“SOL YANIM BOŞ SAĞ YANAĞIM HEP ISLAK KALDI”



Bu bir hikayedir kimselere anlatamadığım. Kimselere söyleyemediğim bir sır. Aslında yay ile bir ok gibiydi. Yaydan çıksa hedef belli ama ne yazık ki hedef sisli. Bu sevda oldukça gizli.  Adı üzerinde gizlidir sevdalanmak. Duyulmaması, duyurulmaması gerekmektedir. Ama biz bir gecelik akşamcılar birbirimizin sırlarını biliriz. Gerçi iki kişinin bildiği sır değildir derler ya her neyse işte.


Sevda ya bu gizli bir ruha sinmiş
Bir haz ki hayalden bile derinmiş
Gökten gelerek gönüllere inmiş
Ah bu sevda sen nemenem şeysin…


Dedim ya aslında bu sizlere söyleyeceklerim, kağıttan gemiler gibi sulara saldığım şiirlerim, hiçbir zaman özlediğim yere varmayan gemilerim, fırtınalara, dalgalara yenik düşen umutlarımın öyküsüdür yani.

Aslında kimselere söyleyemediğimiz coşkularımız anlık, sevinçlerimiz sahte, sevdalarımız mağrurmuş biraz. Bilirsiniz, kim ki kavuşamaz sevdasına ve o sevda bir efsaneye döner bir zaman sonra. Sevmenin her devirde farklı oynandığı bir yaşam sahnesi ve bu sahnede yaşanan bütün ayrılıklar da birbirinin benzeridir aslında. 


Sonrasında zaman geçer biz büyürüz. Geçmişin raflarında tozlanan med- cezir’lerden bir öpüş kalır geriye. Biz işte o öpüşle yaşlanır ve de ihtiyarlarız. Torunlara masal diye anlatırız sonra unuttuğumuz aşklarımızı. Büyük bir iş yapıyormuşuz gibi, sanki tek masalcı bizmişiz gibi biraz abartı ve birazda masumca sallanan koltuğumuza yayıla yayıla anlatırız geçmişimizi.


Tel tel olan yüreğimiz, bahçelerimizde çürüyen güllerimiz, yüzümüzdeki kırışıklarımız, aynalara dargınlığımız, gidince geriye dönmeyen günlerimiz akıtır gözyaşlarımızı. Her geçen gün içimizden kayıp giden sevda yıldızını tutarız sımsıkı nasırlı ellerimizle ve artık ağlamamayı da öğreniriz. Öğrenmişizdir de zaten…


Onun için bir kez daha düşünüp, bir kez daha sahip çıkalım sevmelerimize, özlemlerimize, sevdalarımıza.


Haydi şimdi kalkın ayağa ve sarılın sevdanıza.


Şiirbaz
07. Temmuz. 1987

By şiirbaz -emre vehbi alkan

Önce anamın çığlığı yankılanmış dört duvarda. Sonra kıçıma inen tokatlarla benim çığlığım sarmış dört bir yanı. Annemin yorgun ama gülümseyen yüzünü kıskanmış melekler. Babamın telaşlı yüzünü, yeni bir can sahibi olmanın sevinciyle, canının yani annemin acıyan canının hüznünü, bir yüzünde iki duyguyu nasıl taşıdığını hiç kimse görememiş. Dişlerinin arasında parçalanan dudaklarını sadece annem fark etmiş öperken yüzünü. Bir saniyenin ne kadar da uzun olduğunu sadece babalar, babam bilirmiş ben doğarken. Doğmuşum velhasıl. İlk tokadı ebemden yemişim kıçıma. Sonra babam nakşetti avucunun izini yüzüme. Sonra amcalar. Neymiş efendim, duvarlara yazı yazmamalıymışım. Daha sonraları söküp yüreğimi göğsümden avucuna bıraktığım güzeller tokatladı beni. Hem de ne tokat. Dünya döndükçe ben batıya döndüm. Baktım ki ben büyüdükçe hayat da büyüyor, bıraktım ipin ucunu. İstemem büyük olmanın suçunu. Sonra dediler ki her şeyin bir kuralı var. Evet ama ne yaparsın; büyümek için geç kaldım, hep yüreğimden güç aldım. Kırk yıllık bir tomurcuk gibi asılı kaldım gül dalına. Eğer ben açarsam yapraklarımı, sırasını bekliyor sonbahar, biliyorum gözlerini bana dikmiş. Şişşşşt, aman ha duymasın bizi aramızda kalsın, uyandırmayın kerizi...

Bir Cevap Yazın