Hasan bey yoksulluk kuraklıkla imtihan edilse de hiçbir zaman mağrurluğunu yetirmemişti. Çobanlık yaparak kazandığı paralarla, evlenmiş ve altı çocuğu olmuştu. Hepsi birbirinden güzel, hepsi canından bir parça. Ama içlerinden biri başkaydı. Ömer!
Ömer’in çocukluğu okulla, bahçeyle, hayvanlarla geçti. Babasına yardım eder, güç verirdi. Bağa bahçeye hayranlığı da o yıllarda başladı. Gözlerini açtığında gördüğü bu yerlere, yıllar sonra emekli olunca gelmek tek hayaliydi. Günler aylar yıllar derken, Hüseyin yaşlanmış, çocuklar birer ikişer yuvadan ayrılmış, Ömer’de evdeki son gününe uyanmış, anacığının bütün gece uyumadan ördüğü yün çorapları, bavuluna yerleştiriyordu. Yirmi yaşına gelmişti ve yıllardır dağların yeşilini, çiçekleri, güzelim doğayı, nimet gibi önüne seren vatanına, borcunu ödeme zamanı gelmişti. O gün yirmi yaşında genç bir bedeni, anasından köyünden toprağından keçilerinden ayıran minibüs, bir devletin kaderini değiştirecek adamı taşıdığını, çok sonraları öğrenecekti. Yollar uzadıkça uzuyordu. Meslek lisesinde makine okumasına rağmen, bütün hayali asker olmaktı. Kışladan içeri girdiğinde, kıyafetleri atmış, saçı üç numaraya vurulmuş, sinek kaydı tıraş olmuş, ayağına iki numara büyük botu giymiş, sabah 4.30 içtimasına uyanmıştı. İlk defa uyandığında burnuna biber kokuları gelmiyordu belki ama yatağını çoktan toplamıştı ve gülümsüyordu. Olmak istediği yerdeydi. Ailesinden gelen mektuplar bile bir an tereddüt ettirmedi. Asker doğmadı ama hep asker kalmak istedi. Teskereyi aldıktan sonra, asker olarak kalmaya karar verdi. Birkaç yıl sonrada asıl istediği yere özel kuvvetlere geçti. Askerlik yılları, tıpkı baba ocağından çıktığı ilk gün aldığı nasihat gibi devam etti. Şerefiyle yaşadı, büyüğüne saygılı, küçüğüne şefkatli oldu. Bu sıralarda Ortadoğu oldukça karışıktı ve Amerika, gözlerinin üzerinde kaşı var diye Irak ve Afganistan’a sayısız bomba atıp, işgal etmişti. Milyonlarca insan zulmün altında ezilmişti. Ne zaman bir barış gücüne ihtiyaç duyulsa, o zaman kırmızı bir sancağın ortasında hilal ve yıldız belirirdi. Ömer’se hep en önde…
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({});        
Açılmış şefkat bayrakları, zulüm görmüş müslüman halkın üstüne…
Durur mu Ömer. Gider! Az önce düşmüş bombaların üstüne…
Günler günler geçti evlendi. İki tane çocuğu oldu. Annesi babası huzurlu uyusun diye taktığı kepi, artık çocukları rahat büyüsün diye takıyordu. Nihayet yurt dışı görevleri bitmişti. Artık Ankara’da Özel Kuvvetler’in merkezindeydi. Yirmi yıldır sadık bir neferdi ama hala kimsecikler onu tanımıyordu. Temmuz sıcağında güzel vatanımız, sessiz sedasız güneşe veda ederken, bir cuma akşamı… Çocukların henüz boşalttığı sokaklarda, tanklar dolaşıyordu. Hainler akıncı üssünü ele geçirmiş. Çoktan düğmeye basılmış, oradan darbeyi tertip ediyorlardı. Artık ak kim, kara kim, iyi kim, kötü kim kimseler bilmiyordu. Askerimiz ikiye bölünmüştü. Halk tankların  önüne yatıyor boğaz köprüsünde cesur teyzem dipçik yiyor, çiftçi dayım tarlasını yakıyor, ama hainlere geçit vermiyordu. Bu ülke kendi kahramanlarını meğer ne güzel saklamış. Her köşede halkın kurşuna, tanka, darbeye karşı kahramanlığı vardı. Ama bitmemişti. Gece bir kahramana daha gebeydi.
Zekai Paşa az önce yaptığı görüşmeden, durumun vahim olduğunu anlamış olacak ki… Hemen en güvendiği askeri aradı. Ömer özel kuvvetlerde görevliydi o gece… Akıncı üssünden alınan emirle Diyarbakır’dan yirmi asker başlarında Semih Terzi’yle özel kuvvetlerin önüne geldiğinde Ömer kurşunu silahın ağzına vermiş. Telefonda Zekai Paşa’dan aldığı emri düşünüyordu.
“Sana, vatanımız ve milletimiz adına tarihi bir görev veriyorum. Tuğgeneral Terzi vatan hainidir, isyancıdır. Onu, karargâha girmeden öldür! Bunun sonunda şahadet var.”
Ah! Ömer’im… Ah! Göğsünü vatanına kalkan belleyenim. Hiç mi gelmez çocukların aklına, ya yaşlı anan. Olmuştu, tek hayatı toprak olan bir kadın, bayrak yere düşmesin diye canını verecek bir cengâver doğurmuştu. Özel kuvvetlerin bahçesine cuntacılar girdiğinde yirmi kişi vardı Ömer’in karşısında. Sağına baktı boş, soluna baktı boş. Arkasın dada vatanın emaneti. Biran bile düşünmedi, bu hainler buraya girecekse, yaşamamın ne anlamı vardı. Darbecilerin arasından Semih Terzi’yi fark etti. Başlarında O vardı. Ömer hemen tanıdı. Beş yıl birlikte görev yapmıştı. Yirmi kişiyle karşı karşıyaydı. Bir an bile düşünmedi. Artık söz bitmişti.
Minarelerde darbeye isyan etmiş olacak ki selalar yankılanmaya başlamıştı. Sela yankılarını gecenin karanlığında iki kurşun bozdu. Ömer’in az önce namluya sürdüğü iki kurşun. Darbecilerin vatan hainlerinin kalbine atılmış iki kurşun. Bombalardan, yakın uçuşlardan, TRT’deki açıklamadan korkan bir halkı, kalkın ayağa! deyip sokaklara çıkaran iki kurşun. Öyle iki kurşun ki: Hasan Tahsin’in attığı kurşundan beri, hiç bir kurşun bu kadar ses getirmemişti.
                                        O an karşısında yirmi kişi vardı.
                             Yirmisi de ona düşmandı.
                                         O kahraman bir adamdı.
                              Çünkü kaderinde şehadet vardı.
Semih Terzi’yi anlının ortasından vurmuştu. Görevi tamamlamıştı. Bir asker olarak bütün misyonunu tamamlamıştı. Biraz sonra üzerine sel olup yağdı kurşunlar. Düştü bedeni toprağa. Gümüş dereleri kurudu Niğde’nin. Bedeninde otuz kurşun vardı. Etrafında yirmi düşman. Öyle bir korku vermişti ki; otuz kurşuna göğüs gerip, kalkar mı acaba diye son defa baktılar nabzına.
(adsbygoogle = window.adsbygoogle || []).push({}); Ertesi sabah özel harekat bahçesinde yerde yatan iki kişi vardı. İkisi de askerdi. İkisini de aynı ordu yetiştirmişti. Biri haindi diğeri kahraman.

                              Karşılaşır iki asker
                              İkisi de aynı ordudan
                              Ayaklarında postal
                              Üzerlerinde yeşil mintan
                              Uzanır tetiğe eller
                              Dağılır duman
                              Neticedir
                              Bir bahçede iki yatan
                              Biri pak, biri duman
                              Biri hain, biri kahraman

                             Çalar geceden telefonlar
                             Gelir şahadet kokan emir
                             Dağıtır kara bulutları
                              Aydınlatır geceyi Halisdemir
………………………………………..                                                        Uğur KAYA

Bir Cevap Yazın