Güz. Sonbahar. Kim dediyse “sarı sonbahar” demiş. Biri çıkmış, “hazan” demiş bir de. Öbürü de çıkmış hazana kafiye olsun diye “hüzün” demiş.

İnsanları anlamak kolay değil, hatta çok zor. Üzüldüğünde, kırıldığında, hastalandığında, zayıfladığında al yanakları solunca birbirlerine “Sarardın.” diyorlar ya bizim yeşil rengimiz kızıla dönünce utandığımızı sanıyor, sararınca da hüzünlendiğimizi düşünüyorlar. Biri bir anlam yüklemiş sonbahara, hepsi de inanmış, kimse sorgulamamış doğru mu, değil mi diye.

Yükseklerden bakınca daha geniş görülür manzara. Manzarayı seyretmek için de vakit bol nasıl olsa.

Bakıyorum da insanlarda hep bir yükseğe tırmanma isteği, yükseldikçe tutunacak dal arayışı, yükselince tepeden bakma merakı var. Hep övgüyle bahsettikleri “hiçlik” makamına yükselmek isteyenlerin yükselmek için alçalması ne garip.

Biz yukarılarda yaşarız. Biz, sımsıkı tutunduğumuz ağacımıza hayat ağacımız gözüyle bakarız. Bağlandığımız dalları damarlarımızda hissederiz. Güneşin en çok yaktığı mevsimde ağacımıza yanmasın diye gölgelik oluruz. Rüzgâr sert estiğinde ağacımızın sarsılmasını engelleyen koruması oluruz. Yağmur yağdığında ıslanmasın diye şemsiyesi oluruz. Biz sadece köklü ağacımızın güçlü dallarında kendimizi güvende hissetmek isteriz.

Tutunmak için gösterdiğimiz çabadan ellerimiz uyuşur. Ağaçtan beklediğimiz ilgiyi, sevgiyi, sadakati bulamadığımızda sevgi bağından kalbimiz kırılır. Biz bıkarız damarımıza basılmasından, biz bıkarız beklemekten, biz bıkarız kırılmaktan, biz bıkarız tüm çabaların değmeyeceğini bilmekten ve biz bırakırız dalı. Eğer sonbaharda ağaçtan düşen yaprak görürseniz bakın, iyi bakın, gerçekten düşüyor mu, kuşlar gibi havalarda uçuyor mu?

Ünsüz; ama çok sesli bir şairin dediği gibi:

“Sonbahar ya,

Kim bilir, kime sonbahar,

Kime son bahar?”

İnsanlar birbirlerinin damarına basmayı sevdiklerinden, bizim de damarımıza basınca, belki de damarlarına basılınca sonbaharı hissediyorlar. Bizi yüksekte görmeye alışan insanlar sanıyor ki biz düştük. İnsanlar kendi gözden gönülden düşme korkularını bizimle hatırlıyorlar. Ayaklarıyla bizi ezerek kendi ezilmişliklerini gizliyorlar. Yerdeki yaprakları görünce unutmak istedikleri hatıralar canlanıyor gözlerinde. Sonra da sonbaharı suçluyorlar.

İnsanlar hep yerdeki yapraklara üzülerek bakar da yine de kendilerini bizimle özdeşleştirmekten vazgeçmezler. Çam ağacı yaz kış yaprağıyla durmasına rağmen, kimse kendini çam ağacına benzetmez; çünkü çamın yaprakları sert ve sivridir. Kimse bastırılmış duygularını açığa çıkarmak istemese de yine de çam yaprağına benzemek, benzetilmektense; herkes süzüle süzüle uçmayı, düşmekse bu düşmeyi tercih eder.

Eğer bu düşmekse, şunu da bil ki gülüm “Altın yire düşmeyinen pul olmaz.” İllaki değişir, dönüşür, dinlenir, demlenir. İllaki her dem demlenir.

Sonbahar; “Seneye de giyer.” diyerek alınan, eskimeden öylece kalan ayakkabılardır. Sonbahar, zayıfladığı veya kilo aldığı için eskimeden gardıropta bekleyen kıyafetlerdir. Sonbahar, hiç kullanılmadığı halde eskimeden ikinci ele düşen eşyalardır. Sonbahar, sahibi ölünce eskimeden yıkılan evlerdir. Sonbahar, takvimden koparılan eskimeden geçen yıllardır.

Asıl sonbahar daha kızarmayı öğrenemeden, sararmayı bilmeden; eskimeden kopan, koparılan  tazecik yapraklardır.

Hamiyet Su Kopartan

22.11.22

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: