Loading

Havadan asla gitmeyen o ağır duman kokusu sabah saatlerinde daha da artmış ve  her yere yayılmıştı. Diğer yollardan daha az işlek olan Yürüyüş yolunda bile bu koku hissedilebiliyordu. O kadar ki bez maskeleri olan lacivert tulumlular çok işlerine yaramazsa da bez maskelerini taktılar. Ne yapabilirlerdi ki? Paraları koku ve duman geçirmeyen o tıbbi maskelere yetmiyordu. İşçi erkek olmak zordu. Ama en azından maskeleri vardı. Siyah tulumlular onlardan da şanssızdılar. Onların ellerine geçen para bu bez maskelere bile yetmiyordu, bu yüzden kokunun yanında o ağır dumanı da içlerine çekiyorlardı.Lacivert tulumlular buna mutluydu. Onlardan kötü durumdakileri gördükçe daha yüksek statüdeki kırmızı ve mor tulumu olmaya çalışmıyor, en alt tabaka olmadıkları için şükrediyorlardı.

Havadaki ağır koku yavaş yavaş gitse de asla gitmeyen o duman gibi yollardaki insan kalabalığı hâla aynıydı. Herkes kendine denk, aynı renk tulumdakiler aynı kast sayılır, kişinin ardından yürüyor ve kavşaktan kendi iş yerine en kısa sürede götüren yola sapıyordu. Çok geçmeden Yürüyüş Yolu’nda herkesten farklı biri yürümeye başladı. Diğerlerinin homurtularına aldırmayıp sakin bir şekilde yürüyen biri hem de.

O yavaş yürüyordu evet ama tek sorun bu değildi. Hangi statüde olduğunu belli eden bir tulumu yoktu. Kırmızı, mor, lacivert, mavi hatta ve hatta Evrensel Hükümetin çocuklara ücretsiz verdiği beyaz tulumıun rengi de vardı. Bu ne saçmalıktı böyle?Hangi insan statüsünü belirtmezdi? Farklı bir tulum giyme hakkını kendinde nasıl bulurdu? Çoğu kişi elini tulumlara dikili olan polçala -polis çağırma butonu- götürse de basma düşüncesinden vazgeçti çünkü zaten polisler onu fark ederdi. Teknoloji o kadar ileriydi ki polisler daha vatandaşlar tarafından çağrılmadan birinin düzeni bozduğunu biliyor ve oraya geliyordu. Kimse birbirine söylemese de herkes biliyordu gerçeği. Polisler akıl okuyabiliyorlardı.Bu yüzden aklından geçirdiğin herhangi bir şey suç sayılabilirdi. Bu çağda yaşamak için suçlu olmamalıydın. Suçsuz olmak için dünyanın en basit şeyini yapmalıydın, düşünmemeyi.

Bir tek o farklı düşünüyordu ya da düşünen tek kişi oydu. Düşündüğü şeyin doğruluğu ya da yanlışlığı önemli dirildi. Önemli olan düşünmeye cesaret bulmandı. Bu yüzden ülkedeki en cesur kişi oydu. Hatta şunu bile iddia edebilirdi, bu sene yapılacak cesaret yarışmasına katılsa herkesi ezer geçer ve madalyayı o alırdı. Tek sorun fiziksel gücün ve aptal cesaretinin düşünmeden daha önemli olmasıydı. Bunun tam tersi durumunda bile ona madalya verilmezdi zaten.Sanattan spora her şey Evrensel Hükümeti yöneten zümrenin elindeydi. Onlar ne isterse o olurdu. Onların ellerindeki güç bu havadaki duman gibiydi. Hiç görmezdin ama hep hissederdin ve o dumanın seni ne zaman zehirleyeceğini asla bilemezdin. 

Bu gücü anladığında henüz beş yaşındaydı. Bu yaş size küçük gelebilir ama o anlamaya biraz da mecbur kalmıştı. Bir akşam yemeğinde polisler evlerine baskın yaparak anne ve babasını suçlarının ne olduğunu bile söylemeden apar topar götürmüşlerdi.Götürmeleri için sebep yoktu ama. Babası Yönetici Zümreye çok saygı duyan ve çok seven bir insandı, o suçlu olacaksa herkes suçlu olmalıydı. Polisler bunu nerden bilecekti ki? Daha tutukladıkları  kişilerin suçlarını bilmiyorlardı.

Annesi ve babası tutuklandıktan sonra bir daha geri dönememişti. Muhtemelen çalışma kamplarından birindeydiler. O da babaanne ve dedesinin yanında kalıyordu o günden beridir. Babaanne ve dedesi o kadar yaşlıydı ki hayatta kalabilmek için çoğu şeyi tek başına öğrenmişti:Yemek yapabilmek, çamaşır yıkamak, sobayı yakabilmek ve resim yapmak. Resim yapmak bu öğrenmelerin en güzeliydi. Başkaları için hayati bir önem taşımasa da onun için her şeyden önemliydi.Hayatının merkezine resmi yerleştirmişti.Genç olmasına rağmen bu kadar iyi olmasının sebebi muhtemelen buydu. Hatta o kadar iyiydi ki devlet ressamı bile olabilirdi ama bunu istemiyordu. Maaşı olacaktı, kırmızı tulumu olacaktı, çoğu kişiden daha iyi bir durumda olacaktı yani ama o zamanda istediğini çizemeyecekti. İstediğini çizemeyecekse ressam olmasının anlamı neydi?

Ne mi çiziyordu? Küçükken uyumadan önce dedesinin anlattığı masalı,ona da kendi dedesi anlatmış, çiziyordu. Masala göre önceden bu kadar fabrika, gökdelen, bina ve yol yokmuş. İnsanların sosyalleşecebileceği  parklar, piknik alanları da bulunuyormuş. Zaman geçtikçe bu alanları fabrika ve gökdelen yerleri haline getirmişler. İş ve barınaktan başka ihtiyaç yokmuş çünkü. Halk da sosyalleşecebileceği bir alan bulamadıkça çalışmış da çalışmış. Artık tek bildikleri çalışma olana kadar.. O zamanın halkı bugünün halkını doğurmuş. O halkın susup karşı çıkmadıkları artık tek gerçek olmuş..Masal buydu.. İlham kaynağı da işte aklında yarattığı parklardı. Bulabildiği her duvara aklındaki bir diğer parkı çiziyordu. Neden mi duvarları seçiyordu? Bunun sebebi kağıt fiyatlarıydı. Kağıtlar sürekli bir geri dönüşüme uğruyordu ve her geri dönüşümden sonra geri dönüşüm maliyeti adı altında tonla zam yiyordu. Bu da halkın yarısından fazlasının alamamasına sebep oluyordu ama beton duvarlar öyle değildi. İstemediğin kadar çoktular ve her yerdeydiler. Polise yakalanmadığın sürece istediğini çizebilirdin. Eğer bir yakalanma olursa muhtemelen ömrünün geri kalanını çalışma kampında geçirmek zorunda kalırdın.Çalışma kampına gitmek değildi ama onun için korkutucu olan resim yapamamaktı. Çünkü çalışma kampında öyle bir çalıştırırlardı ki onu hayallerinde bile resim çizemezdi.

 Belirli bir işi yoktu, paraya ihtiyacı olduğunda çalışırdı sadece. Bu yüzden kafasına her estiğinde resim yapmaya giderdi. Tıpkı şu anki gibi… Kavşağın biraz ilerisindeydi bugün renklendireceği bina. Kavşağın ilerisi demek yol değiştirirken polislerle karşılacaksın demekti. İçinden dua ediyordu karşılaşmamak için.Çünkü değil polislerle muhatap olmak polisleri görmek bile istemiyordu.

Soınunda kavşağa ulaştığında ilerde etrafı kolaçan eden iri yarı iki polis memuru vardı. Derin bir nefes alıp adımını attı. Bu farklı tulumla fark edilmemesi imkansızdı ama fark edilse bile cevabı hazırdı: parası siyah tuluma bile yetmiyordu, iğne ipliğe yetmişti.

Eğer polisler bu cevabı beğenmezlerse onu tutuklayamazdılar da kalabalık bir kavşakta olmanın tek iyi sanırım buydu. Ne kadar kalabalıksa polis tehlikesi o kadar azdı.

Adımlarını biraz daha hızlandırıp karşıya geçtiğinde içinden derin bir oh çekti. Tulumu o kadar dikkat çekmiyordu demek ki ya da elindeki boya çantası sayesinde durdurulmamıştı. Yakında Evrensel Hükümetin kadrolara eleman alınacağı haberi tüm şehri sarmıştı. Katip, duyuru elemanı ve çizim görevlileri olmak için halk canını dişine takmış, kendini geliştirmeye çalışıyordu. Polisler muhtemelen onu çizim görevlisi olmak için başvuranların sanmışlardı.

Polisleri geçtikten yarım saat kadar sonra çizim yapmak istediği binanın önüne geldiğinde büyük bir şaşkınlık yaşamıştı. Birisi ondan önce davranmış ve çoktan bu duvara bir şeyler çizmişti. Bu koca şehirde ondan başka duvarlara resim yapan var mıydı? Hem de böyle bir resmi yapan, mavi bir gökyüzü beyaz bulutlarla umut yazan bir resimdi, var mıydı gerçekten?

Daha önce böyle bir görmediği için mi yoksa sanat hâla çürümediği için mi bilinmez yüzünde o zamana kadar oluşmamış bir tebessüm oluşmuştu.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: