Bugün yüreğimde bir mutlulukla uyandım. Ama bedenime sığmayan bu heyecan neyin nesiydi, bilmiyordum. Yatağımda doğrulup, doğan güneşin odama yavaş yavaş sokuluşunu izlemeye başladım. İnceden inceye kıvrıla kıvrıla pencereden odama girişini izlemek bana ayrı bir tat veriyordu. Her gün doğan güneş bugün gözüme bir başka görünüyordu. Bugünün, diğer günlerden farkı neydi bilmiyorum. Sanki yeni bir güne değilde, bilinmezliğin hükmettiği bir güne uyanmıştım. Ben böyle düşüncelere dalmışken, dışardan gelen sesle bir an da irkildim.  Git gide artan ses kalp atışlarımı iyice hızlandırmıştı. Hemen doğruldum. O an beni ürküten ses kesilmişti. Derin bir nefes alıp tekrar yattım. Kafamı yastığa koyar koymaz, tekrardan o sesi duydum. Hemen korkuyla sıçradım. Kalbim öyle hızlı çarpıyordu ki odanın ortasında öylece kalakaldım. Ne ileri gidebiliyordum ne de geri. Yavaş yavaş, ürkek adımlarla pencereme doğru yürümeye başladım. Odam çatı katında olduğu için bahçenin tamamını görebiliyordum. Göreceğim şeyden korktuğumdan olacak ki kenarından gizli gizli bakıyordum. Ses kesilmişti. Kafamı uzatıp, görebileceğim her yere baktım. Ama hiçbir şey yoktu. İçim rahatlamıştı. Alışkın değildim çiftlik evinde kalmaya; o yüzden böyle korktum sanırım, diye söylenerek tekrar yatağıma uzandım. Uykum kaçmıştı. Öylece tavana bakıyordum.  Kaç dakika baktım öyle bilmiyorum.  Gözlerim sızlamaya başlamıştı. Tam sağ tarafıma doğru dönüp uyumak için gözlerimi kapatacaktım ki, tekrar o sesi duydum. Bu sefer korkmamıştım. Bir cesaretle kalkıp penceremi açtım. Yüzüme çarpan soğuk hava beni  kendime getirmişti. Sesi daha net duyuyordum. Bu ses adeta acıdan kıvranan birinin feryatlarıydı. Çok merak etmiştim. Sabah daha yeni olmuştu ve evde ki herkes hala uyuyordu. Aşağı kimseyi uyandırmadan inmeliydim. Gıcırdayan tahtaları atlatıp aşağı inmek zor olacaktı. Üzerime kalın, kırmızı hırkamı aldım, çoraplarımı giyinip kapıyı usulca açmaya çalıştım. Sığabileceğim kadar araladım. Zayıf olmak ilk kez işime yaramıştı. O kadar küçük adımlarla yürümeye çalışıyordum ki bir an bahçeye hiç inemeyeceğim sandım. Tam merdivenin son basamağını inecektim ki, ayağımı burktum ve yere düştüm. Canımın acıması umrumda değildi de evdekiler uyanırsa beni bahçeye asla çıkarmazlardı. Düştüğüm yerde bir iki dakika oturdum. Kimse uyanmamıştı. Nasıl mutlu olmuştum, anlatamam. Ayağımın acısı bile umrumda değildi. Zaten acıdan kıvranan bedenim böyle ağrılara alışmıştı. Kapıyı açmak için elimi uzatmıştım ama annemlerin kapıyı kilitlediklerini hatırlayınca, duraksadım.  Anahtarı her akşam sıkılmadan saklarlardı. Tabi ben bunların farkında değilmiş gibi onları sadece izliyordum.  Anahtarı nereye sakladıklarını bildiğim için dışarı çıkmak benim için zor olmamıştı. Hemen sakladıkları yerden alıp kapıyı açtım.
Soğuktan esen rüzgar öyle güzel yüzümü okşuyordu ki,  sanki hasret gideren iki arkadaş gibiydik. İçime içime çektim. Bunu hissetmeyeli çok uzun zaman olmuştu. Üç yıldır savaştığım bu hastalık yüzünden dışarı bile çıkamıyordum. Gözlerimi kapatmış hayallerimle kucaklaşırken o sesi tekrar duydum. Bu sefer çok daha yakından. Hemen sesin geldiği yöne doğru ilerledim. Bu sefer hızlı yürümek zorundaydım. Evdekiler uyanır uyanmaz benim odama çıkacaklardır. Beni göremezlerse kıyamet kopardı. Yürüdükçe ses daha da acı geliyordu. Tam benim penceremin altındaki küçük kulübeden geliyordu. Yaklaşırken biraz da olsa korktum. Ama o yavru köpeğin halini  görünce bende korku falan kalmamıştı. Kuyruğunu fare kapanına kaptırmış, nasıl ağlaya ağlaya bağırıyordu. Beni görünce gözleri parladı. Yardım ister gibi nasıl yaşlı gözlerle bana bakıyordu. Hemen onu kucağıma aldım. Yere oturup canını daha da yakmadan çıkarmaya çalıştım. Yavruyu o acıdan kurtardığım anı hiçbir şeye değişmezdim. Öyle güzel baktı ki gözlerime; adeta teşekkür ediyordu. Bu bakışın anlamını iyi biliyordum. Canı biraz öncekinden daha az acıyordu ve hissettiği bu duyguyu ancak böyle minnet dolu gözlerle anlatabilirdi. Kuyruğunu nazikçe ovaladım. Biraz da olsa ağrısını hafifletti ki artık ağlamıyordu. Bana ne çok benziyordu. Ağrıdan saatlerce ağlamıştı, tıpkı benim gibi. Annemin ağrılarımı hafifletmek için saatlerce kollarımı ovalaması gibi bende ona aynısını yapmıştım. Ona güzel şeyler anlatıyordum, annem gibi. Tek farkımız o dışarıda istediği gibi hareket ediyordu. Ama ben mikrop alacağım korkusundan dışarı çıkartılmıyordum. Yavru köpeği yere yavaşça bırakıp evden onun yiyebileceği bir şeyler almaya gittim. Hala kimsecikler uyanmamıştı. Çok mutluydum çok. Sadece ayağımın acısını değil bütün vücudumun ağrısını da unutmuştum. Hızlı hızlı mutfaktan yiyecek bir şeyler alıp  evden çıktım.  Köpekçiğin yatacağı yeri bile yapmıştım. Onu yuvasına yerleştirip odama geri döndüm. Nasıl huzurlu ve mutluydum.
   Kaç gün erken kalkıp yavru köpeğin yanına gittim bilmiyorum. Sanki onun o sesi benim için bir başlangıçtı. Annem, babam, dedem hatta doktorum bile benim bu halime şaşırıyordu. Doktorumun beni kontrol için geldiği son gün anneme söylediklerini duymuştum. Benim daha  iyiye gittiğimi söyledi. Buna çok şaşırdığını ve son bir aydır yaptıklarımın, yediklerimin, hatta konuştuğum, anlattığım şeylerin raporunu istedi. En kısa zamanda da tekrar test yapacağını bu yüzden hastaneye beklediğini söyledi. Duyduklarımı anlatmak için hemen yavru köpeğimin yanına koştum. Onunla saatlerce konuştum. Artık bana söylemek istediklerini anlıyordum. Gözlerime gülümseyerek bakıyordu. Onun bu halini nasıl seviyordum, anlatamam. Kimseye görünmeden, bulduğum gizli kapıdan eve girip çıkıyordu. Bir kaç gün sonra hastaneye test yaptırmaya gittik. Doktorumun şaşkınlığı daha da artmıştı.  Benim olduğum yerde hastalığım için konuşmayan adam, hastanede ki bütün doktorları başıma toplamıştı. Hepsi anlamadığım kelimelerle bir şeyler diyorlardı. Benimse aklım yavru köpekcikteydi. Onu çok özlemiştim. Tam çiftliğe gitmek istediğimi söyleyecekken, diğer doktorlar odadan çıktı. Benimle yalnız kalmak isteyen doktor, annem ve babamı odadan  çıkardı. Bana naif bir sesle durumumun iyi gittiğini söyledi. Benim bir mucizeye imza attığımı ve bu savaşı bırakmadığım için bana teşekkür edip durdu. Ona gülümseyerek baktım ve bu teşekkür benim hakkım değil ki arkadaşımın hakkı dedim. Şaşkın şaşkın yüzüme baktı. Arkadaşımla tanışmak istediğini söyledi. O kadar sevindim ki, ilk kez köpeğimi biriyle tanıştıracaktım. Hemen beyaz önlüğünü çıkarıp elimden tuttu ve  annemlerin yanına gittik. İçerde konuştuklarımızı ve arkadaşımla tanışmaya gittiğimizi anlatınca annem ve babam da çok şaşırdı. Çiftliğe gider gitmez onları gizli evimize götürdüm. Yavru köpeğimle onları tanıştırdığımda, annem ağlaya ağlaya kucağına alıp köpeğime teşekkür etti. Babam bile ağlıyordu. Doktorum ve sesleri duyup yanımıza gelen dedem de ağlıyordu. Annem “Küçük bir köpek mi senin ağrı kesicin oldu?” diye söyleniyordu. Doktorumsa onun ihtiyacı olan meğer bir dostlukmuş. Babam da bana yaklaşıp yüzümü avuçlarına alıp “Özür dilerim yavrum, affet ne olur, seni dışarı çıkarmadığımız için, o çok sevdiğin arkadaşınla seni ayırdığımız için,  parka götürmediğimiz her gün için affet bizi. ” diyerek hem öpüp hem de sımsıkı sarılıyordu. Onlara üzülmemelerini artık kendimi çok daha iyi hissettiğimi söyledim.Hepsi bana tebessüm ederek baktı. Anneme artık dışarı gizli çıkmak istemediğimi, normal çocuklar gibi dışarı çıkmak istediğimi söyledim. O da “Tabi ki yavrum tabi ki çıkabilirsin. Hatta   yavru köpeğini eve alabilirsin. Beraber bakıp büyütürüz.”dedi. Bugünü ne çok beklemiştim.  Hayallerim bir bir gerçekleşiyordu ve ben buna inanamıyordum. Doktorum köpekçiğin adını Mucize koydu. Her geçen gün biraz daha iyi oldum. Artık eski hayatıma geri dönmüştüm. Benim bir mucizeye ihtiyacım kalmamıştı, çünkü benim Mucize’m hep yanımda olacaktı.

Umudu kalmamış bir güne tek mucize küçük bir cesarettir…

SEMA ALTINAY

2 thoughts on “CESARETİN MUCİZESİ”

Bir Cevap Yazın