GERÇEKLİĞİN İKİ YÜZÜ

          MARX VE SARTRE’NİN DÜNYASINDA MUTLULUK ARAYIŞI

Karl Marx ve Jean- Paul Sartre. Karl Marx Materyalist felsefeyi, öncülü olan ve felsefenin sonunu getirdiği yargısına varıp kendince felsefi akımlara son noktayı koyduğuna inanan Herakleitos’tan miras kalan diyalektiği bilimsel devrimlerle dirilten Hegel’den alıp, Diyalektik Materyalizm kavramıyla bütünlediğinde, ucu Ekim devrimlerine kadar uzanan bir toplumsal bir hareketin doğum sancıları da başlamış oldu. Marx, ‘’Yaşamın olduğu her yerde savaşmak istiyorum’’ sözleriyle yüreklere yepyeni düşünceler eken kadın hakları savaşçısı Alman sosyalist Clara Zeplin ve aynı ruhun soydaşı  ‘’Özgür insan başka türlü karar verme imkanı olan insandır.’’ sözleriyle bu ideolojiye hayat veren Marksist politika teorisyeni  Rosa Luxemburg  gibi devrimcilerle kalabalıklaşan bu siyasal, ekonomik ve sosyal  devrim taşlarıyla toplum ve  devlet arasında kurmaya çalıştığı ve sosyalizm adını verdiği  köprünün ustabaşıydı. Onun kurduğu bu köprüden herkesin hiçbir bedel ödemeden ve kişiler arası fark gözetilmeksizin geçme hakkı vardı. Sartre’nin felsefesi ise bir zamanlar Almanya’da fırtına gibi esen Romantizm akımında olduğu gibi insanı tekrar yaşamın odağı haline getirmesine rağmen, Romantizmin o tutkulu coşkusundan mahrumdu. Sartre’nin telaffuz ederken bile düşündüren varoluş felsefesi sancılı ve herkesin kabul etmesi gerekir ki hayli can sıkıcıydı. Başınıza gelen bahtsızlıklar yüzünden kimseyi suçlayamıyor, parmağınızı sallayıp ‘’Senin Yüzünden!’ diye avaz avaz bağıramıyordunuz. Bu felsefenin en ağır saptamaları ve şartlarını Sartre gururla sunuyordu.’’ Hepsi senin hatan. Sen istedin ve oldu. İşte hepsi bu!’’ Öncüleri de kendisi gibi bir tanrı tanımaz olan Martin Heidegger ve Hıristiyan varoluşçu Karl Jaspers’dı.

Marx ve Sartre de diyalektik karmaşadan bir sistem oluşturma gayretiyle bir ömür harcadı. Biri toplum odaklı sosyal bir reform düşledi. Öteki ise bireyciliğe verdiği aşırı önemin insanları bencilliğe imrendirmesi ile suçlanıp hep ötekileştirildi. Onun karşıtlığı insan doğasının önceliklerineydi. Geleneksel anlayışın aksine varlık ve öz kavramlarına bir takla attırıp varlık özden önce gelir diyerek dünyaya atılan insanın kendini tasarlamakla yükümlü olduğunu ve ancak kendi varlığını kendi kurarak, acı çekerek, savaşarak, yavaş yavaş kendini belirlediğini söyledi. Ama en büyük eleştiriyi şimdi bu yazıda aynı sayfayı paylaştığı meslektaşının yandaşlarından aldı. Marxçılardan. “Varoluşçuların liberaller gibi genellikle insana yönelmeleri, olaylarının gerektirdiği davranışı gösterememelerindendir. Bundan ötürü tek ilerici davranış Marxçılıktır. Onlar ‘Çağın gerçek sorunlarını ortaya koyabilen yalnız odur. Marx’ta felsefi düşüncenin gelişmesi bilinçli olarak siyasal ya da toplumsal gelişmeyle birlikte yürütülmüştür.’’ dediler ; düşledikleri toplumsal ve ekonomik sistemin çoşkulu kararlılığıyla. Onu, aşırı bireyci bulmalarına karşı Sartre de, Marxisme karşı şöyle bir eleştiri getirdi.’ ’Bir insan aynı oranda zincirlenmiş ve özgür değildir’’. Burada kişinin aslında yaptığı her seçimle insanlığa karşı da sorumlu olduğunu söylemeye çalışılır ki bu anlayışa göre bir işçi sosyalist olmayı değil de bir Hıristiyan sendikasına girmeyi seçerse şunu ortaya koymuş olur. İnsana düşen alın yazısına katlanmaktır, tevekküldür, boyun eğmektir. Bu seçişle, kendinde kurduğu insan tasarısı sayesinde, gerçekte seçerken insanı seçer. Ve hep tartışılan varoluşçuluğun buram buram umutsuzluk ve buhran kokan şu meşhur bunaltısının asıl kaynağı da işte bu andır. Eğer kişi, çok basit anlatımla yaptığı seçişe ikna olmayıp da, içten içe adına ister tatminsizlik, ister pişmanlık densin, karanlık bir duyguyla kıvranıyor da birçoğunun yaptığı gibi aldanma maskesi takıp, avunup, layıkıyla da uzlaşma kurmacasıyla kaderiyle tokalaşmıyorsa işte o zaman sıkıntısının yaratılış anına dönmeli ve seçiminin gerçekleriyle yüzleşmelidir. Tüm hayatına mal olsa da. Buna da yürek gerekir ki işte bu evrede de bir başka kilitli kapı çıkar karşısına. Bu dev demir kapının üzerinde suçsuz olmanıza ya da öyle olduğunuzu düşünmenize rağmen birazdan sizi yargılayacak gibi dik dik bakan bir otoritenin ketumluğunda şu yazı yazar. Hayat şartları. Tersini çevir, koşullar. Rubik küpü gibi elinizde neresini çevirirseniz çevirin başka başka adlarla sizi sıkıştırır ve sindirir. Altına bile bakarsınız bir ümit. Ellerinizi kaldırıp teslim olursunuz koca bir pesle. İşte kiminin intiharı o an başlar. Varlığını dönüştürdüğü kişiden hiç de memnun olmayışıyla kişi her an ölür. Olması gereken ve olmayı istediği kişiyi öldürmenin vicdan azabıyla. “Cehennem başkalarıdır”, der Sartre. Çünkü insan başkalarına göre seçiyor kendini hep.

SARTRE’NİN CEHENNEMİ MARX’IN CENNETİNE DÖNÜŞÜR MÜ? 

DÖNÜŞMELİ Mİ? DÖNÜŞMEMELİ Mİ?

TİK TAK … TİK TAK… TİK TAK  

Sartre’ye göre kişi nasihat almak için seçtiği bir başkasıyla bile aslında kararını çoktan vermiş olduğunu ortaya koyuyordu. Özetle, yaptığınız eylemin suç olup olmadığına karar verirken bile kendinizi kandırdığınız yetmiyormuş gibi, verdiğiniz kararın doğruluğunu danışmak için seçtiğiniz akıl hocalarınızla bile aslında kararınızı çoktan vermiş oluyordunuz. Bir rahibe gidip günah çıkarmak mı yoksa olayı sır olarak saklayacağını bildiğiniz ve sizi haklı bulacağından emin olduğunuz bir dosttan nasihat almak mı? Toplumsal karmaşanın kaynağı işte bu aşamadan filizleniyordu ki eğer varoluşçuluğun ikinci aşaması olan herkese karşı duyulan sorumluluk duygusundan yoksunluk da baş göstermişse kayıtsızlık illetine tutulan insanlık, yozlaşma salgınında, değer ya da ahlak adı verilen ne varsa, her şeyi yitiriyordu. Adına da yeni çağ ve modernite deniyordu bu yitirilişin. Marxçılara göre alt edilmesi gerekense eşit haklarla çevrelenmiş, toplumsal bilinçle hareket etmeye örgütlenmiş bir toplumu hastalıklı bir hücre gibi içten içe çürüteceğini düşündükleri insanlığın en azılı düşmanı kabul ettikleri bireycilikti. Hele bir de idealist bir metafizik bağımlısıysa. Peki toplum denilen fenomen bireylerden oluşmuyor muydu? Savunucularının: ’’Marx hem filozof hem devrimcidir. Kişiliği bütündür parçalanamaz, bundan ötürü o kendini ilkin devrimci olarak seçti’’ sözü karşısında Sartre : ‘’Ne anlatılmak isteniyor bu sözle anlamıyorum’’ derken, dikkat çekmek istediği husus Marx’ın bildirisinin felsefesi ile sosyalizm öğretisi arasında bir bağ olduğu kabulüne getirdiği izahtı. Bir özgürlük ahlakıyla felsefemiz arasında bir gelişme yoksa istenecek başka bir şey de yok demektir. Bağlanma töreleri çağlara göre değişir. Bağlanmanın devrim yapmak anlamını taşıdığı bir çağda Marx’ın bildiriyi yazması gerekiyordu. Sartre’ye göre Marx doğru bir hareketle felsefesini basitleştirerek halka inmiştir ki bu da felsefi bir kuramı işlevsel hale getirmenin en önemli koşuludur. Varoluşçular için asıl sorun evrenselliğin hangi koşullar altında var olduğunu ortaya çıkarmaktır. İnsan doğası diye bir şey yok. Her çağ diyalektik yasalara göre gelişir ve insanlar insan doğasına değil, çağlarına bağlıdır, diyerek felsefenin en büyük ihtiyacına parmak basar. Zaman! Çünkü zamandır her şeyi görünür kılan. Felsefe ve mantık düzenin gereğidir. Salt nesneler evreni tasarlarsanız gerçeklik gözden silinir. Nesne dünyası olasılık dünyasıdır. İster bilimsel, ister felsefi olsun, her kuram olasıdır. Ama işlevselliği zamana bağlıdır. Tabi gerekirciliğin tuzaklarına yakalanmazsa. 

DAS KAPİTAL – MARX’IN YEL DEĞİRMENLERİ

Kapitalizmde para saf aracılık işlevini yitirir. Kârı arttırıp sermayeye dönüştürmeye hizmet eder ve daha fazla kar elde etmek için defalarca kullanılır. Ne var ki değer artışı daha yüksek fiyatla satıştan kaynaklanmaz. Çünkü alım fiyatı piyasada belirlenir. Artı değer formülüne göre kar etmeyi sağlayan şey üretimde kullanılan işgücüne emeğinin tam karşılığının ödenmemesidir. Sermaye her zaman emeği sömürme peşinde koşar.

                            KORKULUK

                           C1 +V+M=C2  

C1=’’Yatırılan değişmeyen sermaye ‘’makine, hammadde gibi girdiler.

V=İşçi ücretleri

M=’’Artı-değer’’ emeğin ödenmeyen kısmı, yani sömürüdür.

C2=’’Artan sermaye ‘’ kardır.

BİR ÇİLECİNİN RUHUNDAKİ KIRBAÇ İZLERİ 

Sartre’nin varoluşsal sorununu formüle etmemiz gerekirse ustayı yormadan şöyle bir denklem oluşturabiliriz.,

S1+O+S=SOS

Yani 

S1=Seçme özgürlüğü

O =Olasılıklar

S=Sorumluluk 

SOS = Malum 

İki denklem de bir tek sorunu çözmenin peşinde. Yaşamak; ama ne için?  Bu soruya da bir başka felsefeci  Schopenhauer şöyle cevap verir. “Dünya benim tasarımımdır. Bütün nesneler kendinde şey olan istemenin tasarımlaşmasıdır. İlk ve tek gerçek şey istemedir. Amaçsızdır, bilinçsizdir, nedensizdir ve sonsuzdur. Bu yüzden bütün nedensellik ilkelerinin dışındadır.” İnsan bilincindeki tasarımların öznenin koşullanmalarına dayandığını söyleyen filozof, özneden bağımsız, nesnel bir dünyanın varoluşunun düşünülemeyeceğini vurgular. O halde dünyayı nasıl tasarlarsak bize öyle gözükecektir. İster kişisel tercihlerimizle olsun, ister örgütlü çabalarla devrim adını alsın, ortak bir paydada buluşuluyordu. Ne mi istiyorduk biz insanlar? Daha mutlu bir yaşam. Ama buradaki tehlike insan doğası denilen doyumsuzluktu ki Sartre bunu susamadan su içme diye tanımladı. Ya susarsak endişesiyle bazen de keyfe keder susamadan su içtik. Su bulamayanlar oldu haliyle. Biz nasıl bulduysak onlar da bulsalarmış dedik. Kapitalizm bu anlayışla beslendi. Marx’ın göz ardı ettiği ve Sartre’nin de gözden kaçırdığı ve her insan kendisi için hep en iyiyi seçer diye geçiştirdiği gerçek sorunun kaynağı bu yetinmezci aldırmazlıktı. Alanlarının yılmaz savaşçıları olarak savundukları kuramlarını bir kale gibi eleştirilere karşı savunan Marx ve Sartre’yi  insanlık adına verdikleri bu mücadelelerinde Schopenhauer’ın Eristik diyalektikte kaleme aldığı tartışma ortamında karşı tarafı alt etme hilelerine başvurup da birbirine düşürmek de mümkündü. Nasıl mı? Schopenhauer felsefi hilelerinde şunları öne sürerek tartışmadan üstünlük elde edebileceğimizin ipuçlarını paylaştı.

Oyunu gizleme –Yanlış önerme kullanma-Bir anda çok soru sorma-Sonuç uydurma-Kızdırma- Zıddını sorma-Zorluk çıkarma-Kendi silahıyla vurma-Gerekçeyi ters çevirme-Anlamazdan gelme -Saptırma… ve arda kalan 27 hile de cabası. 

Tüm bunlar aslında bize sofistlerden mirastı.

İdealistlerin söylediklerinin aksine şeyleri yaratanlar bizim fikirlerimiz değil biz fikirlerimizi şeylerden alırız. Bir devrim icadı olan giyotinin eşitlik adına hem  halktan insanlar hem de soylular için kullanılması giyotinin bize verdiği ilhamdı ki burada ölüm cezası ve yaşama hakkı paradoksuna bir de  adalet idealizmi uğruna ve bir ülkü adına ne kadar vahşileşebileceğimiz tartışmasını eklemek ve öyle tartışmak gerekir.

Burada Sartre de karşı çıkıyor bu görüşe. Marx’la ortak yanlarının tanrıtanımazlıkları olduğu hesaba katılırsa bu hiç de şaşırtıcı değil ama onun yaklaşımı şu açıdan bakıldığında tanrı yoktur gibi bir hükmü tartışmak yerine, madde nesnel değil ama öznel olan özellikler kümesi olduğundan dolayısıyla var olmadığı sonucu çıkar ki bu varoluşçuları boğar. İnsanın hep başkalarına göre kendini var etmesini eleştiren felsefede başkalarının gözünde milyarlarca benliğe sahip olmak onlar için hiç var olmamaktan bile beterdir. Onca insan için öznel gerçekliklerden başka bir şey değilken var olmaya çalışmak anlamsızdır.  Çünkü bu da onları şu kıskaca sokar. Kimim ben? Hele ki her bir başkası için onların beklentilerini karşılayacak davranışlarda bulunma yükümlülüğü vardır ki yükü daha da ağırlaştırır. Uzaklara, kimsesizliğe kaçmak da çözüm olmaz, çünkü bir kere Berkeley’ den miras kalan o hisler çeşitliliği ruhunuza mühürlenir. Bunalım denilen o korkunç zincire teslimsinizdir. Berkeley gibi düşünen birçokları gibiyseniz yani sadece başkalarınca öznel olarak var olduğunuz ve nesne gerçek olarak yadsınıyorsanız şayet var olmama tehlikesi başkalarınca aslında var olmadığınız tehlikesi ile kimlik bunalımına da tutulup delirmemek için Matrix filmindeki o ünlü repliğe sarılmalı. Aslında kaşık yok. Elinde tuttuğunun bir kaşık olduğundan hatta kaşık tuttuğundan bile emin olunamayan bir dünyada varlığı tartışmak da anlamsızdır. En korkuncu da siz aslında kaşık var mı yok mu diye delirme noktasına gelmişken, başkaları kaşık varmış yokmuş kafa yormadan, bir kaşık suda birbirlerini boğmaya çalışıyorken yaşamın anlamanı sorgulamaktır. Agnostiklerin pencerelerinden bakıldığında bilinemeyendik. Gerçek hiç bilinemeyeceğinden gerçekte kim olduğumuz da muammaydı. İdealistlerin gözünde de düşünceden ibarettik.

Varoluşçulara göre de madem doğmuştuk yaşamak zorundaydık.

Materyalistlere göre tek gerçeğimiz doğduğumuz ve öldüğümüzdü. Ve yaşam denilense bu iki gerçek arasında yaşanılandı.

Sözün sonu felsefenin yürüyeceği daha çok yol var.

KAYNAKÇA

Cevizci, A. (2008). Felsefe. İstanbul: Sentez Yayıncılık. 

Marx, K., Engels, F. (2018). Komünist Manifesto (Çev. C. Üster , N.Derviş).İstanbul: Can Yayınları.

Sartre, J-P. (1996). Akıl Çağı ve Özgürlük Yolları 1. Kitap (Çev. G. Devrim) İstanbul: Can Yayınları.

Sartre, J-P. (2000). Varoluşçuluk (Çev. A. Bezirci). İstanbul: Say Yayıncılık 

Schopenhauer, A. (2011). Eristik Diyalektik (Çev. Ü. Hıncal). İstanbul: Sel Yayıncılık.

Bir Cevap Yazın