“Sonu gelmeyen bir yolculuğun ismi nasıl konulur? Susarak mı? Susma! Sonu gelmeyen yollarda susarsan yolculuğumuzun bir anlamı olmaz. Lütfen artık susma. Sen susma ki ben de anlamı olan bir yolculukta bir başıma kalmayayım. Sen susma ki ben hayata seninle umut dolu bakabileyim. Sen susma! Susma ki ben de seni konuşabileyim!”

Ömer mektupta yazılan son satırları okurken bir kere daha her şey için çok geç kalmış olduğu anladı. Sırtını verdiği taş duvarın dibinde öylece kalakaldı. Ne bir adım ileri ne de bir adım geri gidebiliyordu. Pişmandı. Tek kelime insanı nasıl yerle bir edebilirse o kadar yerin altında kalmış ve bu kelimenin ağırlığının altında eziliyordu. İnsan tuhaf varlıktı, bir varlığın değeri neden kaybedince anlaşılırdı? Ömer de şimdi son pişmanlıkların kucağında nefes alıp vermeye çalışıyor bir yandan da umutla caddelerin kalabalığında unutamadığı bir yüzü arıyordu. Baktığında elinden kaldıracağına inandığı bir eli bırakmıştı. Gözlerinden süzülen yaşlar yitirdiğini aradığından mı yüreğinde yer etmiş bir sevgiden mi kaynaklanıyordu anlam veremiyordu. Oturduğu yerden doğrulup caddelerde mutlu görünen mutsuzların arasından evine doğru ilerlemeye başladı. Uzayan yollar düşünceli insanlar için olurmuş. Düşündükçe yollar daha da uzuyor ve daha da anlamlı geliyordu.  O, yolların hakkını düşünceleriyle verirken el ele yürüyen yaşlı bir çifte takıldı gözleri “Sevgi böyle bir şey olsa gerek.” diyerek burukça tebessüm etti. Sevginin gücüne inansaydı belki şimdi bu yollar onun için de başka anlamlar taşıyacaktı. Ömer sadakatten, sevgiden, sorumluluktan kaçtı. Şimdi yaşadığı pişmanlık  ise geçmişi geriye getirmiyordu.  Bazen annesi aklına geliyordu. Çileli bir hayatın ardından erken yaşta dünyaya veda etmişti.  İçtenlik ve koşulsuz sevgiyi yüreğinde hissettiği tek yer anacığının yüreğiydi. Erkek adam ağlamaz diyenlere inat yol ortasında hüngür hüngür ağlamak istiyordu. Annesi yanında olsaydı yüreğine ektiği merhameti sular ve büyütürdü. Gittikten sonra gönlü yoksun kaldı, kimsesizliğin çaresizliği geçmişi ile de bütünleşince yalnızlığı önüne serildi.  

 Ömer böyle düşünceli düşünceli evine geldiğinde kapının oraya bırakılmış siyah kaplı bir defter ile karşılaştı. Alıp almama konusunda bir an tereddüt etse de merakına yenik düşerek defteri alıp incelemeye başladı. Sayfaların yıpranmışlığına bakılırsa çok eskiden kalma bir defter diye düşündü. Ne bir isim ne de başka bir şey vardı. Aslında defter de merak uyandıracak cinstendi.  İnsan neden kara kaplı defterlere bir şeyler yazar? İçi sıkıntıda olduğu için mi çaresizlik içinde olduğundan mı? Bir insan deftere anlatıyorsa anılarını, hüzünlerini ve sevinçlerini ya hala büyümemiş bir çocuktur ya da anlayacak birilerini bulamamıştır. Sen hangisisin acaba kara kaplı defterin sahibi? Diyerek koşar adımlarla evine girer girmez kara kaplı defteri açıp okumaya başladı. Sanki içinde kopan fırtınalarla bu defterin bir bağı varmış gibi hissediyordu. Defteri açtı ve okumaya başladı:

     UMUT

    “Bir ömrün hikayesi nasıl anlatılır?  Giden döner mi? Kötülük ve iyilik arasındaki savaş biter mi? İncinen bir kalp onarılır mı? Umut yönünü bulabilir mi? Zamana bıraktığımız her şeyi zaman affeder mi?  Zaman değil insanlar zamanı affetse her şeyi düzelebilirdi. Karakterin bozukluğunu, kalplerin kararmasını zaman değil insan düzeltir. Mazlumun gözyaşını zaman değil insan siler. Gönüllerdeki umutları zaman değil insan yeşertir.   Ben Umut. Yaşadığım müddetçe umudum olsun diye bu ismi vermişler. Şimdi yirmili yaşlarda bir delikanlıyım. Birinci sınıfa başladığımda umuduma ilk tekmeyi attılar. Engelimden dolayı her gün arkadaşlarımın iğneleyici bakışlarına, öğretmenlerimin halimi anlamayıp en arka sıralara oturtup tahtayı okumayınca azarlamalarına maruz kaldığımda hayatın neresinden başlayacağımı bilmiyordum. Bir çocuk hayatı tanımaya nereden başlayabilir? Her akşam yatmadan önce niye ben böyleyim diye döktüğü gözyaşlarından mı ya da takmaya çalıştığı protezden rahatsız olup yağmurlu, rüzgarlı havalarda acıdan uyuyamayınca annesinin çaresizliğini ve yüreğinden gelen her damla yaşın hesabını sormak isteyişinden mi? Hayat herkese adil mi davranıyor? Ben niye bu haldeyim, niye gözümün biri yok, niye bunların hepsi benim başımda? Niye? Niye? Diye sorgulayarak geçen bir hayatım oldu.  ‘Niye’ lerimin bir gün son bulacağını hiç düşünmezken son buldu. Meğer asıl derdim kendimleymiş. İnsanın insan olabilmesi için önce kendi ile olan kavgasını sona erdirmesi ve kendini affetmesi gerekiyormuş. Sonra sebepler ve sonuçlar ardı ardına önüne seriliyormuş. Ben Umut, birazdan dünyayı hiç görmeyen bir arkadaşımın yanına gideceğim. Onunla gezip güneşi, denizi, gökyüzünü seyredeceğiz. Alışveriş yapıp bir yetim güldüreceğiz. Hayatında hiç dünyayı görememiş ince yürekli bir insanın artık dünyayı görmek istemeyişi beni derinden etkilemişti. Sebebini sorduğumda bana: ‘Kadın katillerinin, çocuk istismarcılarının bir de köpeğe taciz eden zavallıların olduğunu öğrendiğim bir haberden sonra öyle bir dünyayı görmek istemiyorum. Trafik kurallarını öğrenmek, enstrüman çalabilmek, hobiler edinmek, takılardan koleksiyon oluşturmak inan bana daha daha kolay geliyor. Ben insanları böyle hayal etmiyordum.’ Dedi. Ben ona tüm insanlar adına üzgün olduğumu belirtince bana : ‘Yo hayır benim için üzülme, ben halimden memnunum, kalbi kör insanlardan değilim. Bana verilmiş bir nimeti taşımaya çalışıyorum. Bir çocuk önce yıldızları saymayı öğrenir ve gökyüzündeki yıldızların sayısını koşarak gidip annesine ezberletir. Çünkü gökyüzündeki yıldızlar kadar umut biriktirmiştir. Ben yıldızları hiç görmedim, renklerini bilmem. Annemin söylediğine göre parlayan küçük taşlarmış. Gerçi taşı da bilmem ama neyse… Gökyüzünde insanlara gülümseyen yıldızları sayamadığım için onların yerine birçok takı biriktirdim. Yıldızları saymak yerine annemin attığı adımları saydım. Yıldızlar kayar gider ama annem ve benim için döktüğü gözyaşları hep yüreğimde kalır. Ve ben annemin gözyaşı ile hayat bulurum. Umutlarım onun duasıyla yeşerir. Benim yıldızlarım da onunla parlar!’  O anlattıkça ben kendime ağlıyordum.  Sonunda anladım ki bir hayalin ağırlığını kaldıramaz bu dünya.”

     SEMA

   “Ben Sema. Hayatı ilk defa tekerlekli sandalyede başım düşerken “Baba, başım düşüyor tutar mısın?” dediğimde hissettim. SMA hastasıymışım. İsmimin benzerliğine aldırmayın. Siz de bilirsiniz ki Sema gökyüzü demek. Mavi olan ve sonsuzluğun simgesi olan gökyüzünün simgesi.  Hasta olmam mutsuz olmamı gerektirmiyor. Gökyüzünün sadece benim gibi bakmayı sevenlere hediye edildiğini biliyorum. Ömrüm yatak ve sandalye arasında geçse de her şeyi sevmeyi öğrendim. Sabrı öğrendim. Babamın her namazdan sonra el açmasından ve şükretmesinden şükretmeyi öğrendim. Yanımda olan dostlarımdan sevgiyi, sevdiğimden sadakati öğrendim. İncitmemeyi öğrendim. Kalbimin yerini buldum aşkı öğrendim.  Ben çok şey öğrendim ve daha öğrenecek çok şeyim olacak.  Ben dünyayı hiçbir zaman çekilmez bulmadım.  Öğrenmeyi öğreten nadide insan bana: ‘Hayatı çekilmez kılan tek şey düşüncesiz insanlar Semacığım. Bir insan kalbi kadar insandır ve kalbi kadar mutluluğu hisseder. Hayattan ne beklersen o da sana onu verir. Bazen bazı şeyleri kabullenmemiz hayatı daha yaşanılır kılar. Hem her istediğini alabilen insanları sen de görüyorsun. Kalbe verilen merhamet ve sevgi insanın ruhunun tek gıdası. Sen de sevginin en hası var. Biz dünyaya mutsuz olmak için gelmedik. Geçmek için geldik. Unutmamak gerekli.’ Demişti. Hayatımı son anda bir dokunuşla güzelleştiren o insandan çok şey öğrendim. Son olarak ben sevdiğim insanın mezarı başındayım. Hayatta ne ile karşılaşırsanız karşılaşın ama korkularınız yüzünden mücadele etmekten kaçmayın. Mücadele güçlü insanların yapabileceği bir şey, sakın korkakça yaşamayın!”

     SB.

    “Ben Türkistanlı Sb. Yıllar önce ailemden ayrı düştüm. Yıllardır  ailemden uzaktayım. Eşimle birlikte eğitimimiz için Mısır’da yaşarken ülkemize dönmemiz için ailemiz ile tehdit edildik.  Ailemiz geri dönmemizi hiç istemedi. Mısır’dan kaçıp Türkiye’ye geldik. Bir Türk asla teslim olmaz. Onlar bunu çok iyi bildikleri için bizi kendileri gibi yapıp özümüzü unutturmak için ellerinden ne geliyorsa yapıyorlardı ve hâlâ da yapıyorlar.  Yakın arkadaşım onlara asi olduğu için alıp götürdüler ve bir daha da hiç haber alamadık. Öldü mü sağ mı onu bile bilmiyoruz. Şu an ailemin hayatta olup olmadığını bile bilmiyorum. Her namazımda onlar için, milletimiz için dua ediyorum. Önce dilimize sonra dinimize göz diktiler. Evlerdeki  mahremiyetimize zarar verdiler. Ben Türkistanlı!  Özüm Türk dinim İslam. İlk evladımı vatanımdan, ailemden  uzakta dünyaya getireceğim. Bunun benim için ne anlama geldiğini anlayabilir misiniz? Bir günün sabahında ailem ile vatanımda, Doğu Türkistan’da uyanabilecek miyim? Her günüm umut her akşam umudumun tükenişi sanki.  Zalimin kılıcında niye Müslüman kanı var? Namusunda niye namahrem eli var? Uyanalım kardeşlerim. Uykudan hep birlikte, Müslüman’a yakışır şekilde uyanalım!”

      ZEYNEP

    “Ben Zeynep. Altıncı sınıfa gidiyorum. Kayseri’de yaşıyorum. Babam bir kazada yaralandı şimdi yürüyemiyor. Annem temizlik yapıyor. Üç kardeşiz. Ha bir de evde küçük kedi var. sobanın yanı başında kıvrılıp uyuyor. Evdeyken zamanımı anneme yardım ederek geçiriyorum. Okula gidince başka çocuklar benimle alay ediyor. Bu yüzden okula gitmek istemiyorum. Ben her gün babam ve annem için dua ediyorum. Babam tekrar yürüse ben oyuncak ve bisiklet de istemem. Bir gün Üniversiteden bir abla arkadaşlarıyla okula geldi bizimle oyunlar oynadılar. Okumak ve ben de onlar gibi çocuklarla eğlenmek istiyordum. İlk kez meslek sahibi olmak için bir yola çıkmanın kitaplardan geçtiğini öğretti.  Erciyes Dağı’na çıktın mı diye sordu. Ben üzülerek hayır deyince birlikte çıkarız diyerek beni okuluna davet etti. Ben o zaman gidemedim ama şimdi ERÜ Tıp Fakültesi son sınıftayım ve bayrağı devraldım. Boş vaktimde okullara gidiyorum.  Bana o ablayı şimdi tanır mıydın diye sorsanız tanırım derim. Çünkü iyiler unutulmaz.

  Bu deftere bunları yazma sebebim ise öğrencileri için çırpınan bir öğretmene doktorluk yolculuğumun yalnız başıma olmadığını, sevgiyle ve iyilerin mücadelesiyle olmaz denilen birçok şeyin olabileceğini anlatabilmekti. Hayatımıza giren her insan ayrı bir ders verir. Her insanın ayrı bir hikayesi ve hüznü vardır. Bilerek yaşamak gerek. Vesselam.”

     Defterde benzer birçok hayat hikayesi vardı. Ömer hepsini okumak istiyordu. Anlaşılan tüm geceyi bu deftere ayıracaktı. Okudukça daha da meraklanıyor ve aradığına daha çok yaklaştığını hissediyordu. Olaylar ne olursa olsun nasıl biterse bitsin bir kişide düğümleniyordu, kara kaplı defterin sahibi. Anlaşılan bir öğretmendi. Okulu bitirirken olgunlaşmanın pişmenin ne demek olduğunu bilmiyordu. Demek ki bazen de insan kaybetmeliymiş. Olmak için kaybetmeliymiş. Ömer de kaybettiğinde anladı. Son sayfaya geldiğinde devamını nasıl okuyacağını bilemedi. Yıllar önceki yitiği bu defterdeydi ve o da bu deftere bir şeyler yazmıştı.

“Vedalar eğik harflerle yazılır dediler. Ben de başlayıp sonu yazılamayan hikayeye eğik harflerle başlayan veda yakışır dedim “Vedalar Eğik Harflerle Başlar!”

“Her insanın bir kuyusu vardır ve her kuyunun da uzatılan bir ipi. O kuyudan çıktık mı hala kuyuda mıyız bilmem ama çıkmışsak artık uzatılan ip olalım mı?” diye sormuştun. Ben ip oldum ip kırıldı. Sen devam et dedim sustun kaldın. Tutmak istediğim eller beni anlamadı. Belki Kara Kaplı Defter’ ler beni sana anlatır dedim. Anlatabildiler mi? Sakın hikaye zannetme defterin söylediklerini. Ben deftere söyledim o da sana anlattı. Bu defter eline ne zaman geçti bilmiyorum. Belki ben gittikten bir gün sonra belki haftalar aylar yıllar sonra… Ömer, bu defterde geçen her insan gerçek. Herkesi tanıyorum ve gözyaşlarına şahit oldum. Şimdi de her yetimin gözyaşını silebilmek, her mazluma kol kanat gerebilmek, yüreklere sevgi ekebilmek, zalimin zulmüne dur diyebilmek, şehitlik mertebesi için gidiyorum. Yanımda olmanı çok istedim. Sana anlatmaya çalıştım, bazen bazı şeyler yarım kalır. Kalp istemese de hayat da herkes yanımızda olmayabilir. Beni anladığında geç kalmış olursan yüreğin adaletin olsun vicdanına yük etme. Her insan kendine doğru geleni yapar. Sen de kendince doğru olanı yaptın. Benim senden son isteğim bu insanları ya da böyle insanları bul. Onların umuduna yön ver. Elveda…”

Ömer bir kalem aldı ve kalan sayfaları sevdiği gittikten sonra yaptığı her şeyi yazarak doldurdu. Sonunda da:

“Evet senden sonra her şeyi yaptım. En çok da pişmanlıklarım oldu. Seninle sevgiyi öğrendim. Şimdi sen yoksun ama aslında hep vardın. Elde edilen şey sevgi değildi öyle demiştin. Şu an hayatta mısın onu da bilmiyorum. Bildiğim tek şey sen sevgine ihanet edecek biri değilsin. Vedalar eğik harflerle başlar ama bu hüzünden değil sevginin gücünden kaynaklı bir şey değil mi? Yani en azından ben böyle düşünüyorum. Ben seni çok özledim. Geç kaldıysam Affet. Bana son dediğin sözü ben de sana diyorum: ‘Sonu gelmeyen bir yolculuğun ismi nasıl konulur? Susarak mı? Susma! Sonu gelmeyen yollarda susarsan yolculuğumuzun bir anlamı olmaz. Lütfen artık susma. Sen susma ki ben de anlamı olan bir yolculukta bir başıma kalmayayım. Sen susma ki ben hayata seninle umut dolu bakabileyim. Sen susma! Susma ki ben de seni konuşabileyim!”

Ömer son sözlerini de böyle noktaladı. Defteri aldı kapının girişinde yağmurda ıslanmayacak şekilde bulduğu yere bıraktı. “Olur ya belki birileri bulur da bizim yarım kalan hikayemizi tamamlar! Vedalar eğik başlasa da sevdalar ve vefalar her zaman dik durur, hiç eğilmez. Vedalar ise sevdalara yakışmaz..!”

                                                                                                                                        

By Nafia Anköz

1999 Adana doğumlu. Kayseri Erciyes Üniversitesi İlahiyat Fakültesi mezunu Yazar/şair. ..🖊

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: