Gözlerini inceledi bir süre aynada. Derin ve anlamlı bir şeyler düşünüyormuş gibi hissetti kendini. Dinledi, hiç bir sesin konuştuğu falan yoktu içinde. Kokladı, ne saf bir yağmur ne taze toprak ne henüz tutuşmuş bir odun parçası ne bir çiçek ne de suni bir parfüm kokusu vardı. Tadacak oldu vazgeçti. Kulübesine kimsenin hoş rehalı baharatlar serpmediğine kuşku yoktu. Duraksadı. Aynaya yeterince yaklaşıp yaklaşmadığından emin olamadı. Hızlıca bir nefes alışverişinden sonra hayatla pazarlığa tutuştu. Bir yandan da soluğuyla aynanın cam suratına buğu bırakacak kadar ilerledi ona doğru. Kârlı alışveriş! Akıyla, irisindeki zarif çapraşık çizgileriyle bol köpüklü, acımtırak rengiyle az şekerli kahvenin iki fincanını… Kaç yıl karşılığında almıştı? Aslında aldığı nefesin pek de kârlı bir alışveriş olmadığını fark etti. Verdiği her nefeste ayna biraz daha buğulanıyor ve görüşünü kısıtlıyordu. Biraz geri durmaya karar verdi. Çok değil ama; kirpikleri cama değmeyecek kadar. Gözlerini hafifçe kıstı, kaşlarını ve alnını kırıştırdı. Kendini daha fazla tutamayıp kıkırdadı hâline, sahiden düşünürken bu kadar komik mi görünüyordu? İyice geri çekilip sevgi ve şefkat dolu bir gülücük fırlattı muhatabına. O da aynen karşılık verdi. Hatırladı. Yıllar yıllar önce ne kadar da soğuk ve acımasızdı kendine karşı. Oysa sonuna kadar hoş görüp saygı duyduğu insanlar kadar etten kemikten ve ruhtandı o da. Duygu düşünce hayal dua ve gerçeklerden ibaretti. Bir o kadar sahte geliyordu hayat, ölüm sahici. Oysa şimdi…


(Gözlerinden bir yudum kahve içti, gözyaşından bir çintik tuzlu kurabiye ısırdı, gönül lokum istese de buncacık nefese karşılık ancak bunu alabilmişti.)


Şimdi karşısında duran görüntü sanki eğilmiş de şunları fısıldıyordu kulaklarına “Ben senin yanındayım. Hayat nasibince yaşamaya da vaktince ölmeye de değer evlat! Gülümse. Ağla da istersen. Tutma. Bırak. Peşinden koşmak istediklerini düşün, azimle gayret et. Yanında yürümek isteyenleri buyur et. Hoşça kalın deyip sen gidebilir ve güle güle deyip onları uğurlayabilirsin de. Kimse kalmasa da ben buradayım. Ne çabuk unuttun, beraber doğduk beraber gireceğiz kefene. Kimin uydurmasıymış bir başına olduğun! Katıksız saçmalık. Bak bana. Sana bakıyorum. Benimle birlikte toprakla oynarken söylemeyi en çok sevdiğimiz şarkımızı söylemeni istiyorum. Hani küçükken, yuvasına arpa taşıyan karıncalara daha şevkle çalışsınlar diye uydurduğumuz ve onlardan başka kimse duymasın diye mırıldanarak söylediğimiz şarkı. Hatırladın mı?… Hah, onu işte!”


Kimse yok muydu sahi?
Yüzündeki tebessümün gerçek olmamasına imkan yoktu. Vardı besbelli. Yaratıcı, o yalnız kalmasın diye gözlerinin içinden görüntülü konuşabileceği bir yansımasını yaratmıştı. Düşünüyordu da, aynaları her haliyle seviyordu şimdi. Ne iyi dinleyiciydi bu cam surat. Durdu. Derin bir nefes aldı. İyiydi. İyi hissettirmişti düşünmek.

Bir Cevap Yazın