Ben doktorum. Öğretmenler odasına oturmamı beklermiş gibi sınıfın en cevvali izin almadan dalıveriyor içeriye. “Öğretmenim Ayşe düştü. Dirseği kanıyor.” diye olayı anlatmaya başlıyor. Biraz abarttığını bilsem de ders boyu özlemini çektiğim tavşan kanı çayı bırakıp kalkıyorum. Yaralımız daha arkadaşı sözünü bitirmeden beliriyor acil servisin kapısında. Şükür ki ecza dolabımız zengin. Pamuk, tentürdiyot, oksijenli su ve gazlı bez. Bayan arkadaşlardan eli yatkın biri koşuyor yardımıma. Yara dediği küçücük bir çizik. Olsun, onların gözünde kan çıktı ya. Neyse temizleyip, sarıp sarmalıyoruz. Çizik kolunda olmasına rağmen iki arkadaşı alıyor yaralının kollarını omuzlarına. Hemşireyim, hasta bakıcıyım. Ben öğretmenim…

Ben hâkimim. İki öğrenci bir arkadaşını kollarından karga tulumba yakalamış, sürükleyerek getiriyorlar. Ortadaki mahcup ve küskün. Biraz da sinirli. Yanındakilerin öfkesi de ondan aşağı kalır değil. Arkalarından gelen kıvırcık saçlı kız ağlıyor. Onun kolunda da iki arkadaşı var. Ve yanlarında gönüllü şahitlik yapacak birkaçı daha. Mahkeme yolda kurulmuş. Mağdur, sanık ve tanıklar hazır. “Anlatın,” diyorum. Kural yok. Hepsi birden başlıyor konuşmaya. Bir el işaretiyle susturuyorum diğerlerini. İlk sanık başlıyor söze, “Önce o itti,” diyerek. Her biri bir yönden, kendi desteklediği arkadaşını haklı çıkarmak için kimseyi dinlemeden konuşuyor. Söylenenleri ne kendileri, ne de ben anlıyorum. Tokmağım da yok ki vurup susturayım. Tatlıya bağlayıp barıştırıyorum. Savcıyım, avukatım, polisim. Ben öğretmenim…

Ben işçiyim. Anadolu’nun uzağında, adeta unutulmuş bir köye çıktı tayinim. Okuluma ne umutlarla gidiyorum. Hayallerimde süslediğim yeri görünce dünyam kararıyor. “Hayır, böyle beklemiyordum.” Bahçe duvarı yıkılmış, camları kırık, yıllardır badana görmemiş. Korkuyorum. İmdadıma çocuklar, öğrencilerim yetişiyor. Yeni öğretmenlerini karşılamaya ve tanımaya gelmişler. Hepsi mahcup, hepsi utangaç. Ama gözleri ışıl ışıl. Sevgi ve özlemleri o kadar yoğun ki elle tutulur hâlde. Dört elle sarılıyoruz tamirata. Bahçe duvarının yıkılmış taşlarını, yerine koyarak başlıyoruz işe. Öğrenciler, öğrencilerim; yardımcılarım, benim ağzımdan çıkacak direktiflere o kadar hazırlar ki, emirlerimi havada kapıp el çabukluğuyla yapıveriyorlar. Bendeki usta edasını da görmelisiniz. Duvar tamiri, cam takma, tesisat işleri ve nihayet badana. Elbirliğiyle okulumu, okulumuzu çiçek gibi ediveriyoruz. Kendileri küçük, yürekleri büyük çıraklarımla. Duvar ustasıyım, boyacıyım. Ben öğretmenim…

Ben öğretmenim. Peygamber mesleği. Mesleklerin en kutsalı ve en yücesi. Bütün meslekleri toplarım benliğimde. Çünkü ben insan yetiştiririm. Bazen doktor, bazen hâkim, bazen de işçi olurum. Sözün kısası ne lazımsa o olurum. Fidanlar gelir elime, henüz yeşil, henüz taze, henüz ilgiye ihtiyacı olan. Bilgimi, birikimimi aktarım onlara. Büyürler, çiçek açarlar, dal verirler, meyveye dururlar. Kendilerine, insanlığa umut olur, ışık saçarlar. Ben öğretmenim…

Ben öğretmenim. Kanunun belirttiği şekilde “ihtisas” sahibiyim. Benim uzmanlığım, mesleğe adımımı attığım gün başlar. Hem de bir tek öğretmenlik de değil birçok alanda. Çünkü ben insan yetiştiririm. Benim uzmanlığımı çocuklarım, öğrencilerim verir. Onlarla birlikte öğrenir, onlarla birlikte büyür, onlarla birlikte uzmanlaşırım. Adımın önüne konacak bir unvan sadece kelimeden ibarettir. Öğretmenim, uzmanım, başöğretmenim…

Veysel ISSI

By veyselissi

Öğretmen/Yazar

Bir Cevap Yazın

%d blogcu bunu beğendi: