MODERN DERVİŞİN KELİME KAPISIYLA İMTİHANI

Evvel zaman içinde, kalbur saman içinde, develer tellal iken, pireler berber iken, bağda üzüm bekler, derede odun yükler iken, ben babamın beşiğini tıngır mıngır sallar iken birden ip koptu beşik devrildi. Babamın kafası yarıldı. Eyvah! Kaç kaçabilirsen dön köşeyi. Neyse sözü fazla uzatmayalım, masaldır bunun adı, kaçırmayalım tadı, bir varmış bir yokmuş. Güçlü surları, değişik yapısı ve herkesin hayran kaldığı korunaklı kapısıyla ün salan bir kale varmış. Güzelliği dilden dile yayılınca Kaf Dağı’ndaki kale tarih boyunca birçok kuşatma görmüş. Dıştan fethedemeyince kaleyi içten fethetmek için birbiriyle yarışmış komutanlar.

Makam sahibi, her yerde sözü geçen padişahlar; gücünü aklından alan kılıçlı kalkanlı komutanlar, yağız alpler, istese kapıyı altına çevirecek zenginler kuşatsa da hiçbiri başaramamış kaleyi fethetmeyi; çünkü kale kapısın kimsenin bilmediği bir özelliği varmış. Kapı, şifreli bir kapıymış ve sadece doğru kelimeyi söyleyene kendiliğinden açılırmış.

Herkes bilirmiş ki kale kapısının üstünde ünsüz ama çok sesli bir şairin iki mısrası yazarmış:
“Bu kapı gönül kapısıdır efendim, böyle biline.
İçeriye temiz bir niyet ve besmeleyle girile!”

Masaldır bunun adı, dinlemekle çıkar tadı, kaba saba eşkıyalar bile bu dizeleri duyunca yanaşmazmış.

Yıllar önce bir kelimeyle kapanan kale, yıllar sonra bir cümleyle bir dervişe açılıvermiş. Ayak sesiyle dünyayı titreten padişahların, başarılı komutanların, nice yağız delikanlıların, ünlü zenginlerin uğraşıp uğraşıp açamadığı kalenin çaba sarf etmeden, belki aklında bile yokken kendine neden bir anda açıldığını bir türlü anlayamamış derviş. En mahir şairlerin güzelliğine şiir yazdığı, şarkılar hediye edilerek serenat yapıldığı kale kapısının kendine açılmasına bir anlam verememiş.

“Vay, ne köşe bu köşe! Dil dolanmadan ağız varmaz bu işe” diyerek şaşkınlıkla bir uzaklaşıp bir yaklaşmış kaleye. Bir dışından, bir içinden bakmış kaleye. “Ben adı sanı bilinmeyen garip bir insanım”, “bu işte bir iş var” diyerek gözlerini iyice kısıp yeniden bakmış da bir türlü bulamamış aradığı bit yeniğini. Bir türlü çözememiş sırrı, bir türlü bilememiş garibe açılan kapıdaki garipliği. Belki de adı sanı bilinmeyen garip bir insan olduğunu düşündüğü için derviş olduğunu bile bilememiş. En sonunda az gitmiş, uz gitmiş, dere tepe düz gitmiş. Günler yel gibi, aylar sel gibi geçmiş. O günden sonra derviş bir daha görünmemiş ortalıkta. Derviş, modern derviş olduğunu öğrendi mi, kapının sırrını çözdü mü, bilinmez.

Yunus bile Tapduk Emre’ye içten içe kırılıp kendince küsünce kaçtığında sığındığı mağaradaki dervişlerden öğrenmişti kendinin de derviş olduğunu. Kendine düşman, gittiğine pişman dönmüştü Tapduk Baba’nın kapısına.

Masal bu ya kelime kapısının da tekrar kapandığı söylenir, bir daha açılır mı, bilinmez.

Hayatta esrarengiz olaylar, akıl almaz işler yaşansa da hiçbir şey ebediyen sır olarak kalmaz. Muhakkak bir anlayan, bir anlatan çıkar bir gün.

Masalın yalanı mı olurmuş? O yalan bu yalan, fili yuttu bir yılan. Bu da mı yalan? Ben de oradayım, hepsinin size selamı var. Gökten üç elma düşmüş; biri anlatanın başına, biri dinleyenlerin başına, diğeri de bütün iyi insanların başına.

       Hamiyet Su Kopartan ✍️
              21.01.2023

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: