İlişki denince akla çoğunlukla sevgili, eş ile olan ilişki gelir. İlişki problemleri anlaşılamadığı için, insan duygusal yaşamında kendini güvende hissetmez. Bu nedenle kendini, insanı, hayatı merak eden, yaşamındaki ilişki problemlerini çözmek veya bu problemlerden kurtulmak isteyenlerin ilk önce anlamaları gereken ilişkinin ne olduğudur.

İlişki insanın tüm yaşamını kapsamaktadır. Kendisiyle olan ilişkisi, diğer insanlarla olan ilişkisi, doğa ile hayvanlarla, dünya ile olan ilişkisini içinde barındırır. İnsanın kendisiyle ilişkisi ne ise dış dünyayla olan ilişkisi bunun uzantısıdır. Bu nedenle ilk önce kendisiyle ilişkisini anlaması gerekmektedir. Ve anlamak düşüncenin yapabileceği bir şey değildir. Biz hep bunu yaptık.

Düşüncelerimize, düşünen insana, düşünceye fazlaca önem verdik. Oysa düşünce bir parçadır, fakat bütünmüş gibi hareket eder. Böylece insan düşüncelerini gerçek olarak algılayarak onun esaretine girer ki bu çoğunlukla fark edilen bir durum değildir. Peki, düşünceler ne kadar gerçek, ne kadar güvenilirdir? Düşünmekten başka yeteneğimiz/yeteneklerimiz var mıdır?
İnsan kendisiyle ilişkisinin düşünce aracılığıyla olduğunu görmelidir. Haliyle burada düşünceyi incelemek gerekmektedir. Düşünce hafızadan çıkar, hafızanın kelimelerle olan ifadesi ve hafızanın verdiği cevaptır. Hafıza nedir? Hafızayı bir kayıt cihazı, hatta bir televizyon gibi düşünebiliriz. Yaşadığımız her an hafızada kaydedilir. Görüntü, ses ve duyguyu içinde barındırır. Böylece yaşananlar bilgi olarak kalır ve biz buna anı diyoruz. Hal böyle olunca insan anılarının perdesinin arkasında bir yaşam sürer. Öte yandan hafızamız olmasaydı amnezi halinde olurduk. Demek ki hafıza gerekli. Fakat işler nerede çıkmaza giriyor bunu da anlamamız gerekiyor. Hafıza; anı deposudur, arşivdir, dündür, geçmiştir, yarınların, geleceğin düşleridir, zamandır. Böylece insan kendini ve şu an olan her şeyi geçmişin perdesinden görür, algılar, hisseder. Bu da insanın yaşamını felç eder, kötürüm hale getirir. Peki, insan için farklı bir yaşam mümkün müdür? Biz birlikte yeni bir yaşam başlatabilir miyiz?

Beynin dili görüntülerdir, gördüklerini adeta bir fotoğraf makinesi gibi resmeder ve kaydeder. Buna imaj denir. Bu imajlar elbette soyuttur, tıpkı düşünceler gibi, onları ellerimizle tutamayız ama görebiliriz. İnsan çok şey yaşar, bir ömre neler sığmaz ki, öyle değil mi? Her şey biter ama anısı kalır, izi kalır ve insanın içinde yer eder. Hafıza, görevini yerine getirmeye devam etsin ama insanı etkilemeden öylece bir kenarda kendi işleyişini sürdürmeye devam etsin. Böyle bir şey mümkün müdür? Eğer mümkünse, insanın yaşadıklarını biriktirmeden, yanında taşımadan yaşaması sağlanabilir. Tıpkı yolda yürümek gibi, yürür, adım atar, her adım attığında bir önceki adım bitmiştir, izi kalmaz. Böylece insanın şu an olanı algılaması değişir. Peki, bu nasıl olacak?

İlişki, imajlar, düşünceler aracılığıyladır. İnsanın kendisiyle olan ilişkisi budur. Hal böyle olunca, insan kendisinin farklı bir halinden haberdar değildir. İnsanın kendisini düşünceler, anılar aracılığıyla değil de direkt görmesi mümkün müdür? Düşünce, hafıza ile görmek dolaylı bir ilişkidir, düşünce ve hafızanın dışından görmesi ise direkt ilişkidir, dolaylı değildir. Bunun çok iyi anlaşılması gerekir. Bir insan ile karşılaşır, geçmişte ona kırılmıştır, o insanı gördüğü, hatta adını duyduğu anda ona olan kırgınlığı, ona ait anının imajı araya girer ve o insanı geçmiş bir anının aracılığıyla görür. Bu da yine dolaylı bir ilişkidir. Dolaylı ilişki ise içinde çatışmayı barındırır. Öyleyse insan çatışma içindedir ve belki de bu çatışmayı anlamamız gerekir. Bir film izlerken, benzer bir anı ile karşılaşıldığında hafızadaki anı canlanır, dolayısıyla film izlemiyordur, kendi düşüncelerini izliyordur. Bir kitap okuduğunda arka planda düşünceler gezinir, özdeşleşir, yorumlar, beni anlatıyor der veya ben bunu yapamıyorum, neden yapamıyorum, nasıl yapmalıyım vs. der ve böylece kitabı okumuyor, kendi düşüncelerini okuyordur. Bir insanı dinler, yine benzer durumlarla karşılaşılır, yine kendi içinde kendi anıları, kendi fikirleri, yorumları hareket eder, arka tarafta düşüncenin hareketi devam eder. Böylece dinlediği diğer insan değil, kendi düşünceleridir. Yürür, düşüncelerle doludur, yürüyüş biter, yürüyüşten haberdar değildir çünkü o sırada düşünüyordu. Yemek yer, düşünür, peki, yemeği kim yiyor? Tadı, lezzeti kim hissediyor? Duş alır, düşüncelerle doludur, yıkanan kendisi değildir, düşünceleridir. Hal böyle olunca, insanın varlığı değil, düşünceleri yaşar. Gören düşüncelerdir, dinleyen, duyan düşüncelerdir, okuyan düşüncelerdir… Bütün bunlar insanın kendisiyle olan ilişkisidir. Düşünce, düşünme yaşamının çoğunu zapt etmiş, düşünmek önemli olmuş, yaşamak çoğunlukla önemsiz hale gelmiştir. Oysa düşünce parçadır. Gözlerimiz gibi, burnumuz gibi, ellerimiz gibi ama o bütünmüş gibi davranır. Böylece, dinlemenin kendisi, görmenin kendisi, hissetmenin kendisi, yapmak dediğimiz eylemin kendisi, hatta yaşamanın kendisi önemsiz hale gelmiştir. Yaşamak neden böyle önemsiz oldu? Neden düşünceler insanın kendisiyle, diğerleriyle, hayatla olan ilişkisinde araya girerek bu ilişkiyi bölüyor? Ve çatışmanın kökeni, kaynağı bu bölünme olabilir mi? Gelin birlikte anlamaya, öğrenmeye çalışalım. Anlamak düşünce ile olan bir durum değildir, öğrenmek ise taklit ederek olan bir şey değildir. Eğer bu yazıyı kendinizle özdeşleşerek, sorgulayarak, onaylayarak, reddederek veya kendi düşüncelerinizle okuduysanız bu bir öğrenme, anlama olmaz. Bu, okuduğunuz yazıyla dolaylı bir ilişki halinde olduğunuzu gösterir. Oysa öğrenme dolaylı değildir, direkt algılamayı gerektirir. Ve öğrenen insan kendisiyle doğrudan ilişki kuran insandır. Bu da dünü, yarını içinde barındırmaz, her an öğrenilir ve ömür boyu süren bir yolculuktur. Öğrenme dünde değildir, yarında değildir, her an öğrenilir. Eğer dikkatinizi okumaya, okumanın kendisine verirseniz, okuduğunuz yazıda anlatılanla direkt ilişki halinde olursunuz. Hatta benimle de bir ilişkiniz olur. İşte o zaman anlarsınız, o zaman öğrenirsiniz. Anlattıklarımı kelimeler aracılığıyla okursanız, bir perde aracılığıyla okumuşsunuz demektir. Bu da anlattıklarımı anlamadığınızı, kelimeler aracılığıyla yorumladığınızı gösterir. İlişkiniz kelimelerledir, anlatılanla değil. Hal böyle olunca, dolaylı ilişkinizin farkına varırsınız.

Lütfen şimdi deneyin, öğrenin. Çünkü bunu sizin yerinize bir başkası yapamaz. Aile bireylerinden birisi akşam eve gelirken sizi aradığında, bir şey lazım mı diye sorabilir. Siz de, evde sütün eksik olduğunu bilir ama gün içinde fırsat bulamadığınız veya unuttuğunuz için gidip alamamış olabilirsiniz. Sütümüz yok, dersiniz ve diğer aile bireyi süt alıp gelebilir. Bunu sizin yerinize diğer bir kişi yapabilir. Fakat konu içsel dünyanız olduğunda, bunu size birisi gösterebilir, öğretebilir, yine de içerideki işlemi kendiniz yapmak zorundasınız. Bunu sizin için, sizin yerinize hiç kimse yapamaz.

Şimdi, bu yazıyı okuyamamış olduğunuzu, özdeşleştiğinizi veya dalıp giderek, farkındalığınızın sizinle birlikte olmadığını veya zihninizin arka planında kendi düşüncelerinizle birlikte okuduğunuzu –eğer öyleyse- biliyorsunuz. Üstelik bunun dolaylı bir ilişki olduğunu da –fikrini- şimdi biliyorsunuz. Eğer kendinizle doğrudan bir ilişki kurmak istiyorsanız ki bu sonra dışarıya uzanır, çünkü iç, dış diye bir ayrım yoktur, öyleyse şimdi başlayın. Yapın, öğrenin. Eğer bu yazının amacı sizin ilginizi çekmişse, zihniniz şu an bunu nasıl yapacağınız üzerine düşünmektedir. Bu da kelimeler aracılığıyladır. Oysa kelimeler ilişkinin kendisi değil, ifadesidir. O zaman yeniden okumayı deneyin. Dikkatinizi okumanın kendisine verin, düşüncelerinizin sessizleştiğini göreceksiniz. İşte o zaman sizinle bir ilişkimiz olabilir.

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: