Mehmet ÖZKAYA

Halk onu kasabanın girişindeki su tankının yanına yatırmıştı… Anormet yavaşça doğrularak su tankının yanına oturdu, vücudu toprak ile birbirini çeken zıt kutuplar gibiydi ve başını doğrultmakta güçlük çekiyordu. Yoksa bu insanlardan mı yayılıyordu bu zehir? Düşündükçe zayıf düşüyordu, farkındaydı ve son bir güç ile doğruldu. Eline bağlanmış bir pusula fark etti Anormet. Elinde tuttuğu pusula adeta onu damgalamış ve yakmıştı, avuçlarında kuzeyi gösteren bir sembol oluşmuştu. Bu, halkın tek bir doğrusu ve iyisi olduğunun işaretiydi. Elinde tuttuğu pusulayı havaya doğru kaldırdı ve seslendi halka:

“Dinleyin beni bugünün insanları! Anormet’e kulak kesilin! Görüyorum ceplerinizdeki ve zihinlerinizdeki vebalı pusulaları, atın onları hemen toprağa ve yine görüyorum pusulasını kırmış olanları, doğuya, batıya ve kuzeye akın etmek için tetikte olanları. Neyden saklanıyorsunuz? Ey, siz reddedenler! Kurtulun adını dahi duymadığınız insanların getirmiş olduğu keskin geleneklerden, zehirli kuzeylerden… Ey, siz reddedenler! Kurtuldunuz soytarı soylarınızdan… Önünüze getirilen zehirli yemeklerden kuşku duyarak kendinize seçim şansı yarattınız ve zehirlenmekten kurtuldunuz, zehirlenenler ise midelerini atalarının yıkadığını zannediyorlar. Bakıyorum da boşlukta yankılanıyor hala sesim, ama benim boşluğum insanlardır…”

Kalabalıktan yaşlı bir adam attı kendini öne ve konuşmaya başladı: “Sen de kim oluyorsun, yıllardır inşa ettiğimizi tek bir sözün ile yıkacağına inandın mı gerçekten?  Söyle bize, neyiz biz senin gözünde?”

Anormet eline bir çivi aldı ve yerleştirdi su tankına, herkes merak içinde izliyordu onu. Çevirdi kafasını toprağa ve vahiy indirir gibi konuşmaya başladı: “İnsan, bir çekiç ile çivi arasına giren insana tapınan gözler ile bakar. Çivinin temas ettiği nokta bir su tankıdır. Halk belirsizlik içinde bekler, belirsizliği seven insanlar bir söğüt gölgesi karanlığında tapınır. Bataklıktır evleri ve koşup dans etmeyi çok severler bataklıkta, fütürist zihinlerinde saltanat kurarlar…”

Anormet seslendi halka: “İşittiniz mi bu dediklerimi? Siz ve atalarınız insanlığın ve varoluşun bütün dengesini alt üst ettiniz… Kuryelik ana meslekleriniz oldu; nesilden nesle dolaşan bir paket vardı ellerinizde, bu paket Pandora’nın kutusuydu ve kan da dökülse sonunda açılmalıydı. Döngü kırılmalı, yörüngenin dışına çıkılmalıydı…”

Anormet seslendi: “Söyleyin bana! Ellerinize bırakılan ölü yaşamları nasıl da kuşku duymadan dolandırdınız aranızda ve ölümü doğurdunuz ölmemişin içinde?” Ve devam etti: “Ama bekler halk su tankının altında çamur içinde. Çekiç ile çivi düşmandır halka, uzlaşamaz ve kendi aralarında anlaşamaz insanlar. Kapanmayı kabul etse de kapı cereyan olmadan, bağışlamaz ve tatminkâr kandamlaları ister halk. Çünkü bağışlamanın bir farkı yoktur gözlerinde hiç bir şey yapmamaktan. Oysa bir şey yapmamak kolaydır, bağışlamak ise çok zordur.”

Anormet seslendi: “Dinleyin beni ey, ahlak bekçileri! Görün adaletinizi… Adalet, intikam istemini dile getiremeyen insanların cephanesidir, öğretilerinde boş kınılar vardır. Düşmanından da öğrenmesi gerekir insanın; bir düşmanı olmasaydı eğer idrak edemezdi bir kılıcının olduğunu da… Vardır düşmanın da çehresini saran bir sebebi. Halk empati kuramaz düşman ile, empati kelimesi bir rivayet olmuştur bu topraklarda -her toprakta olduğu gibi, burada da empati kolay görünen zor bir zanaattır. Yeryüzünde her şey çözmesi basit görünen zor bir denklemin üzerine kurulmuştur, buradaki basitliğe kanar halkın ruhu.

Anormet seslendi halka: “Sahiden yürekten mi bağlısınız komşunuza ve toprağınıza? Halk, bir arada yaşayarak halk sıfatını almış olan birbirinden tek tek ayrılmış yekpare insanlardır:  Bir toprağa birbirinden habersiz ekilen ağaçlar gibi,  bilmez hiçbir ağaç orman olduğunu… Halk huzursuzluklarını, sevdiği insanlar ile örter. ‘Bir şeytan babası peygamber bile olsa, kabullenir varsa içinde doğumun mucizesi’, bu dua yazar kutsal kitaplarında… Bir kirpi sevmek zorunda mıdır kendisine batmıyor diye dikenini? Kirpidir insan ve usta bir sihirbazdır kendini kandırmada, ayna ise seyircidir insana… Kulak verin dediklerime bugünün insanları, yorum katın ve düşünün dediklerimi bugünün insanları, dikkat kesilin sözlerime! Ne kötülük gelir benden size, ayakları olmayan bir topluma nasıl çelme takabilirim ki?

Ve ekledi: “Merhamet etmiyorum size, sürekli düşmekte ve yetersiz olanı iyileştirmeye çalışmaktansa iyi ve güzel olanı kusursuzlaştırmaya davet ediyorum sizi. Ancak böyle gerçekleşir bizim kurtuluşumuz. Çünkü insanın merhameti, kendinden daha aciz ve güçsüz gördüğü kişi için üzülüp onunla empati kurmasıdır. Bu empati bir süre sonra gönül rahatlığına dönüşür, çok acı çektirir çünkü fakir ve imkanı olmayan merhamete layık görülür -zengin ve aynı zamanda boş bir kuyu olan değil. Merhamet aşılmalıdır; insanların kendini aşamamış olması seni engellerse ve buna merhamet dersen merhamete layıklardan olursun ve kötüye kötü dememenin merhamet olduğu bir zihniyet ile yaşarsın.”

Genç bir delikanlı öfke ile girdi lafa: “Ey, Anormet! Ezberledik bütün özlü sözleri dualarda ve kitaplarda, benimsedik yıllarca yaşamış bilgelerin öğretilerini, peki ya neden hala tahterevallinin yere temas eden tarafındayız? Neden katlanıyoruz hala canımızı yakan kılıca? Neden inanalım sana?”

Anormet omuz silkti ve sakince ama ciddi bir ifade ile şu sözler döküldü ağzından: “Barış kazanılmış bir savaşın sonucudur ve bu da yeni bir savaşa zemin hazırlar. Bu savaş kılıçlar ile değil fikirler, acılar ve fedakârlıklar ile yapılanlardır. Sonunda aşmaya başlarsın kendini ve senin canını yakan şey aslında önemsediğin şeydir. Bunun için var olur, yaşar ve ölürsün, çünkü üstüne titrediğindir canını yakan. Çevir şimdi kafanı enginlere, karşı karada enginlerin ucunda işlenen cinayetler seni ilgilendirmez değil mi? Kanın aktı ve kan aktıkça şekil buldu, yaralarından öğrendin ve tırmanıyorsun karanlığa doğru. Bana karşı çık delikanlı, beni reddet şimdilik. Donmuş bir buzul bile olsa düşüncelerin, en azından zihnindeki göletleri somutlaştırabilmişsin. Lakin ben sana küresel ısınma gibi hücum edeceğim. Demek benimsediniz öğretileri, peki işlediniz mi bu öğretileri hayatın demir ocaklarında? Bakın şurada uzanıp duran hantal ineklere, onlar da özümsemiş ve ezberlemişler memelerinde ki sıcak sütleri. Şimdi kim sıkıp çıkaracak onları oradan? Bakın şu ağaçlara, onlar da benimsemişler pırıltılı elmas elmalar vermeyi. Ama şimdi kim koparacak onları oradan bir an önce çürümeden? Peki, ne zaman koparmalı bu elmayı, elindeki elmalar ham geldi gözüme, vermeden almak nereye götürür sizi? Unutmayın bu lafımı: ‘Bahaneler uyku gibidir ve bilmek kâbusudur insanın’. Ben duramam buralarda, benim mücadelem karanlıktadır. Karanlığın inindeki canavarı görüyorum ve onu alt etmem gerek. Burada ayrılıyorum sizden, sizin karanlığınız bahanelerinizdir…”

Anormet yavaşça silkti üzerine bulanan tozu ve kayboldu karanlıkta…

Yazar İletişim: mehmetozkaya666@gmail.com

Bir Cevap Yazın