Rahmetli Babamla Yatılı Okul Sınavına Girişim

Karakoyunlu’da sonbahar gelmiş, okullar açılmış, peşinden kış ayları hızla gelmekteydi.
1960’lı yıllar da kış ayı Ekimde soğuklar ile başlardı. Kasım ayı olduğunda şiddetli karlar yağardı. Koyun sürülerinin yaygın olduğu Karakoyunlu’da hayvana yem vermek için çoğu insan hayat dediğimiz bahçesinin karlarını temizlemek ve burada hayvanı yemlemek zorunda kalıyordu. Gece boyunca şiddetli yağan kar sonra yerini ayaza (kuru soğuk) bırakırdı. Kom denilen koyun ahırları sıcak olurdu ama dışarıda bağlı olan köpekler bazen soğuğa dayanamaz bağlı olduğu ipi kırar ve bir yerlere sığınırdı.
İnsanlar da öyle, kış düğünlerini yer bulamayınca, düğün salonları yok iken, köydeki büyük koyun ahırlarında yaparlardı. Şimdilerde tarih olan koyun yününden yapılan keçelerin köylerde yapım yerleri ev odası veya en müsait olan hayvan barınakları idi.
Ayrıca koyunların kığından (çıkardığı dışkı) koyunların ezerek pişirmesi ile oluşan kerme veya tezek (büyükbaş hayvan dışkısından oluşur) özenle bel denilen keskin kürek yardımıyla kareler şeklinde kesilerek dışarıda sıralı duvar şeklinde baş başa çatılarak dizilir ve kuruması beklenilirdi, buna halk dilinde cerge vurmak da denilmekteydi. O yıllarda gerek ısı yönünden olsun, gerekse kalabalık ailelerde banyoda olmayınca mecburen bazen duş alma işi ahırlarda yapılırdı.
Bahar geldi mi (ki Mart 21 artık Nevruz bayramıdır) tarla, bahçe, fidan, sürüm, ekim derken artık tabiat cömertliğe başlar, doğa yeşillere boyanır, kuşlar ötmeye, sularda kurbağa sesleri gelmeye, ağaçlarda göçmen kuşları belirmeye başlardı.
Kar suları Ağrı dağında erir, Bingöl dağları ile beraber Aras nehrini doldurur ovayı sulardı ve hatta taşkınlıkta yapardı.
Okulların bitimi demekti, çocuklar yaylaya giderdi aileleriyle. Zaten Nisan demez di nerdeyse, yaylacılar önce kır dediğimiz Ağrı dağı etekleri Korhan’a çıkar, kavurucu sıcaklar başlayana kadar orada çadırlarını kurar, su ve gıda ihtiyaçlarını köylerden karşılar eşekler vasıtasıyla kirre’ye, kıra taşırlardı.
Tabiat biraz yeşermişse koyunlar, diğer büyükbaşlar buldukları şirin biyan, şoran, otlanan çimen, kardan yumuşamış veya yeni yeşermiş diken, yabani çalı ağacı yapraklarını yerlerdi.
Sıcaklar bastırınca artık 3000 metre ve üzeri otlu yaylalardan kiralamak yoluyla elde edilerek bazen bir hafta süren yaya patika yollardan sürülerle beraber yürüyerek dağa varır ve Ekim ayına kadar orada kurdukları çadırlarda kalır hayvandan elde ettiği ürünleri, yağı, şoru, kereyi, peyniri, yünü, kuzuları elde eder, ihtiyaç olduğunda satarlardı. Koyun tuluğuna/tulumuna doldurulan şor/lor içine konulan tuzlu suda bekletilmiş peynirler, tulum içerisinde en az iki ay bekletilir sonra kıvama geldiğinde deri peyniri diye ihtiyaç fazlası satılır veya ikram edilirdi yaylaya gitmeyen akraba ve komşulara. Sütün yağını makine ile almadan yapılan peynir tulumda bir kat daha lezzetlenir ve doyumsuz tadı olurdu.
Sözüm ona, Okulların bitimine az kalmıştı, Karakoyunlu ilkokulu 1969/70 yılları olabilir. Türkiye genelinde yatılı okul sınavları açılmıştı. Bende mezun olmak üzereyim, hiç sınava katılmamışım, ilkokul yazılı sınavları hariç, merakta ediyorum ama fazla bir beklentimde yok zaten, çünkü okulun öğretmen kadrosu belli, bizim öğretmenimiz Kenan öğretmen üçüncü sınıftan sonra tayin oldu gitti, o dönemde fena değildik sonrası maalesef.
Velhasıl sınavlara galiba okul kanalıyla başvurdum, sınav günü yaklaşmıştı. Sabah erkenden kalkıp Aralıktan erken saatte gelip geçen Kerem amcanın otobüsü ile o zaman ilçe olan Iğdır’a varmıştık rahmetli Babamla birlikte. Babam saatine baktı daha erkendi, sağlık ocağı karşısındaki Bayramın lokantasında bana bir çorba içirdi. Sonra sınav yeri olan yakınımızdaki, herkesin bir anısı olan Iğdır Lisesi bahçesine geldik. Geldik ki iğne atsan yere düşmez derler ya o misal, bahçe tıka basa dolu, velilere siz ayrılın artık denilince biraz rahatladık ve sıralamada yer buldum, sınav öğrencileri sıralar halinde dizilmiş, ismi okunan öğrenciyi içeri salıyorlardı. Beni sırada bırakan Babam bir ara acilen gitti ama beş dakika gibi geçmemişti ve benimde ismim okunmak üzereydi, elinde kağıda sarılı bir paketi cebime yerleştirip ayrıldı. Benim ismim okunup içeri girdikten sonra heyecandan o paketi unutmuştum. Sorular dağıldı saat doldu ve kağıtları bırakıp çıktıktan sonra ceket cebimin kabarık olması ve soğuktan olmalı elimi cebime bırakmak isterken paketi hatırladım. Cebimden çıkarıp baktığımda rahmetli babamın iki tane ballı alıp kağıda sardırıp cebime koyduğunu, hatta şiresinin süzülüp cebime aktığını ellerim battığında anlamıştım. Rahmetli, “çocuk ya acıkırsa, ya heyecandan şekeri düşerse” gibi düşüncelerle muhtemelen bunu yapmıştı. Yada o anda babalık duygusuyla düşünmüştü bu tatlı işi.
Sınav öncesi yiyemezsem de sınavdan çıktıktan sonra hem babamı arayıp bulmuş, hem de acıkmış olmalıyım ki keyfle yemiştim ballıları.
20.7. 2004 de hayata gözlerini yuman fedakar, cefakar babam Şair, yazar, gazeteci H. Salih Şıktaş, ruhun şad mekanın cennet olsun. Emir Şıktaş

By EMİR ŞIKTAŞ

Bir ömrün sonbaharı..

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: