Bir yaz mevsimiydi. Hava çok sıcak, cam, pencere, her yer açık. Sıcaktan kavruluyoruz. Vakit gece belli bir saati geçince koca yolu beklemeyeli çok oldu. Halden, laftan, sözden anlamaz Muzaffer. Başımın püsküllü belası, bunu bana ömrümü yesin diye mi vermişler, bilmem. Aklı yerindeyken, Ayşen’im de Ayşen’im, aklı gidince ne desem duymaz, kulaklarına perde iner, gönlüne de. İşte o yaz gecelerinden birindeydi, ortalık yanıyor. Sere, serpe yatmışım, terin, gölün içinde uyumaya çalışıyorum. Zaten zor uyumuşum, bir bağırtı koptu sokaktan. ‘’Ayşen’im, Ayşen’im, Ayşen’im1’’ Hehhhh, dedim, başlıyoruz yine. Üzerime hemencecik bir şeyler geçiriverdim, başımı örttüm, koştum balkona. Baktım kolunda bizim emmioğlu Sadık Muzaffer’i tutuyor. Tabi, zil zurna sarhoş olup ayakta duramayınca, daim bir taşıyıcı lazımdır. Sadık’ta az değil, ama daha az sarhoş olan, yıkılanı tutar, böylece onu tutacağım diye kendisi yıkılmaz. Başladım bağırmaya:

   -‘’Boyun devrilsin Muzaffer, bıktım senden. Zıkkımın kökünü iç emi! Tabi, şişede durduğu gibi durmuyor bu meret. Adabınla içmeyi de bilmiyorsun, zor uyudumdu zaten, beni bu saatte uyandırıp günaha sokuyorsun. Nerenle içiyorsun Muzaffer? Allah cezanı versin Muzaffer. Ömrümü yedin Muzaffer. Çoluk, çocuğun rızkını masalarda yiyorsun Muzaffer. İnşallah Mustafa eniştem gibi felç olur, iki elin yanına düşerde, bana muhtaç olursun Muzaffer.’’

   Diye saydırıyordum. O da bana bağırıyor aşağıdan.

   -‘’Aşağı gel Ayşen’im.’’

   -‘’Ne geleceğim aşağı, sen çık yukarı. Hatta çıkma, orada kal, kaldırım taşlarında yat, uyu Muzaffer. Çünkü sen buna layıksın. Boyun devrilsin Muzaffer, seni sabah ananın kapısına geri bırakacağım Muzaffer.’’

   Aşağıdan bir ses yükselir, gecenin sessizliğindeki loş sokakta, apartmanların duvarlarına çarparak geri döner ve pencerede, perde arkasındaki seyircilerinin olduğu sessiz sokakta yankılanır. 

   -‘’Ayşen’immmmmmmm!’’

   İnersin aşağı, yok çıkarsın yukarı… Derken bütün mahallenin ışıkları yandı. Herkes bizim çekişmemizi dinliyor. Bana ne canım, sinirimden onları düşünecek hal mi var bende. Hem bu gece benimki bağırıyorsa, öbür hafta diğerininki bağırıyor. Biri, diğerinden farklı değil ki bunların. Sanırsın, bunları seçip aynı mahalleye toplamışlar. Al birini, vur ötekine! Soyu kuruyasıcalar, topunu yakacaksın bunların. Köküne kibrit suyu akıtacaksın. Kaç yaşına gelmiş, hala akıllanmıyorlar. Kahvehane de kağıt oynamak yetmiyor, bir de arada akşam yemekleri. Çalgılı, çengili, dansözlü… Peki Ayşen, Ayşen ne olacak? Hiç bunu düşünen yok, varsa, yoksa kendi hayatları, kendi arzuları. Ayşen pazara koş, Ayşen bakkala koş, Ayşen mutfağa koş, Ayşen çocuklara koş…. Koş Ayşen koş…

   Çocuklar da kalktı tabi bizim gürültümüze.

   -‘’Rüya koş kızım, Mahir, Sezgin, hadi oğlum, hep beraber inin de çıkarın şu boyu devrilesi babanızı yukarı. Hele bak sen, beni ayağına çağırıyor ağam. Sarhoşun lafına kulak asılmaz ama bir değil, beş değil, bezdim bu adamın naralarından.’’

Sarhoş inadı, çıkmam da, çıkmam diyor. Neymiş efendim; Ayşen yanına inip, onu eve çıkaracakmış.

   -‘’Ayşen kadar başına taş düşsün emi Muzaffer. Boyun devrilsin Muzaffer.’’

   İşte, ne olduysa o gece oldu. Bizim Muzaffer rotayı şaşırdı, beyninin şalterini indirdi, bir daha da kaldırmadı. Kimi dedi ki, bedduaların tuttu, sana beddua etme dedik Ayşen. Kimi dedi, üç harfliler musallat olmuş buna, ayyyy evlerden ırak.

   Avuç içi kadar bir mahalle, herkes birbirini tanır, çoğumuz da birbirimize akraba. Bizim köyü alıp bir tepsiye koymuşlar, tepsiyi de bu şehrin bir mahallesine bırakıvermişler. Çiftçilik, hayvancılık, huy, şive her şey aynı, sadece adı köy değil de, şehir. Ne giyimimiz, ne konuşmamız, ne de hayatımız değişmiş. Biz birbirimizin uzantısı, adeta kopyalarıyız.

   Bizim bu Muzaffer, iyi adamdır da, çenesi çoktur. İşte, bir de arada içer, beni deli eder. Erkek adam içermiş, ne varmış bunda. İyi de Muzaffer, ağzınla iç, sen ağzınla değil, başka tarafın olan kıçınla içiyorsun. O gece bizi uyutmaz, çoluk, çocuk hepimiz ayaktayız.

   -‘’Oğlum, matematikte ne öğrendin anlat bakalım. Kızım, kerrat cetvelini oku bakalım. Sen oğlum, dilbilgisi dersinde bu hafta ne öğrendin, anlat bakalım.’’

    Çocukları sınava tutuyor. Sanırsın sözlüye kalkmışlar. Bir tek, tek ayak üzerinde tutmadığı kalıyor.

   -‘’Ayyy Muzaffer! Çenen düşsün emi, çocukları rahat bırak da uyusunlar. El kadar çocuk onlar, senin kahrını mı çekecekler?’’

   Ne Muzaffer susar, ne de çocuklar yatar. Onlara da eğlence çıktı hani. Sonra döner bana, Ayşen’im, ben senin istediğin gibi bir koca olamadım, beni affet, der. Böyle, evire, çevire aynı şeyleri konuşur, ne uyur, ne de uyutur…

   -‘’Söyle bakalım Mahir, altı kere altı kaç eder oğlum? Sezgin, oğlum, bir havuz problemi anlat bakalım. Kızım Rüya, edatları, zamirleri anlat bakalım.’’

    Dön başa tekrar, tekrar, tekrar. Çocuklar sıkılıp istemeseler de, bir yandan da bunu eğlence sayarlar.

   -‘’Rüya kızım, haydi bana sanat müziğinden bir şarkı söyle. Buldum, buldum, bir ilkbahar sabahını söyle. Kızım, hangi makamdaydı bu beste? Hanım, biz bu kızın adını niye Beste koymadık? Siz günlük tutuyor musunuz bakalım? Ama olmaz ki evladım, o günlük her gün yazılacak.’’

   -‘’ Farklı bir şey yapmadık ki baba?’’

   -‘’Olsun evladım, okula gittim, eve geldim, oyun oynadım, yemek yedim, uyudum. Hep böyle olsa bile yazacaksınız. Şimdi anlamazsınız ama ileride anlayacaksınız. O aynı dediğiniz günlerdeki hava durumunu, bir kıyafetin rengini, bir yemeğin kokusunu veya tadını yazacaksınız. O zaman tuttuğunuz günlük, hep aynı olmaktan çıkar, niye, çünkü renklenir. Büyüyünce ne olacaksınız, küçükten büyüğe söyleyin bakalım. Rüya, Sezgin, Mahir…’’

  -‘’ Boyun devrilsin Muzaffer, rahat bırak çocukları da uyusunlar artık, sabah oluyor.’’

   -‘’ Ne olmuş bir gece uykusuz kalırlarsa Ayşen. Bak bana, küçükken soran olmadı, büyüyünce ne olmak istiyorsun Muzaffer, diyen olmadı. Ben de tamirci oldum. Tamirci olmak ayıp değil, kötü değil, günah değil tabi ama bir soranım olsaydı, daha büyük hayalim de olurdu. Beden işçisi değil de, akıl işçisi olurdum. Söyleyin evlatlarım, büyüdüğünüzde ne olmak, kim olmak istiyorsunuz?’’

   O gece bir hal oldu adama. Çocukları azat ettikten sonra, elindeki tespihin taneleriyle konuşmaya başladı. Her bir boncuk, bir insanı temsil ediyordu zar. Her bir taneye ayrı şeyler anlatıyor. Kimini övüyor, kimine sövüyor, kimine de teşekkür ediyor. Bir, iki gün böyle geçti, ne olduğunu anlayamadım. Kafasındaki tahtaların biri eksildi, gitti adeta. Sonraları da sustu, hiç konuşmaz oldu. Adamın dilini koparmışlar sanırsın. Başlarda anlayamadık, öyle sıradan, geçici bir hal sandık. Ama yok, uzadı da uzadı, Muzaffer’in kimliği oldu. Hacılara, hocalara götürdük, okuttuk, üflettik. Psikologa götürün dediler, götürdük, bana mısın demedi. Adam dilini yuttu. Nasılsın Muzaffer, iyiyim, o kadar. Ağzından başka da kelam çıkmadı. Bu sefer adam konuşmuyor diye bağırır oldum, ‘’Boyun devrilsin emi Muzaffer!’’

   O gecenin ertesinde, benim salonda, fiskos masamın üzerinde duran yağlı begonyamla kavga ettim. Üç dalı var, uzadıkça uzuyor, devamlı çiçek açıyor. Sonra çiçekler dökülüyor, topla Ayşen. Zaten kafamın tası atmış, bir bağırdım buna.

   -‘’Sen niye kavak ağacı gibi göğe doğru uzanıyorsun begonya? Böyle çiçek mi olunur? Eğer yukarı doğru uzamaya devam eder, gereksiz yere çiçek açarsan, seni kökünden keserim!’’ dedim. Ay, ben sonra bunu unuttum. Aradan zaman geçti, bir de baktım ki ne göreyim, benim yağlı begonya üç dal vermiş dibinden. Bir kahkaha attım salonun ortasında. Karnıma ağrılar girdi. Meğer begonyayı korkutmuşum, onu kesmeyeyim diye ruhu değişti bitkinin. Çiçeğin benim sözümü dinlediğini hiç bilmiyordum. Begonyayı da dize getirmiştim, artık yanlara doğru açılan kolları var. Böylece saksının dibi çıplak görünmüyor, dolu, dolu çiçek, dal, yaprak var. O ne öyle sırık gibi göğe doğru gitmek, öyle çiçek mi olur, sen ağaç mısın?

   Begonya gibi Muzaffer’i de dize getirmişim ama bu da fazla değil mi kuzum, bunun bir ortası yok muydu? Sus dediysek, hiç konuşma demedik ya!

   Aradan yıllar geçti, çocuklar büyüdü, oturduğumuz mahalle, ev, çiçeklerim, konuşmamız, giyimimiz, ben, hayat, kısaca her şey değişti. Bir Muzaffer değişmedi. Başlarda iyi geldi gözüme, ay süt dökmüş kedi gibi, çenesinden kurtulmuştum. Ama böyle de olmaz ki anacığım, insan hiç konuşmaz mı? Sanırsın, salonun berjerli koltuğunda bir hayalet oturuyor.

   Bir akşam vakti, oturduğumuz sitenin ilerisinde bir ışık gördüm. Küçük bir çadır, ortasında bir direk veya sopa, yan yana oturan iki kişi ve çadırın içinde bir ışık var. Yatak odamın penceresinden görmüştüm o silueti. Aradan zaman geçti, gayri ihtiyari tekrar gidip baktım, hala orada. İçimden diyorum, herhalde iki genç oturmuş, içip, sohbet ediyorlar. Saat gece yarısı oldu, tekrar gidip baktım, hala oradalar. Allah, Allah! Bunlar ailesiyle kavga etmiş, kafa dinlemek için çadır kurmuş iki genç olmasın? Ya da birbirlerine kaçmış iki sevgili? Öyle miydi, böylemiydi, kafamın içinde kurtlar geziniyor. Aklım o iki kişide kaldı, uyuyamıyorum. Kalkıp bakıyorum, hala çadırın içinde ışık yanıyor. Acaba açlar mıydı, yanlarına bir battaniye almışlar mıydı, içim içimi kemiriyor. Saat gecenin üçü olmuş, kaldırdım bizim oğlanları. Sezgin, Mahir kalkın oğlum, durum böyleyken böyle, ben uyuyamıyorum. Akşamki çorbayı ısıtayım, yanına iki dilim de limon koyayım, gidin şu gariplere verin de içsinler, içleri ısınsın. Bu benim halim ilk değil, çocuklarım beni biliyorlar, ben her zaman böyleyim. O yüzden of, püf etmediler ama uykularından ettiğim içinde homurdanarak gittiler. Aşure kaselerine çorbayı koydum. Yazlık alalı çok olmadı, evde ne var, ne yoksa da ikiye böldüm. Anlayacağınız kaşık ile çatalımda bölündü ve çok az var. Sezgin dedi ki; anne plastik kaşık yok muydu, zaten evde yeterli kaşığımız yok. Aman oğlum, olsun, boş ver, şimdi kaşık düşünecek halde değilim. Şu garipler sıcak bir çorba içsinler, ben kaşıktan da, kaseden de vazgeçtim, dedim. Neyse, oğlanlar gidiyor, ben onları pencereden izliyorum. Oğlum o taraf değil, şu taraf, yok ileri gittiniz, yok sola değil sağa gideceksiniz, diye sesleniyorum ama beni duyan yok. Arıyorum, telefonlar odalarında çalıyor. Uyku sersemi telefonlarını da yanlarına almayı akıl edememişler, bulamayıp, dönüp, geri geldiler.

   -‘’Kurbanınız olayım yavrum, bir daha gidin, telefonlarınızı yanınıza alın.’’

   -‘’ Of anne ya, babam bitti sen başladın, ne tuhaf zevkleriniz var. Eşref saatleriniz geceleri mi geliyor?’’

 Dediler ama yine de gittiler canlarım. Ben yine penceredeyim, bu defa telefonda konuşuyoruz. Biraz sağa oğlum, az ileri yavrum, hayır o taraf değil tam ters istikamete git canımın içi, oğlum orası değil, kuzum hemen sağınızdalar, görmüyor musunuz?

   -‘’Anne, burada hiçbir şey yok, ne bir çadır, ne de insan. Burada su birikintisi var, evlerden gelen ışıkla, elektrik direğinin gölgesi düşmüş suya. Su birikintisinin iki yanında da iri, iri iki taş var.’’

    Ben şok oldum ya o anda, su birikintisindeki gölgeler bana nasıl görünmüşlerdi öyle? Neyse, çocuklar eve geldi. Çorbaları kaselere koyduk, limonları sıktık, hem şaşkın, hem de gülerek, saat sabahın beşi olmuş, birlikte mercimek çorbası içip yattık. Yattım, uyumadan önce aklımdan şunlar geçiyordu. Acaba hayatta böyle miydi, gölgeleri gerçek mi sanıyorduk?      Gölge neydi, gerçek neydi? Diye düşünürken uyumuşum. Sabah kahvaltıda çocuklar babalarına, ballandıra, ballandıra akşam ki maceramızı anlattılar.

   -‘’Baba, annemi bilmez değilsin, hani gitmiyoruz desek, bizi yollamadan susmaz, sabaha kadar başımızda nöbet tutar. Onun bitmeyen çenesini dinlemektense, bileklerimizi uzattık annemin kelepçesine. Çadır diye, insan diye, bizi merada dolaştırdı saatlerce, ne için, bir su birikintisi içinmiş bütün bu telaş.’’ deyip gülüyorlar. Bizim hayalet Muzaffer’de öyle dinliyor, sanırsın felçli, hiçbir tepki yok adamda.

   Sanırım aradan bir yıl kadar bir vakit geçti. Gençliğimde hep hayal ederdim, yufka açıp gözleme yapar, baklava yapar, yaprak sarma sarar, bir de mercimek çorbası yapardım. Hayalimde küçücük bir dükkan, ben içerisindeki küçücük mutfakta yemekleri pişirir, küçücük bahçesinde servis ederdim. Niye o kadar küçük hayal ettim diye sorarsanız, umudum yoktu da ondan. İnsanın umudu olmayınca, hayalleri de küçük oluyor. Ama gün geliyor, arzular gerçekleşiyor, işte insan o zaman anlıyor olabilirliğini. Demek ki diyorum, büyük bir dükkan hayal etseydim, büyük olacaktı. Yanlış anlaşılmasın, halimden memnunum ve şükrediyorum. Ben bunun da olacağını düşünmezdim. Sabah erkenden geldim benim mekana, her şeyi hazırladım. Kendime bir keyif kahvesi pişirdim, müşteriler gelene kadar ki ödülüm benim kahvem. Sonra zaten kıçım yer görmeden gün biter, öyle hareketli geçer günlerim. Bugün Muzaffer’i de getirdim yanımda, ona da bir kahve yaptım. Oturdum, ayaklarımı karşımdaki tabureye uzatıp, üst, üste koydum. Arada Muzaffer’e bakıyorum, öylece kahve fincanına bakıp, bakıp kahvesini yudumluyor. Yıllar önce tespih boncuklarına baktığı gibi bakıyor aynı. Tek farkı, fincanla ve kahveyle konuşmuyor. Ağzı var dili yok adamın. Özlüyorum eski Muzaffer’i, keşke, içip, içip sokaklarda bağırıp, naralar atsa da, Ayşen’im diye bağırsa. Ağzından tek bir kelam çıksa… İnsan nefret ettiği günleri bitsin, son bulsun istiyor. Bir gün o kötü dediği günleri özleyeceğinden habersiz…

   Şimdi kahve içerken aklıma geliverdi o gölgeli gecede yaşadıklarımız. Allah o gece benim kalbimi sınava tabi tutmuştu. Ben aynı kaselerde, aynı mercimek çorbasını müşterilerime servis ediyorum. Olmayan bir şeyi bana var gösterip, ne kalbimin, ne gözlerimin, ne de bedenimin uyumasına izin vermemişti o gece. Kalk Ayşen kalk diye, beni sarsmıştı adeta. Yaptığım her şey sevilip, beğeniliyor, çok güzel yemekler pişiririm. Elim tatlıdır, çoğunlukla dilim de. Ama en çok rağbet gören mercimek çorbam… Gölgelerden canlanıp, suret bularak gerçeğe dönüşen çorbam… İşte ben o gecenin rızkını yiyorum bu küçücük dükkanda. Muzaffer’e de hak vermeye başladım. Büyüyünce ne olmak istiyorsun kızım? Öğretmen olacağım baba. Peki, ne öğretmeni olacaksın kızım? Türkçe öğretmeni olacağım baba. Öyleyse anlat bakalım, özne nedir, yüklem nedir, edat, zarf, bağlaç nedir? Büyüyünce ne olmak istiyorsun oğlum Sezgin? Mühendis olacağım baba. Ne mühendisi olacaksın oğlum? Makine mühendisi olacağım baba. O zaman anlat bakalım, matematiğin özü nedir oğlum? Karekökleri anlat oğlum. Sen söyle oğlum Mahir, büyüyünce ne olmak istiyorsun bakalım? Ben de otomotiv mühendisi olacağım baba. Sahi mi, demek mesleğimi elimden alacak, diplomalısını yapacaksın Aferin oğluma. O zaman anlat bakalım, pi nedir, özünü anlat, üçgenin iç açılarının toplamı nedir, onu anlat. Bir şey bildiğinden değil Muzaffer, öyle çocuklardan duyduklarını, aklında kalanları onlara satardı. O da, ben de anlattıklarından bir şey anlamazdık ama onların anlatmaları, yine de hoşumuza giderdi. Bir bakıma, çocuklar anlatırken tekrar eder, iyice ezber ederlerdi. Ama ben sinirden bunu o zaman akıl edemezdim. Meğer Muzaffer, gece vakti, uyku sersemi çocukları hipnoz edermiş. Bunu şimdi anlıyor, çocuklarla birlikte o geceleri anımsayıp, gülüyoruz. Çocuklar istedikleri meslekleri oldular. Babalarının onlara papağan gibi tekrar ettirip durduğu meslekleri icra ediyorlar. Borç, harç okuttuk her birini çok şükür. Her birinin eli ekmek tutmaya başladı, nihayet. Aman, kendi, ayakları üzerinde dursunlar, kimseye muhtaç olmasınlar. El birliğiyle borçları ödüyoruz. Babalarının hali ortada, hepsi elimizden tutuyorlar şimdi. Hayırlısıyla bir de helal süt emmiş evlatlarla baş, göz edip, yuvalarını da kurabilirsek, bizden iyisi yok bu dünyada. İnşallah o günlerde gelir de, toruna, torbaya karışırız. Dilerim o zamana kadar Muzaffer’de iyileşir de, torunları tuhaf bir dede tanımak yerine, eğlenceli bir dede tanırlar.

 Acaba bana da bir soran olsaydı, bambaşka bir hayalim olabilir miydi diye düşünmeden edemiyorum. Yine Muzaffer haklı, aşçı olmak kötü ya da ayıp değil, onu kastetmiyorum. Ben aşçılık falan okumadım, benim okulum evimin mutfağı oldu. Yapa, yapa en iyi yaptığım şey oluverdi yemek pişirmek. Pişen yemeğin kokusunu, yiyen insanların ellerine sağlık abla çok güzel olmuş, dedikleri sesi seviyorum. Bana göre, sevginin dilidir yemek. Yemekle bağ kuruyorum, insanların kalplerine, sevgimi öyle akıtıyorum. Dudaktan, dilden, dişlerden, yemek borusundan, mideye, oradan da kalplere ulaşıyorum. Benim sevgi dilim de bu demek ki.

   Muzaffer mi? O artık bizim evin görünen hayaleti. Pişmanlığım büyük, sormayın. Çok beddua ettim adama, olan yine bana oldu. Süt dökmüş kedi gibi oturur hep salondaki köşesinde. Bazen onu yanımda getiririm, öyle bütün gün oturur yanımda, beni seyreder, gelen, gideni seyreder. Bir şeyin ucundan tutayım demez. Aklı gitti zar o gece. Elindeki tespihi çekip, her bir taneyle konuşurdu imameye varana kadar. Sanırsınız her bir boncuk ayrı bir insan. Biriyle konuşur, o bitince diğerine geçer, öyle geçti günler. Sonunda akıl hastanesine yatırdılar, çıktıktan sonra da böyle bir insan olup çıkıverdi karşımıza. Nefes alan bir makine oldu. Hal böyle olunca da, malulen emekli ediverdiler adamı. Genç yaşta, emekli insanlar gibi kuruluverdi evimizin başköşesine. Her şey değişti, bir Muzaffer, bir de benim ona bağırışım değişmedi.

   ‘’Boyun devrilsin Muzaffer, o gece kör kütük içmeseydin, bana beddua ettirmeseydin ne olurdu sanki. Boyun devrilsin Muzaffer, konuşsana be adam, dilini mi yuttun? Sen de benim begonya gibi boy yukarı gidiyor ama akıl yer altında kalmış. Begonya bile korktu benden de, dallandı, budaklandı. Bir sen korkup değişmedin, düzelmedin, konuşsana Muzaffer!’’

 Dükkanın mutfak tezgahında duruyor begonyam, nereye gitsem yanımda götürüyorum onu. Köye gitsem, yazlığa gitsem, hep yanımda taşıyorum. Hep onunla hasbıhal ediyorum, belki bir gün Muzaffer’de onun gibi, beni kökümden keser diye korkup, dallanıp, budaklanır diye düşünüyorum. Bunları begonyama anlatıyorum. Kavak gibi, upuzun bir adam, sanırsın yaşayan bir ölü. Acaba bir gün canlanır mı diye bekler, dururum. Her şeyin bir dönümü var diyorlar. Yedi yılmış. Çocuğun olmuyorsa, dara, iflasa, huzursuzluğa düşmüşsen, döngü hep yedi yılda bir olurmuş. Hurafe mi bilmem ama bizim köylerde, her şeye bir kulp takılır. İnsan kendini teselli etmek, umudu yaşatmak için bunu yapıyor olsa gerek. Yedi değil, on dört yıl oldu, Muzaffer aynı Muzaffer. Müşteriler de alıştı onun bu haline, selam verip geçerler. Arada takılır, iki espri yapar, tatlı, tatlı omzuna vururlar. Muzaffer’de hiç tepki yok.

   İşte, günün ilk müşterisi geliyor, Bismillah.

-Abla günaydın, sıcak bir çorbanı içerim varsa, sabah, sabah midem ısınıp, bayram etsin.

-Var evladım, olmaz mı, hemen hazırlıyorum.

-Hanıma kıyamıyorum ki, bana kahvaltı hazırlasın. Çocuklar küçük abla, bütün gün çok yoruluyor, çocuklar gece de uyutmuyor annelerini. Ben de uyusun, dinlensin diye kıyamıyorum benim hanıma. Tek başıma kahvaltı hazırlayıp, yemek de içimden gelmiyor. Sabahıma lezzet oluyor senin çorban.

-Gençlik uykusu tatlı olur evladım. Ne güzel düşünmüşsün. Gün gelir çocuklar büyür, yine kahvaltıyı birlikte edersiniz, gönül koyma evladım. Hayat böyle bir şey işte… Neyin varsa onu paylaşmak.

   O sırada Muzaffer yerinden doğrulup, mutfak tezgahına doğru yöneldi. Genç adam ve ben, onun haline öylece baka kaldık. Muzaffer yürüdü, tezgahtaki begonyayı elleriyle dokunarak okşamaya başladı. Benim elimdeki çorba kasesi ve müşterinin kaseye uzanan eli havada asılı kaldı, biz de gözlerimiz Muzaffer’de, donup kaldık. Hani filmlerde olur ya, filmi izlerken bir yerde durdurursun, durdurduğun sahne öyle donup kalır. Belki bir kahve, bir çay alacak, ya da tuvalet ihtiyacını gidereceksindir. Sen gidip gelene kadar o sahne öyle donmuş, seni bekler. İşte biz, öyle bir film karesi gibi donup kalmıştık. Bir tek Muzaffer hareket ediyordu. Kendime geldim bir an, içimden dedim ki, Ayşen şimdi bağırıp bu adamı korkutmazsan, ömrübillah bu adam bir daha hiç düzelmez.

   -‘’Boyun devrilsin emi Muzaffer, bir çiçek kadar olamadın. Seni de çiçek diye ayaklarından sulayacağım. Elektrik direğinde de boy var ama aynı zamanda elektrik kablolarına dayanak, tutanak oluyor. Sende ki boy neye yarıyor Muzaffer? Şu üst raftan bir kase al da, veriver bana hele. Yoksa o elini, kolunu, boyunu keseceğim senin. Odun diye bir garibe vereceğim. Allah dil vermiş ama sen kullanmıyorsun, dilini de keserim, boyun devrilsin emi Muzaffer!’’

 Diye bağırdım. Muzaffer usul, usul mutfak dolabına uzandı, bir kase çıkarıp bana verdi. Sonra; Ayşen’im, bu begonya ne kadar da güzelleşti ve de serpildi, dedi.

 Benim içimde ılık bir akım gezinerek tüm bedenimi sardı. İnsanın yüreği pır, pır eder ya hani, sanki koca gövdenle uçuverecekmişsin gibi. İşte öyle oldum, öyle sevindim.

  İşte, dermanın derdin içinde olduğunu o zaman anladım. O gece ne olduysa Muzaffer hipnoz olmuştu sanki. O günde, müşterinin söylemleri onda bir uyanış yaşatmıştı. Aynı sahneyi ona yeniden yaşatmayı, o andaki içgüdülerimle akıl edebildim. Bir şey bildiğimden değil. Sonra bir başka müşterimle konuşurken, o bana anlatmıştı insanın ruh hallerini. İnsan ruhu hakkında çok bilgisi vardı. Çünkü öyle bir mesleği seçmişti. Mentor mudur nedir, öyle bir şey yapıyormuş. Pek anlayamadım. O anlatınca anladım ben gölgelerimizle nasıl uyuyup, hipnotize oluyorduk. Onu daha önce tanıyıp Muzaffer’i ona götürseydim eğer, aynı hipnozu yaşatırdı ona ve daha önce iyileşirdi Muzaffer. Biz hipnoz lafını duyup, biliyoruz, alelade kullanıyoruz ama öyle boş bir kelime değilmiş meğer. Ben o gece hipnoz ettiğim Muzaffer’i, aynı hipnozla derin uykusundan uyandırmıştım. Muzaffer tam on dört yıl öyle kaldı. Hassasiyetini, dengesini, işlevini yitirmiş bir terazi gibi. Kendinden bihaber, komut almadan rastgele, oradan oraya kendiliğinden hareket eden bilgisayar imleci gibi olmuştu zihni. Kontrolsüz, oradan oraya hızlıca hareket ediyor ama komut olmadığı için gerekli görülen yerde konuşlanamıyordu aklı. Müşterim bana öyle tarif etti bilgisayar imleci üzerinden ama yine anlamadım. Sonra bilgisayarını açtı, bir şeyler yaptı. Bak abla, bu imleç diye gösterdi. İzle, nereye taşırsam oraya gidiyor, nerede işlem yapmak istersem orada durduruyorum. Sonra komut verdiğim dosyayı açıyorum, bu imleç o dosyayı açmama veya istediğim bir başka işlemi yapmama bir araç. Sonra bir şeyler yaptı, ne yaptı bilmiyorum, ben bilgisayarın dilinden pek anlamam. O imleç oradan oraya geziyor, mausela komut veriyor ama imleç algılamıyor. Oradan, oraya hızla uçuşuyor ama hiçbir yerde duramıyor. Müşterimin ne eli, ne de mause denen aygıt işe yaramıyor. Çünkü dedi müşterim, aralarındaki bağlantı kopmuş, bağlantıları yok. Birbirleriyle haberleşemiyorlar. Düşünceler dağınık, birbirinden kopuk, dengesiz ve komut yok, olsa da komutu algılamıyor. Sonra yine bir şeyler yaptı ve imleç düzeldi. Böyle durumlarda, dıştan bir müdahale gerekiyormuş. Çünkü içerisi çok karışık ve dağınık… Düzen yitip gitmiş. Açıkçası akıl havaya uçmuş. İşte dedi, Muzaffer beyin hali de tıpkı böyle olmuş. İşte ben o zaman Muzaffer’in zihin dünyasının tam olarak nasıl işlediğini anladım. Akıl ne ince bir çizgiymiş meğer adeta bir pamuk ipliğine bağlı yaşıyormuşuz sanki. Bunları bilmenin bu saatten sonra bir önemi var mıydı bilmiyorum, ama onun halinin aslında ne olduğunu anlamak, kendimi iyi hissetmeme sebep oldu. Meğer o çadır sandığım suya yansıyan gölgeler gibi, yıllarca Muzaffer’in gölgesini seyredip durmuşum…  

   Öyle, böyle derken geçiyor hayat. Bizim Muzaffer’in de adı öyle kaldı. Boyun devrilsin Muzaffer aşağı, boyun devrilsin Muzaffer yukarı.

   Bir müşteri geldi şimdi.

   -Boyun devrilsin Muzaffer ağabey, bana peynirli bir gözleme, yanında da bir çay. Çayın taze mi abla?

BEYHAN

Reklamlar
2 thoughts on “BOYUN DEVRİLSİN MUZAFFER!”

Bir Cevap Yazın