 yaşına gelmiş olan Siddhartha, oğlunun doğumu ile yeni yaş hediyesine kavuşmuştur.

Oğluna ‘bağ içinde/engel’ anlamlarına gelen Rahula adı verilmişti. Yeni doğmuş olan bu masum bebeğe verilen isim Siddhartha’yı yine ikilemlere ve çatışmalara sokmuştu. Kendi bireysel yaşamından ziyade tüm insanlığın kurtuluşuna odaklanmış olan zihni, bulunduğu sarayı terk etmeye karar verdi ve ailesi ile vedalaşarak bir gece saraydan ayrıldı. Onun yeni çıktığı bu yol, yaşamının dönüm noktası olan yolu temsil etmiştir. Çünkü çıktığı yol ile sadece kendi bireysel yaşamı değil, tüm insanlık adına etkili bir değişim yaşanmıştır. Yüzyıllar sonra onun çıktığı bu yeni yol “Büyük Vazgeçişin Kutsal Gecesi” olarak anılmıştır.

Çıktığı yolda bir ormana giriş yapan Siddhartha gerçek bir derviş olabilmek için üzerindeki saray görüntüsünden kurtulmuş, rastladığı bir dilenci ile kıyafet değişikli yaparak tam olarak bir dilenci keşiş görüntüsüne bürünmüştü. Yaşamının uzun bir dönemini açlık ve yoksulluk içinde geçireceği yalnızlar ormanına doğru yola çıktı. İçinde bulunduğu bu yalnızlar ormanı yaşamın curcunasından uzak, sessiz ve sakin bir yer olduğundan, onun düşünmesine elverişli bir ortam olmuştur. Yola çıkmadan önceki yaşantısında öğretmenleri ve eğitimcileri ile çalışan Siddhartha, yardımcısı olmadığı için düştüğü boşluğun sorunları ile uğraşmıştır. Tüm gereksinimlerini yalnız başına halletmeye başlamıştır.

Çilekeş keşişlerin yaşadığı bir barınağa giden Siddhartha, keşişlerin gerçek bilgiye erişmek için kendilerine yaptıkları tuhaf işkencelere şahit olmuştu. Şahit olduğu görüntüler sonucunda insanın ruhunu kurtarmak adına, ruhun bir parçası olan bedene verilen zararı anlamsız bulmuştur. Çünkü ıstıraptan kurtulmak için yapay ıstıraplar üretmek, onun için anlamsız bir durumdur. Keşişlerin barınağından uzaklaşan Siddhartha, ünlü bir bilgenin yanına gelmiş ve onun öğretisini dinlemiştir. Bilgeye göre, “insanın mutluluğu; ruhun bedenden kurtulması ile olanaklıdır.” Ancak bu sav Siddhartha’ya uygun gelmemiştir. Çünkü o, insanın gerçek özgürlüğünün ruhtan bağımsız olarak ve onun hallerine tabii olmadan yaşamak ile gerçekleşeceğine inanmıştır.

“Bizim dışımızdaki bir kimsenin, bizi mutluluğa ya da mutsuzluğa eriştireceğini sanmak budalalıktır.” (Buddha, s.89) Onun bu düşüncesinden, yaşadığı bu deneyimler sonucunda kendi eğitimini kendinde bulacağına karar verdiğini söyleyebiliriz. Gerçeğin kendisini bulmak için hiç ödün vermeden yaşamaya çalışan Siddhartha, yeme-içme ihtiyaçlarını en aza indirgemiş, düşünce gücünü belli bir konuda yoğunlaştırmış ve gerçeğe ulaşmak için bütün enerjisini kullanmıştır. Yeme-içme eksikliğinden dolayı zayıflayan Siddhartha, zamanla yorgun düşmüştür. Kutsal esenliğe ulaşma çabasının karşılıksız kaldığını fark ettiğinde yine buhran içine düşerek çile dönemine girmiştir. Kendine geldikten sonra yaşamının ikinci öğretisi olan ilkeye ulaşmıştır: “İnsanlara iyi bir hayat sürmeleri ve bilgeliğe erişmeleri için aç kalmalarını söylemek yanlış olmalı. Çünkü ben kuvvetlendikçe dünya ve din hakkında daha iyi, daha berrak düşünebiliyorum.” (Buddha, s.91) Onun bu düşüncesinden vücudu aç bırakarak aydınlanmaya erme fikrinin anlamsızlığını çıkarabiliriz. Yeni belirlediği koşullar doğrultusunda ilerleyen Siddhartha, deneyimleri ile elde ettiği üçüncü öğreti olan “orta yolda yürümek” ilkesini keşfetmiştir. Tıpkı Aristoteles’in, “mesotes” (ortayı bulma) düşüncesi gibi, onun düşüncesi de yaşamdaki aşırılıklardan, zevklerden ve eksikliklerden kaçarak orta yolda yürüyebilmek olmuştur. Aristoteles için bu ortayı bulma durumu güç bir iştir ve ancak insanın kendisi bulabilir. Buddha için de orta yolda yürüyebilmek aynı şekilde olmuştur. Yaşadığı deneyimler sonucunda, aklı reddetmeyen kutsal bir esin arayışı içinde olmaya devam etmiştir. Böylelikle çile döneminden uzaklaşarak “uyanış”a doğru ilerlemeyi seçmiştir, diyebiliriz.

Çağının yaşam koşulları içinde 36 yaşına erişen Siddhartha, kendi olgunluğunun farkına varmıştır. Genellikle nehre yakın yerlerde günlerini geçiren Siddhartha, gezintileri sırasında yüzünü hep doğuya çevirmiştir. Burada nehri ve doğu yönünü bir metafor olarak ele aldığımızda; nehir akışkan olan ve sürekli kendini yenileyen bir şeydir. Su kaynaktır, tıpkı yaşamın kendisi gibi bir yerden bir yere akış halindedir. Yaşam da su gibidir başlangıcı ve sonu vardır. Onun nehre yakın durmasının nedeni olarak yaşamın akışına yönelmesini ve o akışta kendini bulmaya çalışmasını görebiliriz. Diğer yandan yüzünü her seferinde “doğu” yönüne çevirmesi güneşe, ışığın kendisine yönelimdir. Gün, doğudan doğan güneşle başlar. Güneşin doğuşu ile karanlık aydınlanır ve gerçekler gün yüzüne çıkar. Olup bitenin akışı, güneşin doğuşu Siddhartha için bilinmezin aydınlanması, ışığa olan yönelimi olarak anlayabiliriz. “Artık bilgelik ve gerçeğin kendisi dışında bir şey gökkuşağının ötesinde bir yere gizlenmiş büyük bir sır olmadığını anlamıştı… Şimdi bir insanın aradığı bilgelik ve hakikati kendi içinde bulacağına inanıyordu.” (Büyük Dinler Ansiklopedisi s.74). Siddhartha için bir insanın aradığı gerçeklik ve bilginin kendisi ruhlarda taşınmaktadır. İşte bunun için çabalayacak olan Siddhartha, bir incir ağacının altına oturarak, yaşamının geri kalanını etkileyecek bir yemin etmiştir. Bu ettiği yemin onun aydınlığa kavuşmasına olanak sağlamıştır. Uzun süre düşüncelerine yoğunlaşan Siddhartha, bilinmezlik ve gizem dolu dünyada, ruhunu ve düşüncelerini aydınlatan bir duyumsama hissetti ve bu duyumsama onun huzura ermesini sağladı. Siddhartha hissettiği huzur ile “bilgeliğin anahtarı”nı bulduğunu düşünmüştür. Aslında bütün uğraşları, çabaları sonucunda ulaştığı gerçek basit bir ilkedir, diyebiliriz. Çünkü keşfettiği bu ilke, “iyilikten iyilik, kötülükten kötülük doğar” ilkesi olmuştur. Yaşamın içindeki bu basit ilkeyi uzun çabalar sonucu fark eden Siddhartha, bu ilkeyi yepyeni bir ışık ile donanmış şekilde düşünmüştür. Yıllardır büyük uğraşlar ile aradığı yaşamın gerçeğini ve bilgeliğin başlangıcını böylelikle keşfetmiş ve büyük bir huzura kavuşmuştur. Elbette onun bu keşfettiği ilkeyi her ne kadar basit görsek de yaşamın en büyük düaliteleri ile ilgilidir. İyi ve kötü yaşamın başlangıcından sonuna kadar bizimledir. İyilik ve kötülük bizden doğan, taşan değerlerdir, diyebiliriz. Siddhartha’nın bu düaliteyi, yaşadığı yeri ve ailesini terk ederek uzun bir çaba sonucu ulaşmasını bizler gibi ‘insan’ olması ile ilişkilendirebiliriz. İnsan olarak yaşamlarımızda bizimle olan iyilik ve kötülük dünya var olduğu sürece devam edecek olan ve bizim eylemlerimize, düşüncelerimize, tercihlerimize bağlı olacak olan düalitedir. Hatta bir seçim olarak görebiliriz. İnsan, yaşamı içinde ya iyilik yönünde ilerler ya da kötülük. Siddhartha, bu ilk ile yaşamının geri kalanını hatta tüm insanlığı etkileyebilecek bir keşif yapmıştır. Onun, babası tarafından korunması sadece güzellikler içinde büyümüş olması, hatta güzelliklere hapsedilmiş olması bile iyi ve kötünün gerçekliğinden kaçmasına yeterli olmamıştır. İyi ve kötü kaçınılmaz olarak bizimledir. Yaşamının üçüncü ilkesine bu şekilde ulaşan Siddhartha, derin bir huzur içinde evrenin kurtarıcısı olarak Buddha mertebesine yükselmiştir. Buddha, artık yeryüzünde var olan bütün kötülüklerin ve acıların çaresini bulduğunu düşünmüştür. Bu keşfi sayesinde “uyanış” dönemine girmiştir. Bu uyanışı gerçekleştirdiği gece, daha sonra Buddhacılıkta kutsal gece olarak görülmüş ve altında oturduğu incir ağacı ise “bilge ağacı” (bodhgaya) olarak anılmıştır. Bilge ağacı ve onun bulunduğu yer, Buddhacılıkta en önemli hac yerlerinden biri olmuştur.

Yaşamı boyunca ilerlediği yolda her daim “doğu” (ışığın) yönüne ilerleyen Buddha, bu büyük uyanışını gecenin karanlığında gerçekleştirmiştir. Onun “Buddha” olmasına olanak sağlayan uyanışın “ay ışığı”ndan gelmesi durumunu yine bir metafor üzerinden inceleyebiliriz. Buddha, alışılmışın dışına çıkarak kendinde olan şeyleri keşfetmiştir. Gecenin karanlığının dışına çıkarak ay ışığı sayesinde keşfini gerçekleştirmiştir. Gece olduğunda her şey uykuya geçer. Doğa, insanlar, diğer tüm canlılar uyur ama düşünce uyanık kalabilir. Gecenin karanlığına gizlenen gerçekler ay ışığı ile Buddha’ya görünür olmuştur. Ay ışığını, insanın gizlediklerini açığa çıkaran bir iç ses, his veya bir düşünce olarak da değerlendirebiliriz.

Artık eriştiği olgunluk ve uyanış ile aydınlanan Buddha, ulaştığı “İnsanın aradığı bilgelik kendi dışında değil, içindedir. İyilikten iyilik, kötülükten de kötülük doğar.” ilkesini “varlıkların yasası” olarak felsefesinin temeline oturtmuştur. Ölümden kurtuluşun çaresini eski çilekeş ve onunla yoldaş olan dostlarına anlatmak için kente inen Buddha, dostlarına şöyle seslenmiştir:

“Ey Rahipler, beni aydınlığa kavuşturan; aşırılıktan kaçarak bulduğum yol, benim gözlerimi ve düşüncelerimi açan dinginlik ve bilgiye ulaştıran, yüksek esinlere, kurtuluşa götüren bu yol sekiz kollu bir patikadır. Bu yol; Doğru Görüş, Doğru Düşünme, Doğru Farkındalık, Doğru Konuşma, Doğru Eylem, Doğru Gayret, Doğru Konsantrasyon, Doğru Geçim Yolu’dur. Aydınlanmış insanın bulduğu, dinginliğe ve bilgiye ulaştığı, Nirvana’ya ulaştıran yol budur.”

(Buddha, s.101).

Yaşamı boyunca aydınlanmasından sonra temel felsefesini, uyanışını müritlerine, insanlara aktarmaya çalışan Buddha, daha fazla yolculuk yapamayacağını anlayarak bir kiraz ağacının gölgesine uzanmıştır. Bahar mevsimine denk gelen ağaç, çiçeklerini Buddha’nın uzanmış bedenine dökerken o, zihnini ve düşüncelerini açık tutmaya devam etmiştir. Yorgun düştüğünün farkına varanlar onun çevresine toplanmıştır. Onlara, “Ey insanlar, gerçekten size derim ki: Her yaratılan ölümlüdür. Aralıksız ve daima mücadele ediniz.” (Buddha, s.245) demiştir. MÖ. (yaklaşık) 485 yılına denk gelen bu veda sırasında Buddha, 80 yaşına erişmiştir. Artık ölen bedeni yedi gün süre ile saygı içinde bekletilip geleneklere göre yakıldıktan sonra sekiz eş parçaya bölünerek müritlerine dağıtılmıştır.

Sekiz Aşamalı Yüce Yol

Sekiz aşamalı yüce yol öğretisini aktarmadan önce, yaşamın acı ve ıstırap dolu olmasının nedenine bakmak gerekir. Buddha’nın öğretisine göre yaşamın baştan aşağı acı ve ıstırap ile dolu olduğu yadsınamaz bir gerçekliktir. O, bu gerçekliği, “insanların döktükleri gözyaşlarının, dört büyük okyanusta bulunan sulardan daha çok olduğunu” söyleyerek ifade etmiştir. Ona göre bütün evreni ve yaşamları sarmış olan bu acı ve ıstırapların nedeni insanlığın ilk olmayan ve sonsuz bir yanılgısından taşmaktadır. Bu yanılgı, insanın kendini keşfedememesinden ve bilgisizliğinden kaynaklanmaktadır. Buddha için bu bilgisizliği ortadan kaldırmanın yolu acının varlığını kabul etmek ve yok edilmesi için çabalamak olmuştur.

Buddha’ya göre evrenin kendisi bütünsel olarak akıcı ve yaşamsal bir nesne olan “atman”dan oluşmuştur. Atman maddenin kendisini yakalayarak kendine bir sığınak ya da korunma yeri seçmek ister. Sonrasında da seçtiği maddenin yaşamı boyunca onunla kalan bir şey olur. Birlikte olduğu maddenin yaşam süresi dolduğunda atman, kendine yeni bir madde bulur. Atman ile maddenin temelde aynı tözden meydana geldiğini söyleyebiliriz. Hatta bu iki varlığın birbirleri ile yaklaşmalarını bir isteme, arzu olarak da değerlendirebiliriz. İnsanın doğumu ile ortaya çıkan bu duygular Buddha için yaşamın acı ve ıstırap dolu olmasının temelini hazırlamıştır. Ona göre isteme insanın mutsuzluğunun başlangıcı olan bir olgudur. Doğumdan sonra yaşamın içindeki acılar ve ıstıraplara katılmış oluruz. Çünkü doğum beraberinde olgunlaşma, hastalıklar, yaşlılık ve kaçınılmaz son olan ölümü getirmektedir. Bu yüzden doğum ile birlikte, varlığın mutluluk içinde olmasını engelleyecek birçok etken ortaya çıkmaktadır. Baktığımızda akan bir nehirden taşan damlalar ne kadar aynı ise atman ile şekillenmiş olan varlıkların birbirlerine benzerlikleri de o kadar aynıdır. Varlıkların doğumu ile gelen istek olgusunun varlığın bilincini de oluşturduğunu söyleyebiliriz. Öte yandan varlığın istekleri sınırsız ve sonsuz olacağından varlığın bireyselliğinden sabit olarak söz etmek mümkün olmayacaktır. Atmanın son bulan bedenden yeni bir bedene geçişi sürecinde devamlı taşınan bir ruhtan bu anlamda söz etmek olanaksız diyebiliriz. Çünkü Buddha’nın temel yasalarından olan “karma yasası”na değişmez ve süresiz ruh anlayışı uymamaktadır. Bu anlayışa göre devam eden benlikten söz etmek olanaksız olacaktır. Bu düşüncelerden hareketle Buddha’ya göre kurtuluş ancak atmanın vücut bulma evresinin değişiklik göstermesi ile olanaklı olacaktır. İşte Buddha, yaşamdaki acıların önlenmesinin “sekiz aşamalı yüce yol” öğretisinin gerçekleştirilmesi ile olanaklı olacağını düşünmüştür. Bu öğretinin gerçekleşmesi ile tüm evrenin huzur içinde mutluluğa ulaşacağına inanmıştır.

Varlığın doğumuyla beraber acı ve ıstırap ile tanışmasından ve bunlardan kurtulmasına olanak sağlayacak olan Buddha’nın temel felsefesini yansıtanın “sekiz aşamalı yüce yol” olduğundan söz etmiştik. Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un pratikte ilk adımı; Doğru Görüştür. (samyang drishti). Doğru Görüş, önce Buddha’nın temel öğretisinden olan Dört Yüce Gerçek’i derinden anlamaktır. Acı ve acının kaynağını, acıların dönüştürülebileceğini ve dönüşüm yolunu bilmek dört yüce gerçeği anlamaktır. Buddha, Doğru Görüş’ün, acısını keşfederek dönüştürebilen insanların varlığına inanmak ve güvenmek olduğunu düşünmüştür.

Buddha’nın felsefesine göre, her birimizin içinde ayrı ayrı, bilinçlerimizin temelinde yatan tohumlar vardır. Bu tohumlar sağlıklı ya da sağlıksız olarak bilincimizdedir. Önemli olan bu tohumların farkına varıp onları sağlıklı yönde besleyebilmektir. Bu duruma örnek olarak; annesine sevgi ile bağlı olan bir çocuğun annesine benzer diğer insanları gördüğünde onlara sevgi tohumları beslerken aynı çocuğun babasına uzak ve sevgisiz ise babasına benzer insanlar ile karşılaştığında nefret tohumlarını beslemesini gösterebiliriz. Her bir insanın içindeki, insanın bilincinde yatan bir tohuma dokunmaktadır. İnsan, bilincinde yatan tohumların farkına vardığında kendi ya da başkalarının davranışlarını yadırgamayacağını söyleyebiliriz. İnsan olarak varlığa gelmiş olanların birer bilinç taşıdığından bahsedilen Buddhalık tohumunun her birimizin içinde olan bir şey şeklinde değerlendirebiliriz. Bu da her birimize uyanış ve her şeyi olduğu gibi anlama olanağı sunmuştur.

Buddha’nın felsefi düşüncelerindeki aktarımına göre, her insanın içinde bir mutluluk ideası vardır ve insanlar sadece belli koşulların onları mutlu edeceğine inanmıştır. Bu bir yanılgıdır. Buddha bu yanılgılardan kurtulmak için algımızın derinliklerine bakmamız gerektiğini söylemiştir. İşte o zaman algı, bir uyanış ve farkına varma yoluna dönüşecektir. Böylelikle şeyleri olduğu gibi görebilmeyi anlayabiliriz. Buddha için, varlığın kendi mutluluğu ve etrafında olanların mutluluğu Doğru Görüş’ün derecesine bağlıdır. Tabii Doğru Görüş’ten bir ideoloji anlamamak gerektiğini söyleyebiliriz. Daha çok bir sistem, mutluluğa erişmede bir yol olarak anlayabiliriz. Buddha için Doğru Görüş, insanı yaşamın gerçekliğini anlamaya yarayan, onun içini huzur ve sevgi ile dolduran canlı bir içgörüdür. Doğru Görüş’ün tohumları insanın içindedir. Buddha, bu görüşleri insanın pratiğe dökmesi gerektiğini ve doğru farkına varma pratikleri ile insanın kendi ve diğer insanların içindeki Buddhalık tohumunu keşfedebileceğini söylemiştir. Buddha için Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un ilk adımı olan Doğru Görüş, yoldaki diğer tüm adımların hem nedeni hem de sonucu olmuştur.

Doğru Görüş insanın içinde sağlam bir yere ulaştığında ikinci adım Doğru Düşünmeyi beraberinde getirir. (samyak samkalpa) Düşüncelerin temelinde Doğru Görüş’ün olmasına ihtiyaç duyulmaktadır. İnsan kendini Doğru Düşünme için eğitir ise Doğru Görüş’ü gelişir. Düşünmeyi zihin dili olarak gördüğümüzde Doğru Düşünme ile daha akıcı ve anlaşılır bir konuşma gerçekleştirebiliriz. Buddha’ya göre Doğru Düşünme, şeyleri varlığa olduğu gibi yansıtmıştır. Doğru Düşünme pratiğe döküldüğünde insanı zorlayabilir, bu yüzden insanlara doğru konsantrasyon yapmalarını tavsiye etmiştir. Çünkü ona göre beden ve zihin birbirinden ayrı iki şeydir. Beden olduğu yerde kalırken zihin başka düşünceler içinde olabilir. Bu yüzden insanlara doğru nefes alarak, alınan nefese odaklanmalarını, böylece beden ve zihni bir araya getirmelerini tavsiye etmiştir. Buddha, Doğru Düşünme’nin tam olarak gerçekleşmesi için insanın kendine “emin misin?”, “ne yapıyorum?”sorularını yöneltmesini tavsiye etmiştir. Çünkü ona göre insan algıları yanılabilir ve bu yanılmalar ile düşünceleri yanlış olabilir. Örneğin insan yürüdüğü yolda gördüğü bir halatı yılan olarak algıladığında Doğru Düşünme gerçekleşmez, diyebiliriz. Buddha için yanlış algılamalar insanı yanlış düşüncelere ve bununla birlikte acı ve ıstıraba götürmektedir. Ona göre Doğru Düşünme Doğru Görüş ile uyum içinde olmalıdır ve insanın yolunu bulması için bir yön gösterici olmalıdır.

Buddha’nın öğretilerinin kalbi diyebileceğimiz üçüncü adım Doğru Farkındalıktır. Doğru Farkındalık, gerçekleştiğinde Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un diğer unsurları da gerçekleşmiş olur. İnsan farkındalık sahibi olduğunda, yaşamındaki düşünceleri ona göre şekillenir. Buddha’ya göre insanın içindeki farkındalığı beslemesi, kutsal ruhu beslemesi ile ilişkili olmuştur. Buddha, farkındalık pratiğe döküldüğünde insanlara dört aşama sunmuştur. Bunlardan ilki “bedenin beden içindeyken farkındalığı”dır. Ona göre insanların çoğu içinde bulunduğu bedeni hor kullanmakta ve eziyet etmektedir. Bu yüzden insanlara bedenlerini doğru şekilde tanımalarını ve engel olarak görmemelerini tavsiye etmiştir. İkincisi ise “hislerin his içindeyken farkındalığı”dır. Buddha için insanın içinde her bir damlası farklı bir histen oluşan bir his nehri vardır. Bir hissi adı ile anmak acı, öfke, mutluluk gibi onu derinlemesine anlamamıza yardımcı olmuştur. Bu yüzden Buddha, insanın tüm hislere kucak açıp Doğru Farkındalık ile acıyı azaltmasını tavsiye etmiştir. Üçüncü aşama “zihnin, zihin içindeyken farkındalığı”dır. Buddha için zihnin farkında olmak, zihinsel oluşumlarında farkında olmaktır. Farkındalık, acıyı, mutluluğu ve diğer tüm zihinsel oluşumları kabullendiğinde derin köklerini keşfetmiş olur. Böylelikle insan, farkındalık ile aldığı her bir nefeste zihinsel oluşumların kökünü görmüştür. Dördüncü aşama “fenomenin fenomen içindeki farkındalığı”dır. Buddha için zihinsel oluşumların her biri bir nesneye karşılık gelmektedir. Bunlar da fenomenlerdir. Ona göre elli bir çeşit zihinsel oluşum ve buna bağlı olarak zihnin de elli bir çeşit nesnesi vardır. Buddha için Doğru Farkındalık insanı şimdiki ana taşıyan bir enerji olmuştur. Doğru Farkındalık ile içimizdeki Buddha’yı beslediğimizi söyleyebiliriz.

“…farkındalık olmadan konuşmanın ve başkalarını dinleyememenin sebep olduğu acının farkına vardım. Bu farkındalık ile başkalarına neşe ile mutluluk getirmek ve onların acılarını hafifletmek istedim. İşte bunun için sevgi dolu konuşmayı ve derinlemesine dinlemeye adadım kendimi…” (Buda’nın Öğretileri, s.96). Yolun dördüncü adımı Doğru Konuşmadır. Doğru Konuşma, Doğru Düşünme’ye dayanmaktadır. Buddha için konuşmaya başladığımızda düşüncelerimiz özel mülkümüz olmaktan çıkar ve iletişime geçmiş oluruz. Ona göre Doğru Konuşma’nın temelinde derinlemesine dinleme yatmaktadır. Dinlediğimiz şeyleri düşüncelerimizde birleştirir ve düşüncelerimizin yönlendirdiği şekilde konuşma eylemine geçmiş oluruz.

Beşinci adım Doğru Eylem olacaktır. Buddha için Doğru Eylem bedenin eylemi demektir. Sevgi ile buluşma, acıyı önleme pratiğinde insan, kendine ve diğer insanlara olan eylemlerini farkındalık içinde gerçekleştirmelidir. Doğru Eylem’in temelinin Doğru Farkındalık olacağını söyleyebiliriz. Bunlara bağlı olarak Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un altıncı adımı Doğru Gayret olmuştur. Buddha için Doğru Gayret adımı, yolun gerçekleştirilmesini sağlayan bir enerjidir. Doğru Gayret, mutluluk ve ilgi ile beslenmektedir. Buddha, insanlara nefes alıp vermelerini dahi neşe ve keyif içinde yapmalarını, bunun Doğru Gayret olduğunu aktarmıştır. Pratikteki eylemlerde insan acı hissediyor ve kendini bastırıyor ise Buddha için Doğru Gayret olmamıştır. İnsan böyle bir pratiği sorgulamalı ve çözüme ulaştırmalıdır.

Yedinci adım ise Doğru Konsantrasyondur. Buddha, insanların acılarından kurtulması için konsantrasyonun doğru yapılmasını tavsiye etmiştir. Ona göre Doğru Konsantrasyon, insanı mutluluğa ve Doğru Eylem’e götürmüştür. “…sevdiğiniz kişiye her baktığınızda onu geçicilik olarak görün. Onu mutlu etmek için elinizden geleni şimdi yapın…” (Buda’nın Öğretileri, s.122). Söylevinden hareketle Buddha’nın bizlere, şimdi’de kalarak konsantrasyonları doğru eyleme dönüştürmek gerektiğini aktardığını söyleyebiliriz. 

Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un son adımı Doğru Geçim Yoludur (samyang ajiva). Buddha, insanlara pratiklerinde sevgi ve şefkat ideallerini çiğnemeden yaşamlarını kazanmalarını öğütlemiştir. Doğru Geçim Yolu’nu pratik yapmak Doğru Farkındalık pratiği yapmakla örtüşmüştür. Böylelikle Buddha, Doğru Geçim Yolu’nun somutlaşacağını aktarmıştır.

Buddha’nın tecrübe ettiği ve insanlara aktardığı Sekiz Aşamalı Yüce Yol’un her bir adımının diğer adımları içinde barındırdığını görüyoruz. Aynı zamanda yolun her bir adımı acı, acının kaynağının keşfi ve acının sona erişi olan yüce gerçeklikler içerdiğini söyleyebiliriz.

Sonuç

Vurgulamak gerekir ki Buddha, sıradan ve güzel kalp sahibi bir insandı. Yaşadığı coğrafya, yetişme tarzı ve kültür düzeyi açısından onu ender rastlanacak bir ruhtur. Halk diliyle ve tıpkı filozof Sokrates gibi sorular sorup cevaplar arayarak sohbet havasında söylevlerini gerçekleştirmiştir. İnsan zihninin zorlanacağı soyutlukları bile en sade şekilde öğretilerinde bizlere aktardığını görmekteyiz. Bu yüzden öğretisi kısa sürede büyük kitlelere, geniş coğrafyalara yayılmıştır. Ayrıca yaşadığı coğrafya olan Hindistan’da Brahmancılığın yaygın oluşunun bu yayılmaya hız kazandırdığını söyleyebiliriz. Diğer bir yandan Buddha her kesimden insana ayrım yapmadan hitap etmiştir. Çünkü o, insanlar arasındaki sınıfsal ayrımların gözetilmediği, herkes için olan bir felsefe geliştirmiştir. Muhteşemlikler ile donatılmış sarayından bir dilenci ile karşı karşıya gelerek, yaşadığı yerden ayrılması ve büyük bir kopuş gerçekleştirmesi gibi… Onun öğretilerinin yayılmasının diğer bir nedeni olarak Sekiz Aşamalı Yüce Yol sisteminin insanı çilecilikten uzak tutmasını gösterebiliriz. Çünkü yaşamından aktardığımız kadarı ile çileciliği birebir yaşamış ve anlamsız olduğunun farkına varmıştır. Açlıkla hiçbir gerçeğe ulaşamayacağını anlamıştır. İmkân dahilinde sınırlı sayıda ulaştığı alanlarda öğretilerini aktaran Buddha, düşünceleri ve 45 yıl süren uğraşları ile günümüz insanlığına kadar ulaşmıştır.

Sekiz Aşamalı Yüce Yol öğretisini yaşamlarımızda pratiğe döktüğümüzde ilkin acımızı tanır ve ona adıyla sesleniriz. Daha sonrasında kaynağının keşfi için acının kendisine doğrudan bakarız. Her insanın içinde acıdan kaçma eğilimi vardır. Ancak Buddha bunun tam tersini bizlere öğretilerinde aktarmıştır. Sekiz Aşamalı Yüce Yol ile acılarımızla doğrudan yüzleşebiliriz. Acılarımızı azaltmak için onları neyin beslediğini bulup sonlandırmak için çabalamamız gerekecektir. Bütün bu yüce yolda Buddha için rehberimiz farkındalık olacaktır. Doğru Farkındalık, bütün bir yaşamımızda acıyı keşfederek onu mutluluk ve huzura dönüştürme yolunda bizlere eşlik edecektir. Buddha’nın temel öğretisi olan bu yol yaşamın tüm varoluş akışı içinde geçerlidir.

Yeniden vurgulamak gerekir ki Buddha bir Tanrı değildi. Sıradan bir insandı. Tıpkı tüm insanlar gibi o da acı çekti ve sonuçlarına katlandı. Buddha’ya kalbimizi açarak “sevginin yüceliği” ile yaklaşırsak bize, “kalbinde acı olduğu için kalbime girebilirsin…” diyecektir. Bu dünyayı ancak sevgi kurtarabilir.

“Senin ruhun, bütün dünyadır.”

KAYNAKÇA

*ANIL, Şahin, Yaşar, “Buddha”, Kartaş Yayınevi, İstanbul, 2008.

*BAYUR, Y. Hikmet, “Hindistan Tarihi”, Ankara, 1947.

*Din ve Fikir Hareketleri Sözlüğü, İstanbul, 1990.

*Dinler Tarihi Ansiklopedisi, Ankara, 1956.

*GÜNGÖREN, İlhan, “Buda ve Öğretisi”, İstanbul, 1994.

*HANH, Nhat, Thich, “Buda’nın Öğretileri”, çev.: Gürcü, Denis. İstanbul, 2019.

*HESSE, Hermann, “Siddhartha”, Can Yayınları, İstanbul, 2019.

Bir Cevap Yazın