Benim adım Deniz. Küçük bir evin en karanlık odasından sesleniyorum hepinize. Burası hayatımın sırlar mahallesi. Daha kimse giremedi buraya. Çünkü ben hepinizden farklıyım. Karanlık dünyama şahit olmak istediğinize emin misiniz? Ben değilim…

Deniz elindeki kurşun kalemini mikrofon niyetine kullanıyordu. Bir spiker edasıyla çeşitli söylemlerde bulunuyordu. Karanlık ve kasvetin harmanlandığı odasında, boyu duvar kadar olan uzun ince aynanın karşısında, kendini izleyip duruyordu. Kimi zaman nedensizce gülüyor kimi zamansa sadece susuyordu. Hayatı gençliğinin en güzel zamanlarında bir karmaşanın içine sürüklenmişti. Ailesi ve arkadaşları yoktu. Henüz 8 yaşındayken hepsini bir depremde kaybetmişti. O zamandan beri yalnız başınaydı. Herhangi bir yetiştirme yurduna gitmedi. Bir süre dışarda yaşadı. Kendi başının çaresine bakmaya çalıştı. Fakat zihni ve benliği yaşı ilerledikçe farklılaşmaya başlamıştı. Bu farklılaşma tamamen olumsuz yöndeydi. Ruh hali adeta kilitlenmişti. O artık bir hissizdi. Hiçbir şey hissetmiyordu. Yaşadığı bu durumun ilerlemesiyle artık dışarıda hayatını devam ettirmekte zorlanmıştı. Dedesinden kalma, şehir merkezinden 4 km uzaktaki eve yerleşmişti. Kimseyi görmek istemiyordu. Tek başına, karanlık bir odada hayatını devam ettirmekten yanaydı. Günde sadece bir öğün yemek yiyor ve bol bol su içiyordu. Yemek olarak tek alternatifi vardı o da kuru ekmekti. Başka yediği veya içtiği hiçbir şey yoktu. Bundan dolayı da çok zayıflamıştı. Gözlerinin altı ise morarmıştı. Vücudunun gün geçtikçe kaybettiği enerjisinin farkındaydı, fakat bu durum umurunda bile değildi. Kendi çabasıyla yarattığı karanlık odasında hiçbir şeyi önemsemeden kaygısız bir ruh haliyle yaşamına devam ediyordu. Odasında bir masası, dört tane sandalyesi, bir su bardağı ve sürahisi, birkaç kurşun kalemi ve büyük bir aynası bulunuyordu. Bir yatağı dahi yoktu ama bu ortam onun için yeterliydi. Ve bu oda Deniz’in kendisine verebileceği en büyük ceza olmalıydı. Artık ruh hali öyle bir noktaya gelmişti ki odasında farklı kişilerin olduğunu söylüyor ve onlarla konuşuyordu. Bu konuşma sıradan değildi. Öylesine ciddi ve ilginçti. Deniz’in zihni çok farklı bir yapıdaydı. Bu karanlık ve küçük odada adeta ruhlar ütopyası yaratmıştı. Kendisi için oluşturduğu dört karakter vardı. Onlarla büyük bir ciddiyetle konuşup edindikleriyle hissizliğini gidermeye çalışıyordu. Evet, hissizliği… Deniz hiçbir şey hissetmediğinden dert yanıyordu sürekli. İçi içini yiyor desek tam yeri olacaktır. Kendi dünyasında yarattığı bu karakterler aslında birer duyguyu taşıyordu. Ve ilginçti ki onlarla karşılıklı sohbet edip aynı masada konuşuyordu. Dört sandalye vardı masanın etrafında. Her karakter bir sandalyede kendine yer edinmişti. Deniz ise ayakta duruyor, bazen odanın içinde volta atıyor, bazen de karakterlerinin tam önüne gelip gözlerine bakarak konuşuyordu. İlk karakteri her zaman baş köşeyi kendisine layık gördüğü korkaklıktı. İkincisi duygusallıktı. Üçüncüsü bencillikti. Dördüncüsü ise liderlikti. Deniz istediği zaman karakterlerle konuşuyordu. Şimdi yine konuşmak istemişti. Odanın köşe tarafına kaşları çatık bir şekilde geçmiş, diz çökerek konuşmaya başlamıştı:

“Benim hiçbir şey hissetmediğimi biliyorsunuz hepiniz öyle değil mi?”

Karakterler hep bir ağızdan “evet” dedi.

“Bana kendinizden bir parça vermenizi istiyorum… Ben de sizin gibi güçlü duyguları yaşamak istiyorum.” Karakterler karanlık odanın içerisinde parlayan karanlık birer siluetten ibaretti. İlk olarak korku başladı Deniz ile konuşmaya:

“Bana korku duygusunu yaşamak istediğini söylüyorsun fakat ben bunu sana nasıl yaşata bilirim, bilmiyorum?”

Deniz başını kaldırıp tavana gözlerini gezdirmeye başladı. Derin bir nefes aldıktan sonra:

“Korkut beni! Üzerime gel, bana küfür et, kafama silah daya gerekirse odamı yak… Ama beni korkut, lütfen…”

Korku duygusu ayağa kalkıp Deniz’in yanına doğru yanaştı. Kulağına eğilerek 16 yıl önce sevdiği herkesi kaybettiği depremi fısıldayarak hatırlattı. Deniz şaşkın bir yüz ifadesiyle korku duygusuna bakıp:

“Bu beni korkutmaz. Bu benim gerçeğim. Ben yaşadığım tüm kötü durumları korkuma yenik düşmeyecek kadar katlettim. Bunlar beni korkutmaz!”

Korku duygusu yerine geri dönerek:

“Sen korkmak istediğini söyledin bana ve ben de seni korkutacak en büyük acıyı hatırlattım sana. Daha ne yapmamı bekliyorsun?”

Deniz kendini zorlayıp ayağa kalkarak:

“Hayır, hayır… Bu değil. Ben… Ben… Ben korkmak istedim sadece, tamam mı? Ama sen bunu başaramayacak kadar beceriksizsin!”

Korku duygusu sandalyede öylece oturup Deniz’e bakıyordu. Deniz ise düşünceli bir tavırla duygusal karakterine döndü:

“Ben duygusal olmak istiyorum. Bir çiçeğe bakıp hüzünlenmek, bir suya bakıp kederlenmek ve gecenin anlamı olan o nadide yıldızlara dalıp ağlamak istiyorum… Bana yardımcı olur musun?”

Duygusal karakter elinde bir kâğıtla Deniz’e yaklaştı. Kâğıdı uzatıp:

“Al bunu. Cebinde kalemin var. Otur ve içinden ne geçiyorsa yaz. Ne olmasını istiyorsan onu yaz. Eğer yazamam diyorsan resim çiz. Ağlamak istiyorsan ağlayan bir insan çiz. O zaman duygusal olabilirsin belki.”

Deniz sinirlenerek elindeki kâğıdı buruşturup yere attı:

“Sen ne diyorsun? Yapamıyorum! İstedim olmadı. Zorluyorum kendimi olmuyor.”

Duygusal karakter yerine geçip sadece Deniz’in gözlerine bakarak sustu. Deniz ise bencil karaktere dönerek ona doğru yaklaştı:

“Sen peki? Beni bencil yapabilecek misin? Bu kadar zor olmamalı öyle değil mi?”

Bencil karakter sandalyesini biraz geriye doğru iterek Deniz’in yüzüne bakıp güldü. Deniz soğuk bir surat ifadesiyle:

“Ne gülüyorsun… Cevap versene bencil!”

Bencil karakter cebinden çıkardığı fotoğrafları gösterdi:

“Bak bu resimdekiler sen ve ailen. Bunlar şu an bende ve sana vermiyorum. Al bunları benden ve geri verme. Sen bencilsin. Aileni kimsenin görmesini istemezsin. O fotoğrafları kimse eline alsın istemezsin.”

Deniz hiçbir tepkide bulunmadan tekrar odanın köşe tarafına çekildi. Liderlik karakterine bakıp:

“Bari sen beni geri çevirme. İstediğimi ver bana, olur mu?”

Liderlik karakteri Deniz’e bakıp:

“Lider olmak istiyorsan ilk olarak kimseye güvenmemen gerektiğini bilmelisin fakat çevrende bolca insan olmalıdır. Ve sen yalnızsın… Lider olmak senin kaldırabileceğin çapta değil.”

Deniz yüzü düşmüş bir ifadeyle yerinden kalkarak aynanın karşısına geçti. Lekelerle örülü ellerini sıkarak aynaya yumruk attı. Vurduğu yer paramparça olmuş, elleri ise kesilmişti. Fakat bu Deniz’in umurunda bile değildi. Masada oturan karakterlere aniden dönüp:

“Çabuk defolup gidin buradan! Hiçbir işe yaramıyorsunuz… Beni yalnız bırakın.”

Karakterler bir anda kayboldu. Deniz kırık aynanın karşısında gözlerinin içine odaklanmış ve kendi kendine söylenmeye başlamıştı:

“Yapamıyorum… Bir şeyler hissetmek istiyorum. Acı duymak istiyorum fakat olmuyor. Nefes almakta bile zorlanıyorum. Baksana lan haline! Kendine gelmen gerek! Çünkü kimsen yok senin…”

Deniz artık yorulmuştu. Yere uzanıp gözlerini kapattı. Yatağının olmaması sebebi ile öylece o soğuk yerde uyumaya çalışıyordu. Biraz kıvrandıktan sonra uyumayı başarmıştı. Sabah olunca dün gece yaşadıklarını düşünmeye başladı. Her sabah aynı durumun içerisindeydi. Yerinden doğrularak bir bardak su içti. Cebinden çıkardığı kurşun kalemi mikrofon yaparak tekrar söylenmeye başladı:

“Bir sahil kasabasından çok vagonlu trenlerle seyahat etmek istiyorum insanlar. Siz beni hep yalnız bıraktınız. Bundan sonra ben de sizi yalnız bırakacağım. Evim var fakat çok karanlık. En sevdiğim yemek sudur. Bana sakın gülmeyin. Ben size gülmedim öyle değil mi? Hadi beni yalnız bırakın da kendim olayım.”

Deniz ne söylediğini bilmeden konuşmuştu. Bir an önce gece olmasını istiyordu. Karakterlerden öğrenmek istediği çok şey vardı. Bugüne kadar öğrendiği hiçbir şey olmasa da çabalıyordu. Olduğu yerden kalkarak odanın içinde dolaşmaya başlamıştı. Daha önce dikkatini çekmeyen, duvarın üst kısmındaki soba deliğine gözleri ilişti. İçinde bir kâğıt olduğunu gördü. Hemen almaya çalıştı fakat boyu yetişmedi. Masanın etrafında bulunan sandalyelerden birini alıp üstüne çıktı. Delikte bulunan kâğıdı alıp sandalyeden aşağı indi. Gayet soğuk bir yüz ifadesiyle kâğıdı açtı. Ve sessizce okumaya başladı:

“Hayat birçoğumuz için sevecenliklerle dolu iken kimimiz için ise trajedilerle doludur. Yaşanılan her sorun bizi kendimize daha da yabancılaştırma eğilimindedir. İnsan olarak hissettiğimiz tüm duyguları kontrol etmek zor olabilmektedir. Ve kimi zaman da bir duyguyu anlamakta güçlük çekebilmekteyiz. Her ne olursa olsun bizler kendimizi tanımak için çabalamalıyız ve kendimize değer vermeliyiz. Cesur olmak için korkumuzdan vazgeçmeliyiz, kendimiz için ise önümüzdeki engellerden kurtulmalıyız. Çünkü bunu hak ediyoruz…” Deniz kâğıtta yazanları gözlerini kırpmadan okumuştu. Bu yazılanları kim yazmıştı ve bunu soba borusunun çıktığı delikte ne işi vardı diye sorgulamaya başlamıştı. Kâğıdı tekrar tekrar okumaya başladı. Hiçbir anlamlandırma yapamamıştı. Bir anda deliğe bakmaya başladı. Sen bu işler için yoksun diyerek sandalyeyi tekrardan duvara yaslayıp üstüne çıktı. Delik karanlıktı. İçinde ne olduğu görünmüyordu. Deniz merakını dizginleyemiyordu. Sağ kolunu sıvayıp kömür izlerine daldırdı. Bir süre içine baktıktan sonra hiçbir şey olmadığını fark etmişti.

Yarı mahcup bir ifadeyle sandalyeden aşağı indi. Elleri ve kolları simsiyah olmuştu. Sadece zaruri ihtiyaçlarını gidermek için nadiren çıktığı odasından çıkarak banyoya gitti. Ellerini ve kollarını yıkadıktan sonra tekrardan odasına geri döndü. Bir an önce gece olmasını istiyordu fakat zaman geçmiyordu. Cebinden katlamış olduğu kâğıdı çıkarıp açmadan kısa bir süre baktı. Tekrardan cebine geri koydu. Sabırlı davranamıyordu bir türlü. Kırık aynanın karşısına geçip aniden bağırmaya başladı:

“Neredesiniz karakterlerim? Beni burada bir başıma bıraktınız! Gelin lütfen… Geç olmadan…”

Deniz aynanın karşısında yere çökmüş ve karakterlerinin gelmesini bekliyordu. Ellerini yumruk yapmış birbirine tokuşturuyordu. Tam o esnada bir ses geldi. Deniz hızla arkasına döndü. Bir baktı ki korku karakteri duvarın dibindeki sandalyeyi masaya doğru sürüklüyordu. Deniz gözlerinin içi gülen bir heyecanla yerinden doğruldu ve karakterleri masaya oturmuş olarak gördü. İçten içe çok mutluydu ama bunu belli etmemeye çalışıyordu. Masanın tam karşısına geçip karakterlere nutuk çekmeye başladı:

“Biliyorum sizi birazcık erken çağırdım. Ama dayanamıyorum. Sabredemiyorum… Benim gibi bir hissizi, hayata yeni duyguları keşfedebilecek kadar bağlamanızı istiyorum. Tüm samimiyetimle söylüyorum bunu.”

Karakterler siyah siluetlerinin sinesinden Deniz’e bıkmış bir ifade ile bakmaya başladılar. Deniz ise kaşlarını çatarak onlara bakmaya çalıştı. Karakterler birbirleri ile göz kontağı kurup ortak bir ağızla:

“Senin için uzun yıllardır elimizden geleni yaptığımızı görmüş olman gerekiyor. İstediğin tüm duyguları sana yaşatmaya çalıştık. Ama sen bunu yapamıyorsun. Üstelik her gün, önceki gün konuştuklarımız olmamış gibi davranıp, tekrardan aynı konuları konuşmamıza sebep oluyorsun. Bizim bir suçumuz yok. Artık kendi başına çabalamalısın.”

Deniz kısa bir şaşkınlık yaşadıktan sonra:

“Ne yani! Beni yalnız mı bırakacaksınız?”

Korku karakteri sözü üstlenerek:

“Seni yalnız bırakma gibi bir amacımız yok. İstediğini sandığın her şey istemediklerinle dolu. Senin için elimizden geleni yapıyoruz ama sen buna inanmıyorsun.”

Deniz korku karakteriyle göz göze gelmişti. Gözleri kısılıp açılıyordu. Başını önüne eğmişti. Sadece susuyordu. Tam bu esnada duygusal karakter devreye girerek söze başladı:

“Duygusal olmak zordur. Korkmak ise bu zorluğun kaçışıdır aslında. Bence sen her şeyden önce korkundan vazgeçmelisin. Hiçbir şey hissetmediğini defalarca söyledin. Bizler de bunun farkındayız. Ama sen çok büyük bir korkaksın. Seninle iletişim kurduğumuz ilk günden beri bunun farkındaydım. Hep söylemek istemiştim fakat bir türlü denk gelmedi. Bunu diğer karakterlerle de konuştum. Onlar da bunun farkında.”

Deniz başını kaldırıp duygusal karaktere baktı. Şaşkındı. Korku karakteriyle göz göze geldi. Hafiften yutkunarak:

“Şimdi ben hiçbir şey hissetmiyorum ama korkuyorum öyle mi? Doğru mu anladım?”

Korku karakteri Deniz’e bakıp:

“Evet Deniz… Sen aslında her şeyi hissediyorsun. Fakat korkun seni hissiz gösteriyor. O çok istediğin korkuyu aslında başından beri yaşıyorsun… Etrafına bir bakar mısın? Bak sağ tarafımda bencillik duruyor, onun hemen yanında da liderlik. Az önce seninle konuşan duygusallıktı. Bunların hepsinin ve daha fazlasının sebebi senin korku duyman! Tek sorun ise istemek…”

Deniz birden bire heyecanlanmıştı. Eli ayağı titremeye başladı. Elleriyle yüzünü ovuşturuyor ve gözlerini kapatıp kısa süreli düşüncelere dalıyordu. Nefes almakta güçlük çekmeye başlamıştı. Olduğu yerden doğrularak aynanın karşısına geçip oturdu. Karakterlere dönüp:

“Bana kısacık bir zaman verir misiniz?” dedi. Yaklaşık olarak on dakika sonra aynanın karşısından kalkıp karakterlerin yanına gitti ve konuşmaya başladı:

“Madem korkuyorum, beni korkmaktan vazgeçirin… Özgür olmak istiyorum. Güneşe bakıp sadece özgür olmak…”

Korku karakteri Deniz’e ciddi bir edayla:

“İstemelisin Deniz. Sadece konuşmak olmaz. Korkunu yenmek için haykırman gerekiyor. Bunu yapabilecek misin?”

Deniz korku karakterine kafasını sallayarak:

“Evet! Bunu istiyorum. Ben korkmaktan bıktım! Artık cesur olmak ve hissetmediğimi sandığım her şeyi yaşamak istiyorum!”

Korku karakteri Deniz’e daha önce soba borusunun deliğinde bulduğu kâğıdı hatırlatarak:

“O kâğıt hâlâ sende mi?”

Deniz soruyu duyduğu gibi kâğıdı cebinden çıkarıp korku karakterine gösterdi.

“Evet bende.”

Korku karakteri Deniz’e doğru yaklaştı ve gözlerinin içine odaklandı.

“Bir daha yüksek sesle okumanı istiyorum senden. Okur musun?”

Deniz kâğıdı açıp sesli bir şekilde okumaya başladı.

“Hayat birçoğumuz için sevecenliklerle dolu iken kimimiz için ise trajedilerle doludur. Yaşanılan her sorun bizi kendimize daha da yabancılaştırma eğilimindedir. İnsan olarak hissettiğimiz tüm duyguları kontrol etmek zor olabilmektedir. Ve kimi zaman da bir duyguyu anlamakta güçlük çekebilmekteyiz. Her ne olursa olsun bizler kendimizi tanımak için çabalamalıyız ve kendimize değer vermeliyiz. Cesur olmak için korkumuzdan vazgeçmeliyiz, kendimiz için ise önümüzdeki engellerden kurtulmalıyız. Çünkü bunu hak ediyoruz…”

Korku karakteri Deniz’in kâğıdı okumasından hemen sonra:

“Bu yazıyı deden yazdı. Ne için yazdı bilmiyorum ama burada anlatılan sensin Deniz. Korkmak, sana şu karanlık hayatındaki en büyük engel. Tek yapman gereken istemek. Hadi Deniz, bunu başarabilirsin.”

Deniz’in kalbi hızlı hızlı atmaya başlamıştı. Gözleri aslında çoğu şeyi ifade ediyordu. Ayaktaydı ve ellerini sıkıp bağırmaya başladı.

“Ben artık korkmuyorum! Hiçbir zorluk beni benliğimden edemez. Hissetmediğim her duyguyu yaşayacağım. Çünkü ben bunu hak ediyorum!”

25 yıl sonra…

“Evet kıymetli arkadaşlar. Bugün buraya gelme sebebiniz, ünlü psikolog Nuri ÇETİN’in ‘Duygular ve Hayatlar’ adlı seminerine katılmak ve bir takım donanımlar edinmekti. Sizler dinleyici, ben ise sunucuydum. Bu sahneye çıktığım andan itibaren ufak şakalar ve birkaç soru-cevap yaptık. Ardından sizlere ‘Duygular ve Hayatlar’ adlı konumuzla ilgili bilgiler ve çeşitli araştırma sonuçlarını aktardım. Son olarak da bir hayat hikâyesi… Arkadaşlar! Sizce Deniz’in yaşadıkları gerçek miydi? Böyle bir hayat mümkün müdür?”

Ankara İl Konferans Salonu ağzına kadar doluydu. ‘Duygular ve Hayatlar’ adlı seminer için Türkiye’nin her üniversitesinden çeşitli öğretim üyeleri ve öğrenciler katılım göstermişti. Ünlü psikolog Nuri ÇETİN ilk defa Türkiye’ye gelmiş ve burada seminer veriyordu. Katılımcıların büyük ilgisi ve alkışlarıyla sahnedeydi. Çeşitli bilgiler veriyordu. Seminerin sonuna doğru bir hayat hikâyesi anlattı. Hikâye bittikten sonra baş kahraman Deniz’in yaşadıklarının gerçek olup olmadığını sormaya başladı. Birkaç öğrenci söz hakkı alıp “Hayır” dedi. Nuri ÇETİN bir süre sessiz kaldı. Gözlerini kapatmış sadece susuyordu. Derin bir nefes aldıktan sonra, seyirciye bakarak şöyle seslendi:

“Arkadaşlar, bu anlattığım benim hikâyem… Ben, o bir zamanlar hissiz kalan ve çaresini kendi dünyasında yarattığı karakterlerden bulan Denizim… Evet, ben Denizim!”

Katılımcıların hepsi şaşkınlık içerisindeydi. Koskoca Nuri ÇETİN’in bir zamanlar psikolojik sorunlar yaşadığına inanamıyorlardı. Dahası onun anlatılan hikâyedeki Deniz olmasını kabul edemiyorlardı.

Salondaki herkes kendi yanındaki kişilere dönmüş, bu durumun gerçek olup olmadığını anlamaya çalışıyordu. Nuri ÇETİN katılımcılara doğru içten bir tebessümle konuşmaya başladı.

“Tabii, size de hak vermem gerekiyor. Böyle bir hayat olur mu? Olsa da Deniz’in yaşadıklarını yaşayan biri gerçek olur mu? Bu çok büyük ve derin bir gerçeklik kıymetli arkadaşlar. Kırk dokuz yıllık hayatımın tam tamına yirmi beş yıl öncesinden bahsediyorum sizlere… Bu yaşadıklarımı yirmi beş yıl önce, o karanlık odada bıraktım. Hayatım çok değişti. İlk başta da ismim… Okudum, gezdim, yeni arkadaşlar edindim ve en çokta yazdım. Hem de her şeyi… Ve tanındım! Ünlü psikolog Nuri ÇETİN oldum. Dünyanın en kalifiyeli yerlerinde eğitim ve seminerler verdim. Çeşitli kitaplar yazdım, büyük televizyon kanallarına katıldım ve en önemlilerinden biri olan yirmi beş yıl önce yaşadığım, o korkunç günlerime tanıklık eden bu şehirde, sizlere seminer verdim. Daha önce hiçbir yerde anlatmadığım hayat hikâyemi ilk defa sizlerle paylaştım… Çok uzatmayacağım kıymetli arkadaşlar… Size söylemek istediğim tek şey; korkmak yeryüzündeki en büyük kara deliktir. Eğer duygularınızı kontrol etmeyi korkmadan istemezseniz, yalnız ve çaresiz kalırsınız. O kara delikte duygularınızın esiri olursunuz…”

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: